üsküp, ohrid, bitola notları; evet yalnız geziyorum ve evet mızırdanan insanlardan kaçıyorum:))

20 Haziran 2017 Salı
ay ben toparlama bir üsküp, 

kahve zamanı 
hotel de koka 

 ohrid, bitola yazısı yazayım da yeni seyahate yer açılsın:))) 

önce en çok gelen soruyu yanıtlayayım; evet, yalnız çıkıyorum gezilere, hayır sıkılmıyorum. mantıktan süzülmüş gelen hislerimle yolumu, yönümü buluyor, canım ne isterse - şartlar ve ulaşım gibi zorunluluklar dışında- onu yapıyor, dinleniyor, yoruluyor, geri dönüyorum. 

mantıktan süzülmüş his ne? ay ne olacak; 43 yaşındayım ben, insanların gözlerinden geçen gölgeden ne derken ne demek istediklerini anlıyor, ona göre davranış şeklimi belirliyorum. sıkıntı yaşadığım olmuyor mu, elbette oluyor ama hızlıca ve en kesin çözüm ile çözüyor yola devam ediyorum. mesele bitola'da kaldığım otelde gece geç saate kadar alt kattaki bardan gelen gürültü nedeniyle uyuyamayınca, sabah 2 günlük para vermiş olmama rağmen ayrıldım otelden. paramı geri aldım, bir sorun yaratmadılar. 

hızlı karar almak gezilerde önemli bir özelik, oraya mı gideyim buraya mı gideyim diye düşünürken zaman geçirmektense zaten hiç görmediğim yerler hemen birini seçiyorum. bu da bana zaman kazandırıyor. 

hafif çanta ve mızırdanmayan insanlar hayatta da gezide de hafiflik demek. gezide zaman zaman birileri ile aynı rotayı yaparken arkadaşlık etsem de bunlar hiç mızırdanan insanlar olmuyor. mızırdanan insandan kaç! 

şimdi gelelim üsküp, ohrid, bitola notlarına; 

üsküp 

ohrid
 arası minibüs ile 3 saat. gidiş dönüş bilet alırsanız daha ucuz oluyor. ben hep tek yön alıyorum siz bakmayın bana. ohrid'e indiğiniz an minibüsün etrafında oda/tur satmak için bir kaç insan oluyor, boş verin yürüyün aşağı merkeze doğru. göl kenarında soğuk bir şeyler için ( ben öğlen sıcağında gitmiştim de:)) ) dinlenin sonra yer otel her şey zaten eski şehirde, geze geze içinize sinen yeri bulun. ohrid'de kilise çok, en büyüğü sanırım en tepedeki; geze geze yukarı çıkın çok çok fotoğraflık yerler. ohrid incisi ibadullah! her fiyata her yerde ama açıkçası ben tanıdık güvendik olmayınca minik şeylerin dışında böyle değerli olduğundan emin olamadığım  şeylere para harcamıyorum. 

ohrid de iken struga köyüne gittim ben, küçük bi köy yine ohrid gölü kenarında; pazarını gezdim, soğuk biralar içtim, sonra hoop geri dönüp sveti naum'a kara yoluyla gittim. sveti naum göl turları ile de gidebileceğiniz bir yer ama tur teknelerinde çalan müziği duyunca ben (ankaranın bağları çalıyordu ) karadan giderek ne kadar isabetli bir karar verdiğimi anladım. his bu işte! ohrid - struga- sveti naum gezdiniz, şimdi merkezin tadını çıkarın; orada bir dondurma burada bir kahve şurada bir köfte ötekinde balık yiyin, yürüyün yürüyün yürüyün. 

makedonyada da arnavutlukta da çok lezzetli kahveler içeceksiniz, hiç şaşırmayın zira italyan esintisi hep var. 

ohrid -



bitola 
atatürkün lisesinin binası ve meydan 


bitola arası otobüs var ama ne otobüs:))) haa unutmadan terminale giderken aman euro ile bilet alırım ne var ki demeyin, benim gibi 50 euroyu bozduramaz gerisin geri ohrid merkeze döner, denar alırsınız. yanınızda hep denar taşıyın. zaten minicik bir teminal 3 euro falan bilet; biletçi teyzenin burnuna dayamayın 50 euroyu, kasada yok o kadar para sıkmayın teyzeyi. 

bitola minicik bir şehir; sirok caddesinde akıyor hayat ve evet, bütün oteller (merkez caddede olanlar) cafe/bar üstünde. yine ucuz 25 euroya otel var 3 yıldızlısından. atatürkün lisesi müze, gezin, sonra sirok caddesinde açılan bir sokakta yemek yiyip şarap için. bu şehirlerde hiç 10 euro hesap ödemediğimi söylemiştim, değil mi? 3-9 euro arasına deli yemekler yiyip içtim. kilolar mı, yok yok çok almamışım. 

üsküpte iken 3-5 saatinizi matka kanyonu için ayırın. ben belediye otobüsü ile gittim ama çocuk çoktu otobüste; yüzmeye gidiyorlardı kanyona ve deli gibi bağıra çağıra konuşuyorlardı, eh ergenler işte.  taksiyle gitsem daha iyi olacakmış. burası eski bir baraj, yürüyüş yolu yapmışlar baraj / kanyonun üstüne, bitimine de bir otel tabii ki hotel matka. ben oradayken 40 euro idi geceliği şimdi yüksek sezona girmiştir. yemyeşil, serin güzel bir rota matka kanyonu. 

üsküp 
meydan 

hadi ben yeni seyahatler için hazırlanmaya 
varsa sorular yine yanıtlarım 


hotel de koka, skopje / üsküp / makedonya

18 Haziran 2017 Pazar
makedonya arnavutluk sınırı 
ohrid gölü 

*** 
iki ülke, sekiz - on şehir gezdim geldim. üsküp ile başladım, ohrid ve bitola ile devam ettim. sonrasında büyük şans arnavutluk çıktı piyangodan! tiran, elbasan, durres ve daha bir kaç küçük kasaba daha gezdim, hızımı alamayıp son gün kosova'ya gidecektim ama uçağı kaçırırım diye gitmedim. niye, çünkü hepsi birbirine yakın yerler buralar. 

önce üsküpten bahsedeceğim; 1 milyon nüfusu ile küçümen bir başkent skopje; evet, vardar ovasııı vardar ovası, kazanamadım sıla parası, diye mırıldanarak geçtim vardar'ın iki yakasını birleştiren köprülerden. üsküp bir köprü ve heykeller şehri demek ilk izlenim için yeterli olsa da, bir hafta kalınca; matka kanyonundan, tepedeki devasa haç ve makedon evleri köyü, benim gidemediğim roman mahallesi ile aslında gezdikçe kendini açan bir şehir. en başta söyleyeyim; çok ama çok ekonomik üsküp. şöyle anlatayım; ben hiç 10 euro hesap vermedim! ne italyan restoranında şarap makarnada ki meydanda idi restoran ve gayet turistikti buna rağmen 500 denar gibi bi'şey verdim ( 600 denar = 10 euro ) ne de ohrid'de balık yediğimde, hele köfte falan zaten 3 euro, 2,5 euro civarında geziyor. süperdi süper. 

bir diğer insanın gidince içinin açıldığı ohrid; göl kenarı, kahveler, barlar, restoranlar... eski çarşıda türkler, diğer esnaf makedon ve arnavutlar. arnavutlar gayet iyi türkçe konuşuyor, gençler ingilizceyi benden iyi biliyor. dil problemi de yaşamayacağınız bir coğrafya makedonya. arnavutluk için çok bir şey diyemeyeceğim; çünkü özel bir davet ile gittim ben; her şey ayarlanmıştı. 

üsküp'te nerede kalalım handan? 

hotel de koka; üsküp eski çarşıda 3 yıldızlı bir otel. oda & kahvaltı şu sıra 35 euro civarı. temiz, düzgün, kahvaltısı yeterli ve lezzetli, hizmeti iyi bir otel. 

internet sitesi için tık tık

iletişim: + 389 2 311 2200   

siz üsküp ve ohrid için bilet bakarken ben sırt çantamı ve spor ayakkabımı yenileyeyim:) ikisi de eskidi çünkü. 

devam edecek elbette 
daha bitola var, tiran var, elbasan var ooo var daha çok var. 

bu otel tavsiyesi olarak dursun burada. 




kendimi izlememek için kaçıyorum!:)

2 Haziran 2017 Cuma
bu da tv için makyaj yapılmış handan 

 başlıktaki yanıtı sevgili selenay'a verdim; yarışmanın günün sorunca. haftaya yayınlanacak, ben ise makedonya ellerinde bünyeyi köfteye, kuruya, börek çeşitlerine bandırıyor olacağım. 

üsküp, ohrid, bitola diye planladım kabaca; o arada sınır ülkelerden bir arnavutluk ya da yunanda bir kasaba da yapabilirim. yazarınız yıllık izninin bir bölümünü kullanacağından ahahah hep bu kalıbı kullanmak istemiştim. instagram daha iyi geziyi izlemek için. 
en iyi börek nerede, en lezzetli köfte hangi lokantada hepsini bana sorun, haftaya. 

''gitmek'' artık diğer zamanlarda ekonomisi üzerinde çalıştığım bir durum benim için. 
hava değişimi, farklı coğrafyalar / kokular / yemekler / çiçekler / yollar... 
43 yaşındayım ve 50 ye kadar enerjim böyle yüksek iken gezebildiğim kadar sırt çantası ile gezip 50 + da daha lüks gezilere katılıp fazla yorulmadan gezmek istiyorum. 
aklıma düşen yeni yer; sicilya. evet, italyan mafya filmleri izleye izleye:) 

yol kitabı bir roman var çantamda; bir de orhan pamuk'un bir kitabı 9.90 a düşmüş (33 ten) kitaplığıma baktım, yok. eh onu da alayım diyorum. yeter sanırım. 

sabah kafamda tıkır tıkır yazıyordum bir konuyu ama şimdi unuttum yahu! 

kendime notlar; 

ohrid'de korzo pastanesinde dondurma ye 
yine ohridde sveti naum noktasına git ve itaatsizin tanımıyla ''suyun yeryüzündeki en şeffaf hali'' ni gör. 
boğma rakı efsaneymiş! 
tikves şaraplarını tat. lozova rakja, rakı. 

tga za jug, güneye hasret demek ( şarap )

bu bilgiler hep benim  makedonya kökenli sevgili arkadaşım itaatsiz'den, teşekkürler. 

hadi ben çanta hazırlamaya





kelime oyunu; bir yarışmanın handan'ca hali; kimseler yazmadan ben yazayım:)

26 Mayıs 2017 Cuma
neresinden başlayıp nasıl anlatacağım bilmiyorum ama klavye tıkırdamaya başladı. son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim; üçüncü oldum. sizinle birlikte izlerken ( henüz ben de izlemedim) çok şey yazıp söyleriz ama ben size öncesini anlatayım. 

kelime hazinem geniştir:) bunu da söyledim daha yarışma başlarken. bunu koyun cebe, sonra istediğiniz kadar gülersiniz. tanışma, makyaj faslından sonra başladık yarışmaya. üçüncü koltuktaydım; sıra bana geldi. gittim işte yukarıda gördüğünüz koltuğa oturdum. kalbim güm güm atıyor; belli etmediğimi söyledi ali ihsan ben sonrasında ama bence kibarlığından; sanıyorum gözüne ışık tutulmuş tavşan gibiydim. birinci soru ikinci soru fakat ben neden ve nasıl koşullandığımı bilmiyorum soruyu görüyorum bilip bilmediğim değil o anda düşündüğüm sadece butona basmak! butona takılmış kafam! ona basıyorum. bir harf al değil mi?! yok, harf falan almadan soru ve ali ihsan beyin konuşmalarıyla ben nasılsa biliyorum, nasıl bildiğimi de anımsamıyorum. sonra o an geldi. 


evet, yukarıdaki gibi beynimin bomboş kaldığı o an. yok, aklıma gelmiyor bi'şey. butona da basmışım; harf alamıyorum ekran bana ben ekrana bakıyorum. BOŞLUK. 

sözcüğü bilemedim; izleyince göreceksiniz nasıl ve  hangi sözcükte takıldığımı. 

yarışma bitti o an bakışımı ben bile gördüm; ben daha soru var falan sanıyordum! yok, bitmiş. 

kamera önünde bir insan değilim tamam ama bu hal nasıl bir haldir anlamadım gitti. topluluk önünde konuşabilen bir insanım; mahkemeye çıkmışlığım, ifade vermişliğim vs. bir sürü konuşma deneyimim var. ama yok arkadaş orada kaldım öyle. son soruyu hiç bilemedim zaten saçmaladım da saçmaladım. 

sonra ali ihsan bey de zaten ''handan hanım çok iyiydi ama yarışmayı bilmiyormuş'' dedi. butona basmadan harf alsam, ''boşboğaz'' sözcüğünün hepsini alacak kredim de zamanım da vardı. olmadı. ne butonmuş arkadaş! esir aldı beni:) 

eğlendim mi, çok eğlendim.kazanabildim mi, yok kazanamadım. 

bir daha yarışırsam daha sakin olurum:) 

ben bir daha yarışmak istiyorum yav! 

ay ay ay en başta da ay ben test çözdüm, kelime hazinem akademisyen düzeyindeymiş bile dedim ya istediğiniz kadar eğlenebilirsiniz bu söylemimle. 

sonra attım kendimi piola'ya; 


türkiye pazarına yeni girmiş bir makarna tattırdı mine hanım bana; makarnayı beğendim. iki de bira yuvarladım. sonra eve gelip bu yazıyı yazdım. 

piola güzel mekan; makarna leziz bira buz gibi; sohbet yemek ve yarışmaydı tabii ki. 

teşekkürler; ali ihsan bey, devrim bey, piola'nın ve bence aslında şehrin en cool işletmecisi gürkan bey, barmen ozan, serviste ersan, ayhan ve uğur ve tabii ki şef ihsan beye, begüm hanıma... ve rakiplerime. 







şef paul da costa greaves ile atölye, rioba çayları, şef masaları ve kitaplar

24 Mayıs 2017 Çarşamba
eski bir fotoğraf ile başlayayım yazıya 
mekan white mill 
cihangir 

*** 

ne yazacaktım ben? ah anımsadım; metro market gastronometro bünyesinde leziz bir tadım / workshop / atölyeye katıldım; önce onu yazacağım. 

damağımızı geliştirmek için ne yapmalıyız, sorusunu sirha'da da şeflere sormuş ve birbirine benzer yanıtları almıştım; elbette ortak yanıt, daha çok tadım. bu anlamda  telefonum çalıp şef paul da costa greaves ile bir atölyeye katılmak ister misiniz, diye davet gelince ilknur hanım, hiç ikiletmeden metro güneşli'ye gittim. 

önce bir havuçlu üzümlü kek, sonrasında erüst tarım'ın mikro filizlerini de kullanarak bir tuzlu tabak hazırladı şef paul da costa, üzümlü keki fazlasıyla beğenen ben tuzlu tabak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. zira çok birbirine karışmış tatları sevmiyorum; daha soft ve baskın ve  en fazla bir iki malzeme ile yapılan leziz tabaklar her zaman favorim. ama  bu mikro filizlerin mutfak tezgahımda olması ve minicik nane, su teresi vs. elimin altında bahçedeymişim gibi bir çok otun bulunması hoşuma gidecek bir şey. bir ara erüst tarımın internet sayfasını detaylı incelemeliyim. yenilebilir çiçekler benimle eve kadar geldi; evet, dün akşamki vodka bardaklarını süsleyen onlardı. hatta dilimizi elektriklendiren elektrik çiçeğini de bardağa sürdüm. 

tadım  ve atölyeler en sevdiğim şeyler. bunun için uzaklara bile gidebiliyorum istanbulda hiç üşenmeden. metro her zaman olduğu gibi konuksever ve şefler çok yardımcı.  

gastronometro'dayken bir başka tadımını yaptığım şey ise çay oldu. rioba çaylarından ingiliz olanını tattım aslında biraz daha zamanım olsa bir kaç çeşidini daha tadardım ama en favorim olan ingiliz çayını tattım ve oradan ayrıldım. 

rioba çayları instagram sayfası; riboaturkiye 
bi bakın derim. keza gastronometro sayfasını da takibe alın ama aç karnına pek bakmayın. 

kek, kahve, tuzlu tabaktan bir lokma, çay... sonra handan kilo alıyor:) akşama spora marş marş 

*** 

çantamda yeni bir kitap var; namaste / özcan yurdalan. nepal hindistan gezi notları, diyor alt başlık. özcan yurdalan benim uzaktan tanıdığım bir fotoğrafçı / gezgin. bakalım neler yazmış. 

*** 

bahar geldi geçiyor. hala gezmeye nereye gitsem karar veremediğimden bilet almış değilim. bir işaret bekliyorum. 

*** 

şef masaları, kitaplar, geziler, yeni rotalar... hadi ben okumaya tatmaya keşfetmeye 

festivaller bitti, istiklal caddesi de! şef tabakları var bir de

21 Mayıs 2017 Pazar
yok yok kimi bloglarda gördüğüm, biten kozmetik ürünlerimi yazmayacağım. biten festival, biten istiklal, biten kitaplar.. böyle bir yazı dönüp duruyor kafamda dünden bu yana. 

istanbulun her yeri festival oldu bilmem farkında mısınız, ben de çok farkında olduğumdan değil instagram ve twitterda fazlasıyla pr cı takip ettiğimden biliyorum. festivallerin çoğu öbür seneyi göremeden ( cappadox ikiledi büyük şansla ) yok olup gidiyor. niye? e çünkü iki dürüm döner bir dj kabini ile çimlerin üstünde müzik dinlemeye para vermiyor kimse ya da bu sene veren seneye gelmiyor bir daha. ne verdi ki festival sana? hiç. 

en son barışarock benim de gittiğim festival. ki onun da son senesiydi bunu da deklere etmişlerdi. yalnız gelmeme rağmen festival alanında arkadaşlarımla karşılaşmış ve gayet güzel bir gün geçirmiştim. festivalin bir kültürü vardı çünkü; siyaseten birbirine yakın insanlar geliyordu barışarock'a. festival kültürü de böyle bir şey zaten, biraz çadır bolca bira ( tuvalet sorunu olmayan festival iyidir) ve tabii ki müzik müzik müzik. ulaşılabilir fiyatlarda olması gereken bir organizasyon. barışarock için giriş parası vermiş miydim, anımsamıyorum. vermişsem bile öyle  küçük bir meblağmış ki, anımsamıyorum bile. 

şimdi bakıyorum hep sokak yiyecekleri festivali var; niye? e en ucuz onların hammaddeleri de ondan  ve tabii ki bundan dolayı yüksek kar oranına sahipler. uzun süreden beri sakatat yemeyi bırakmış biri olarak artık gitme sebebim yok sokak yiyecekleri festivallerine. tabii ki bir de deli bilet paraları! yahu arkadaşım çimenin üstüne oturup müzik dinleyeceğim, içeri su bile almıyorsun; her şey ücretli biraya para vereceğim suya para vereceğim sonra  bir de bilet parası! festivale mi geliyoruz keriz silkelemeye mi? 

bir de aslında hiç bir şey olup aman da aman filanca sebzenin yatağında tiftilmiş bilmem ne eti, diye bir tabak hayvanın boynundan vs. sosa bulanmış ne olduğunu anlayamadığım tabaklar eksilerek bitsin, istiyorum. tiftilmiş et = hayvanın boyun vs kısmından elde edilen parça olmayacak et  demektir, aklınızı başınıza alın. tiftilmiş ''et'' e dünyanın parasını vermeyin. bir sorun bakim niye karşınıza löp, tike, kuşbaşı vs gibi ne olduğunu belli edecek etin ve hayvanın neresi olduğunu  anlayacağınız tabaklar çıkarmıyor karşınıza, kimi mekanlar. yooo isim verdiremezsiniz bana, marine bile etmeden  çiğ çiğ yer o abiler / ablalar beni:))) 

bu arada boyun eti lezzetlidir. zaten en lezzetli et her zaman kemiğe en yakın kısımdır. bunları biliyorum. bakınız kasap köfte, esasında etlerin üzerinden son kalan kırıntıların kazınmasıyla elde etilen et/kıymadan yapıldığı için çok lezzetlidir. benim yukarıda anlatmak istediğim bu etin çok çok pahalıya satılması ve esasında tiftilmiş denerek ne olduğunun gizlenmesi. boyun, kaburga üstü vs. etler tiftilir ve elbette leziz tabaklar elde edilir. benim yediğim en lezzetli tiftilmiş et lipsi adasında kalkan balığından yapılma meze idi. allahım bu yazıyı yazarken şu an bile o marine edilmiş tiftilmiş kalkan etini anımsadım. süperdi süper ama ne kadardı minik bir tabağı? 4 ya da 5 euro. hadi bakalım şimdi kıyaslayın:) 

istiklal caddesi bitti. ben gitmiyorum, benim arkadaşlarım da gitmiyor; eski taaa kenarda ağaç olan zamanları, vakkonun olduğu zamanları anımsayan son nesiliz biz:) şimdi beni çeken bi'şey kalmadı istiklal caddesinde, bazan bir özlemle gidiyor, yürüyor sonra ne çabuk unutuyorsun handan, al işte böyle beton, ruhsuz bir yer işte. hadi semtine, deyip keşmekeşiyle ünlü semtime dönüyorum. 

kağıthaneyi keşfediyorum demiştim;  trabzon park sık gittiğim lokantalardan; geçen gün zeytinyağlı bir tabak istedim; 12 lira fiyatı ile  fiyat kalite endeksi yüksek bir tabak olarak gözüme girdi, yedim, az birazını arkadaşımla paylaştım ama çok geldi akşama yemek yemedim. mıhlamaları da güzel, ben az yağlı olsun diyorum. siz tereyağına ekmek banarım diyorsanız, hiç az yağlı olsun demeden verin siparişinizi. kağıthane meydanda trabzon park. tuvaletleri temiz. servis düzgün. 

kemal tahir okumaya devam ederken remzi kitabevinin her seferinde başka bir kendi yayınlarını koydukları indirimli kitaplarından aldım. tatil kitabı. öyle kafa yormayacak oku bırak yine gel oku bir kitap olsun diyordum, 7.90 lık fiyatı ile hemen aldırdı kendini sağolsun. henüz bir tek satır okumadığımdan bir şey demeyeyim. 

tatilde nereye mi gideceğim? bilmiyorum. 

girit geçiyor aklımdan, ancak ulaşım meşakkatli. ya marmaris-rodos-girit ya da istanbul atina uçak- atina girit uçak ya da gemi. daha tek ulaşımlı bin in bir yere gitme olasılığım çok daha yüksek. arkadaşlarımın çoğu bu üç günlük tatilde yurt dışında; marakeşte olan da var kosta olan da amsterdam da olan da.. hele bi dönsün millet, bakalım. 

ben üç gündür spor, kahvaltı kendi semtimden çıkmadan alışveriş sonra evde sallan yuvarlan film izle şeklinde  geçiriyorum. dinlendim. spotlight izledim; izlemediyseniz tavsiye ederim. bizim gasteci tayfasına da izletmek gerek. sağlam film. 

başka? vallaha rodos'tan sızma geldi onu tadacağım. yazarım unutmazsam. mutfak enginar, kuzu, kahvaltı ekseninde gidiyor. aynı koltukta oturup kahve kitap medya turu yapıp yandaki kanepede de uyuyorum:))) emekli olsam da bunları yapacağım. mahler dinliyorum, aaa ev yapımı bira var; bir arkadaşım yapıyor  bana da gelirken getiriyor. pek leziz biralar içiyoruz. 

çok uzadı bu yazı. günaydın ahali 





ticarileşen hıdrellez ve daha başka şeyler

6 Mayıs 2017 Cumartesi
hıdrellez ticarileşti diye konuya girsem, oo handan, günaydın, dersiniz biliyorum ve elbette haklısınız. daha istanbulda yaşamıyorken ahırkapıda hıdrellez kutlamış ve ahırkapı roman orkestrasını ilk kez orada dinlemiş ve çok eğlenceli bir gece geçirmiştim. sonra işte tam da o seneden  sonra biletli olunca elimi ayağımı çekmiştim o civardan ama armada otel her daim favorim olmaya devam etmişti. kalmasam bile terasına kahvaltıya gidiyordum. zaten ahırkapı roman orkestrasının sahne aldığı (otoparkta yapılmıştı o ilk müzikli gece) bu biletsiz eğlenceyi armada otel düzenlemiş ya da başka bileşenlerle ortak kotarmışlardı hafızam beni yanılmıyorsa. biz bir tescilli güzel ve gazeteci bir de fotoğrafçı ile sonradan samatyada yerini anımsayamadığım bir asmalı meyhanede meze ve balıkla geceye başlamıştık. sonrası kimsenin kimseye bilet satmadığı ya da bir şey satmaya çalışmadığı gayet güzel bir gece geçirmiştik. gelelim bugüne; dün işten çıkınca esmerim yok dese  de ben önce markete uğrayıp soğuk sandviç için peynir, domates ve biber ve içecek alıp maçka parkına gittim. buluştuk. macroya uğrayan maçka parkında alıyordu soluğu. yaaa herkesin poşeti macro bizimki değil, diye espri bile yaptım yakınımızda birasını yudumlayan gençlere. onlar da başka marketten alışveriş yapamıyoruz, diye espriye espri yolladılar. güzeldi maçka parkı; bir iki saati minicik köpekleri severek çimlerde yayılarak geçirdikten sonra müziğe doğru yürüdük. işte eleştirim tam da bu noktada: niye o kadar arabesk tınıları dinledik biz? neden o kadar arabesk? bir ara caz çalıyordu ne güzel grubun biri, roman mı yoksa roman dilini mi taklit ettiğini anlamadığım sunucu daha oynak bi'şeyler çalmaları için uyardı grubu. işte ondan sonrası kulağım hep arabesk duydu sanki. organizasyon güzeldi ama bu kadar arabesk tınısı fazla geldi bana. güzel olan bilet satılmamasıydı bir ara biletli organizasyonun broşürlerini dağıtan çocuklar dolaştı, nazikçe almayı reddettim ama arzu kibarlığından hayır diyemeyerek, aldı. ben kıra gitmeye / piknik yapmaya para verilmesine karşıyım. yerel yönetimler ne için var allasen?! iki karış çimende oturup dinlenemiyorsam. müziğin arabesk ağırlıklı olmasının dışında bir taşkınlık olmaması, başkanın orada olması vs gibi olumlu yönleri ile yine de şişli belediyesi iyi bir iş çıkardı dün  gece. geçen sene neredeydim anımsamıyorum. eski yazıları silmenin böyle bir eksisi var işte. çok mekan kapandı, çok mekan el değiştirdi benim çoğu yazım sonradan okuyunca hoşuma gitmedi derken sildim gitti.  

armada otel ise hıdrellezi bu sene terasında (bu gece) kutlayacak. instagram sayfalarını takip ederek başka organizasyonlarını da takip edebilirsiniz. 

*** 

şimdi konuyu çok başka bir noktaya taşıyacağım. fotoğraflardan ilk başak fark etti ufak bir estetik operasyon geçirdim; ancak sonuçtan çokta memnun kalmadım. çok ayrıntısına girmek istemiyorum ancak bir iki önerim olacak: birincisi mediest adlı şişli'de mukim attila alp adlı estetik uzmanını ben seçtim, siz seçmeyin. ciddiyim, attila alp iyi bir hekim değil, zaten yaptığı işi kendisi de çok beğenmedi ki paramın bir kısmını iade etti. ben hala hepsini iade etmesi gerektiğini düşünüyorum. ikinci konu hangi estetik uzmanı olursa olsun muayehanede operasyon yapmasına evet demeyin. mutlaka anlaşmalı olduğu iyi bir hastanede op. geçirmek için ısrar edin. olmazsa da yok deyin. çünkü, hastaneye bir ücret ödememek için bu yolu deniyorlar. yani iş hep paraya çıkıyor. son söz; benim burnumda ve göz kapaklarımda ufak bir sorun vardı bunun için müdahale etti doktor ancak siz bir sağlık sorununuz yoksa vücut bütünlüğünüzü bozmayın, bıçak altına yatmayın. ben operasyondan sonra hızla iyileşmek için bir nev i detoks yaptım; sıfır alkol, sıfır sigara ile başladığım bu detoksu dün gece bir tanecik bira ve biraz abur cubur ile deldim yoksa son bir ayı enginar, sızma zeytinyağı, fındık, badem, ceviz  ve bol yeşillik ile geçirerek arındım, iyileştim. 

uzak durulacaklar: mediest ve dr. attila alp. aklınızın bir tarafına yazın.  

*** 

kemal tahir okuyordum. ilk sayfalarda dili biraz kuru gelse de özellikle türkali'nin türkçesinden sonra anlayamasam da tahir'i sonra alıştım ve dahası kimi betimlemelerini çok sevdim. esir şehrin insanları üçlemenin ilk kitabı; diğerlerini de alıp okuyacağım. yorgun savaşçı yine kemal tahir'in; kütüphaneden aldım geldim. bugün hava kapalı ben boğaza inerim diyordum ama görünen o ki kahve/kanepe/kemal tahir daha iyi olacak. güneş yoksa boğaziçinin keyfi de yok benim için. 

*** 

ne uzun oldu bu yazı. günaydın. kitapla, yemekle, seyahat ile ve elbette aşkla yaşayın. 

GÜNÜBİRLİK KARTEPE MAŞUKİYE SAPANCA TURU PROGRAMI

20 Nisan 2017 Perşembe
14 MAYIS ANNELER GÜNÜ 
Kahvaltımızı İzmit Körfezi manzarası eşliğinde tarihi saat kulesinin altında bulunan şelale parkta alıyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra  Kartepe’nin eteklerinde bulunan Maşukiye'ye doğru hareket ediyoruz. Maşukiye’ye varmadan Sapanca Gölü kıyısında bulunan Sukay Park ta fotoğraf molası veriyoruz. Bu kısa molamızın ardından doğanın tüm güzelliklerini bir arada yansıtan Maşukiye'de yeşil ile baş başa kalacağımız, temiz hava soluyacağımız, su ve kuş sesini dinleyip keyifli ve huzurlu vakit geçireceğimiz Alabalık tesislerine geçiyoruz. İsteyen misafirlerimiz burada atv turlarına katılabilir, ata binebilir, zippline yapabilir ya da doğa ile baş başa keyifli bir dağ yürüyüşü yapabilirler. Geçirdiğimiz keyifli zamanın ardından öğle yemeğimizi de burada alıyoruz. Öğle yemeğimizin ardından Sapanca da bulunan Sopeli AlabalıkTesislerinde fotoğraf ve çay molası veriyoruz ve programımızı burada sonlandırıyoruz.

Fiyata dahil olarak hizmetler: 

Lüks otobüslerle ulaşım

Sabah Kahvaltısı 

Öğle Yemeği 

Sopeli'de Çay İkramı 

Tur boyunca Kapres Turizm rehberlik hizmeti

KAPRES TURİZM
Yeni Adliye Sarayı karşısı
Ulusoy Plaza Kat: 3 Daire: 46
EDİRNE
T: +90 284 213 20 20
M: +90 530 021 65 17



yemekler, kitaplar, filmler...

14 Nisan 2017 Cuma
bir günde üç film izler mi insan? izler.  

önce la la land; bir aşk filmi. çokça yeşilçam benzeri; hayaller, gerçekler, erkekler, ilişkiler.. verilen kararların hayatın üzerindeki uzun vadedeki etkisi, diye hiç spoiler vermeden izleyin izleyin ama çarpılmayı da beklemeyin, diye ilk filmimizi yazmış olayım. 

sonra biraz değil bir  hayli tür değiştirip, savaş tanrısı / lord of war diye aslında gelişmiş dünyanın aşağılık hallerinin savaş / silah tarafının anlatıldığı   bir film izledik. önce savaş çıkar-yak yık- silah sat= durgun ekonomin canlansın. sonra da çağır birleşmiş milletler binasına barıştır; geçmişini temizle uygar hallerine devam et. budur bu film. 

en son yine hakikaten farklı bir  sinema olsun deyip iran sinemasında karar kıldık.
satıcı. asghar farhadi imzalı bu gerilim yüklü film gecenin son filmiydi ve epeyi de sarstı bizi; herkesin hayatı baktığı yerden yorumlayışının aynı olayın nasıl da ''lann!!'' diye insanın kendinden / gördüklerinden süpheye düşürecek kadar farklı yorumlandığını; tek bir doğru olmayacağını kimi duygusal durumlarda karar vermenin ne kadar zor ve acıtıcı olabileceğini içimizi sıka kanata anlattı bize farhadi. iran sineması bir başka zaten. filmin kodlarını çözmek için biraz o coğrafyayı da tanımak gerekiyor. 


 işte bir günde  izlenecek 3 farklı film.  

*** 
meyve salatasını herkes yapar; benim gibi tembeller de bir kerede soyup hepsini kaseye koyayım da bir  daha kalkmayayım diye içine avuç avuç fındık ve badem de atar hazır salata biraz da tok tutsun diye. sonra dolapta üç meyveli reçel ilişir gözüme tabii ya derim bu gurme reçelden de eklersem bir kaç kaşık, fiyuvvvv! eklerim, nefis bir meyve salatası olur. sonra ya nane yaprakları koysam ben bunun içine deyip başka tatlara yelken açarım. 

enginar enginar enginar; kuzu kaburgalının tarifi instagramda var. kısacık yazayım; hepsi çiğden, tencereye bir kaç kaşık pirinç koyup üstüne kuzu kaburgaları ve enginarları koydum. bolca sızma ve az su ile kısık ateşte 35 dk kadar pişirdim. altını kapatıp  dinlenince biraz daha sızma gezdirdim üzerine. süper oldu süper. kuzu kaburgalar pişmez diye düşünmeyin. kaburganın en ucu minik parçalar, ateşi görünce pişiyorlar zaten:))) 

yine enginar bu sefer çiğ; bol sızma bol limon suyu ile bekler. iç kısmına peynir ve nane ezmesi koy. salata niyetine. 

bir de patatesli kuzu eti; bir kat kuzu kuşbaşı bir kat patates. en üste kuzu kuşbaşı. tuz ekle biber doğra bir iki tane acı, bol tereyağı ve sızma ve kekik ile kısık ateşte pişir. üfff üfff süper! 


*** . 

eh hafta sonu da geldi. yine yemeği, salatayı, kitabı dergiyi sehpaya hazırlayıp dinlenme zamanı
ben demir özlü romanı almaya çıkıyorum. 

iyi tatiller. 

kitaptan filme oradan yemeğe, tavsiyeler tavsiyeler

3 Nisan 2017 Pazartesi

bugünlerde doktor nahit ile esme'nin aşkıyla ya.tı.p kalkıyorum, kitapçıda gezerken gözüme takıldı vedat türkali'nin kayıp romanlar kitabı; aldım, başladım şimdi de bir an önce bitirmek ile az daha uzatayım bu keyfi arasında sallan yuvarlan bir halde; sabah uyanınca kahveyi yapıp yatağa taşıyıp bir kaç sayfa okuyup güne öyle başlıyorum.  iyi romanın tadı bir başka yahu! okurken bir yandan da filme uyarlansa diye düşünüyorum dün geceden beri; doktoru haluk bilginer oynasın, esme'yi bulamadım henüz. 

romanın merkezinde, doktor ile esme aşkı olsa da; komünist parti, istanbul, meyhaneler, mezeler, çiçek pasajı hatta bizim semt bile var. bilinen deyişle çok katmanlı bir roman; nereye kafayı takarsanız oradan ilerlersiniz. öte yandan onlarca sofra ayrıntılı biçimde anlatılıyor kitapta, bu durumda kalkıp leziz bir şey
ler hazırlamak şart oluyor okurken. 

ben ne yaptım peki? bu sezonun favorisi oğlak ve kuzu pirzola alıdım, önce oğlak ile bir tencere kuru fasulye pişirdim! sonra da zaten ateşe gösterince pişen kuzu pirzolaları... hafta sonu bol yemek onlarca sayfa kitap, iyi demlenmiş çay, bolca el altında çerez ve rom ve portakal suyu ile yaptığım nefis kokteyller ile geçti. 

okudum, uyudum, uyandım, dinlendim, spora bakıma gidip geri eve koşup roman okudum... böyle geçti hafta sonu. 


tavsiyeler; sensai bakım 
kayıp romanlar / vedat türkali 
mevsiminde oğlak eti ve enginar 


günaydın, böyle bir pazartesi yazısı olsun bu 
sonra belki devam ederim 



butik olmasın ama küçük olsun köyde de olmasın şehirde olsun:)

20 Mart 2017 Pazartesi
hem küçük bir otel olsun ( butik değil ) hem dinleneyim hem de otelden sıkılınca ( ki sıkılırım ) gidip gezecek bir sahil şehrinde olsun; anladınız, tatil yapacak yer arıyorum bu sabah. e köydeki eve git. ne bileyim  değişik bir yer olur mu diye bakınıyorum ama dönüp dolaşıp kimseler gelmeden köy evine gideceğim gibi. 

daha butik oteller bu  kadar moda değilken hünnap han'da kalmıştım adatepe köyünde; sonrasında artık o kadar küçük köylerde sıkıldığımı fark edip bir daha gitmedim butik otel & köy konseptine. 

şimdi bahar rotaları bodrum gümüşlük tamam ama araya bir başka rota daha sıkıştırmak istiyorum. istanbulun uzun zamandan beri tadı tuzu yok biliyorsunuz; mekan yazmayı da bıraktım neredeyse! niye mi? e yazdığım ya da benim yazmama gerek yok yeni açılan bir çok mekan seneyi doldurmadan kapandı da ondan. seneyi devirene klasik gözüyle bakmaya başlayacağız, yakındır. bir sürü faktör var kapanmada; ben tüketici tarafından bakarsam bir pizzanın 30 lira olması der konuyu kapatırım. hamuru da et fiyatına satıyor işletmeler. hele içki fiyatları, amanın! bunun yanına servis kalitesinin düşük, ucuz ve lezzetsiz malzemenin çok pahalıya satılmasını, rahatsız miniminnacık mekanlarda dip dibe oturmanın verdiği rahatsızlığı eklerseniz, kapanmaları anlatabilirim. onlara sorarsanız; kiralar, vergiler vs vs vs e iyi de canım işletmem canım işletmeci kardeşim senelerdir bu işi hakkıyla yapanlar kira mı ödemiyor vergi mi kaçırıyor?! elbette yok böyle bir şey, her şey az zamanda çok kazanırım mantığıyla yapılan işlerin şişirme olmasından ileri geliyor. işte butik otellerin kimileri de böyle şişirme. ısınmasında sorun olup ''odanıza elektrikli petek koyduk handan hanım '' diyenleri duydu gördü bu kulaklar bu gözler. nasıl yazayım ben şimdi filan otele gidin ama bak üşürseniz birbirinize sarılın mı diyeyim:))) bak bu çok fena fikir değilmiş ha! 


dışarıda elbette yemek yiyor kahve içiyorum ama bu ara yazmaya hevesim kalmadı, kendimi de tekrar etmek istemiyorum; yoksa geçen gün menülerinde olmadığı halde ben seviyorum diye güveçte karides yapan işletmeyi yazmak istiyorum ama biri gider de siz güveç yapıyormuşsunuz, deyip ister diye de yazamıyorum. 

sabah sabah içimi döktüm. bana tatil gerek, temiz cici güzel bir otel gerek 
hadi iyi haftalar 

haftalık rapor, ayşe arman röportajları, yeni seyahat rotaları

17 Mart 2017 Cuma
erikler yine aldandı yalancı bahara. biz de aldanmıyor muyuz sıkça yalancıktan sevenlere


yağmur çamur puslu hava diye diye cuma geldi nihayet 

her sabah medya turu yapıyorum, biliyorsunuz; son günlerde ayşe arman'da bir düşüş var. ya handan ayşe neredeydi ki nereye düştü diye sevmeyenleri hemen gelir şimdi ama ''derken'' kalıbı ile soru soranları gördü bu gözler o yüzden ayşe a. yine de iyidir. düşüş ne peki? 


teknolojik anneler'den derya ile yaptığı  söyleşi bir uzaktan söyleşi idi bence; ayşe'n nin meşhur pozu yok derya ile, o yüzden uzaktan röp. gibi duruyor. ama buna dair bir ibare yok. ayşe a. bu röpün sözünü taa dijital topuklarda almıştı; eh teknolojik anneler ile röportajın da teknolojinin olanakları ile  yapılmasında hiç mahsur yok bence. iki tarafın da yoğun bir iş yaşamı var neticede,  bir de geçen gün bir instagram paylaşımında regl mevzusunu hastalık gibi gören/izin veren vs bir şirketin reklamını yapmıştı ayşe, öyle yine çok düşünmeden üzerine atladığı bir durum/reklamdı bu da; emre iskeçeli'nin kitabı çıkmış onun reklamıymış.  uzaktan, git gel çok şey yapmak isterken yaşanan durumlar bunlar. daha  önce de yazdım; derya teknolojik anneler'i dişiyle tırnağıyla büyük çaba ile kurdu. uzaktan da olsa yıllardır tanırım derya'yı hatta çocuğu yokken diyeyim de tam olsun. kızı doğdu, derya bebeği ve işi bir arada  yürüttü. daha kapsamlı bir  röportajı hak ediyordu.  ayşe arman instagram sayfasında da reklam  yapıyor sanırım, spor ayakkabı ve başka markalar vs.  işte bunlar hep çok yazı ve çok reklamın getirdiği yorgunluk ve bunun yazıya yansıması bence. 

neyse, iyi kitaplar ve yazılar okuyup medyanın kötü halini temizliyorum aklımdan. 

istikamet bodrum-gümüşlük demiştim, tavsiyeleriniz varsa alırım. 

geçen gün evde yunan gecesi yaptık; lukaniko (sosis) ve yunanistandan taşıdığım bir kaç çeşit peynir, hardal ve içkilerle. pek leziz oldu, esmer de sevdi sosisleri. bi daha gittiğimde daha çok sosis alacağım. 

hafta sonu klasik program; spor, yürüyüş, bebek bar molası,telefon alışverişini sıkıştıracağım bu hatta ya dur bakalım. 


bahar

15 Mart 2017 Çarşamba
istiklalde çılgın  attığımız zamanlar 
sabaha karşı, son mekana doğru gidiyoruz 
sabah yürüyüşe gideceğiz 
gidiyoruz da 
*** 



şimdilerde sabaha kadar eğlenemiyorum artık; uykum geliyor 

***

günaydın ahali 
bu sabah kahvaltıda sızmalı baharatlı mısır ekmeği var. yapan  abla  nefis olmuş handan hanım, diyordu sabah ekmeği bana verirken. 

yeni telefon hala alamadım; ne alacağımı da bilmiyorum. 

yeni kitap, yeni rota, yeni bilet hepsi için güneş açsın bahar gelsin 


bodrum & gümüşlük

11 Mart 2017 Cumartesi
yunanistana gittim mi, gittim. ne kadar sokak ne kadar zararlı yiyecek varsa yedim mi, yedim. sokak sokak kahve kahve bir yunan birası bir alman birası içtim mi, içtim. 

bir insanın seyahatte başına gelebilecek en kötü şey telefonunun yer düşüp kırılması ise daha kötüsü de burada yapamayız atinaya gitmesi gerekiyor denmesidir. tabii ki telefonu atinaya yollamadım, ben döndüm istanbula ama artık telefon astarı yüzünden pahalı bir tamir istediğinden çöpü boyladı mı, boyladı. 

nazara geldim ben, nazara! 

şimdi işin yoksa yeni bir telefon al, bu arada telefonsuzluk öyle garip bir duygu ki; ilk gün belki parçaları birleştirebilirim diye epeyi bir çabaladım, sanki çalıyor da ben duymuyorum ya da bir mucize olur da düzelir diye bekledim yok, olmadı. öyle herkes beni arıyormuş ama ulaşamıyormuş duygusu ile gezdim durdum. tuhaf ve alışması zor bir duygu telefonsuzluk. 

baharı yunan köylerinde batı trakya tarafında karşıladım; kimeri ve sonrasındaki köyleri geze geze keşana kadar geldim. sonrası istanbul. 

bir sonraki rota sanırım 2 ay kadar sonra, sevgili arkadaşım latife ( tekin ) ile bodrum / gümüşlük tarafına olacak; latife yeni kitabı için çalışırken ben çok kalabalık olmadan bir bodrum gezisi ve akademi ziyareti yapacağım. oradan seferler başladıysa elbette bir yunan adası yaparım, kaçırmam. ama esas bodrum, gümüşlük. 



şimdi yol yorgunluğunu atmanın zamanı; spor yapmadım aksine pioladan pizza tatlı ne varsa taşıdım eve; iki gün yemek yapmadan sadece yiyip uyuyacağım:) 

hadi ben kaçtım 

mutsuz kadınlar, semtler, şehirler, karşılaşmalar...

2 Mart 2017 Perşembe
istanbulun 

çanta hazır yola çıkma vakti 
eski bir fotoğraf 
belli ki hava bahar 
yeni keşfettiğim semtlerinden birinde ( kağıthane ) hiç alakasız bir şey alırken ( çorap ) tekstil sektörü üzerinde konuşurken satış elemanları ile, bir kadınla tanıştım; ve kadının gözlerinden aslında mutsuz ve dahası bu mutsuzluğunun onu hasta ettiğini aklımdan geçirirken ben, kadın bana ne kadar, kendi tabiriyle yazıyorum ^^ bu kadar şovenist bir kocam olduğunu çalışmayınca anladım^^ demesiyle hissettiğim doğrulanmış oldu ve ben kadına yaşam koçumun bana söylediği '' sen aslında iyi bir yaşam koçu olabilirsin'' cümlesi aklımdan yine geçerken eşine bütün bunlara bir son vermesi gerektiğini söylemesi, aksi halde ise ^^ yapamayacağı bir şey değil ama yapabileceği bir rest ile karşılık vermesini '' tavsiye ederken buldum
kadın ''beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.'' deyip uzaklaştığında, etrafımda ne kadar çok mutsuz kadın olduğunun bir kere daha farkına vardım. dahası onları kimsenin dinlemediğini. 

kimisi kocasının maddi olanaklarından vazgeçmemek için ölesiye mutsuz olduğu evlilik kurumuna/paraya  daha çok sarılıp her seferinde daha çok alışveriş yaparak adamdan hıncını almaya çalışırken; gözlerindeki mutsuzluğu kapatacak bir bakış olmadığının farkında olmadan, mutsuzluğunu yakınındaki insanları mutsuz ederek atmaya çalıştığının da elbette farkında ama tabii bunu asla dile getirmemekte ve kabul etmemektedir, 

mutsuz insan mutsuz eder. 

*** 
 
mutsuz kadınlar konusuna ara ara devam edeceğim. 

*** 

kağıthaneye işim düşüyor bu sıralar; şehrin en bakımsız, en inşaat, en tozlu başka semtini görünceye kadar ben benim için;

 dıışı yeni içi taşralı semti,  kağıthane.  

tabii ki bu taşralı haline benzer şekilde ne dışarıya satılabilmiş ne de burada mağazaya girebilmiş ürünlerin satıldığı bir outlet cumhuriyeti olması da şaşırtıcı değil. 

*** 
devam edebilir 

yazı özledik (mi)

25 Şubat 2017 Cumartesi
erdek sahili 

bir yaz ne çok zaman geçirmiştim erdek sahilinde 
mantara benzeyen kapıdağ yarımadasını motosikletle dolaşmış, köy köy, balık balık, çay .çay molalar vermiş sonra gece erdek merkezde yorgunluktan devrilip uyumuştum. 10 seneyi buluyor bu anlattıklarım; şimdi gidersem aynı erdek'i bulabileceğimden şüpheliyim. aynı şekilde yine 10-12 sene önce gezdiğim bir hafta kalıp kaş/kalkan/islamlar köyü hattına da bir daha gitmediğim gibi. site dolmuş diyorlar dağ taş. kalsın aklımda öyle eskisi gibi. şimdi mudanyanın bir köyünde  olan bahçe evimiz işte o bozulan yerlerin eski hali gibi, bodrumun 30 sene öncesi gibi işte. sabah köy kahvesinde türk kahvemizi içip yürüyüş yaparken herkesle selamlaştığım hala çay bahçesi olan ve evet çay bahçesinde bira servisi olan bir köyde evimiz. sahil köyü özleyince oraya gidiyorum. baharı güzel olur. bu ara bir mudanya bileti almalı.

kim bilir neye şaşırıyorum
ayvalık burası 

hala murathan mungan'dan harita metod defteri, okuyorum. ben tanımıyordum bu kadar mungan'ı bu kitabı okumadan önce; evet mardin evet avukat baba ama annesine dair ayrıntıları bilmiyordum; enteresan bir hayatı olmuş mungan'ın ve evet yine ben haklıyım; ilginç bir hayatınız yoksa sanatçı / yazar olamazsınız. memurdan yazar olur mu hiç? olmaz:)) 

mardin, yemekler, kuru patlıcan dolması, külümçe denilen ekmek, tandır, acur bunlar bana hiç yabancı olmayan tatlar çünkü bizim evimizde dolma hemen hemen haftada bir pişer ve evet yine kaburga dolması senede en az iki defa! tabii ki 3 günlük bir süreci bulabiliyor kaburga dolması ya da hadi hızlıca iki gün. bir ara annemin tariflerini kayıt altına almalıyım. 

yağmur yağacakmış bugün; başlamadan çıksam bir kahvaltı yapsam ama nerede? 
bir de yeni kitap alsam 
sokakta dolaşsam biraz 

haftaya bir yunanistan seyahati düşünüyorum. özledim yahu! serez ve drama geçiyor aklımdan; drama iki saat dolaştığım ama serez hiç görmediğim bir şehir. tabii ki onlardan sonra dedeağaç ama bu kez köyde kalacağım. 

yazı özledim diye başladım bu yazı çıktı elimden 
günaydın ahali 


haftalık rapor

19 Şubat 2017 Pazar

yine yeniden 

yeni bi'şeylerin peşinde geçti bir hafta daha. bu yeni şeyden sonra bahsedeceğim. dursun burada. 

*** 
iyi gelenler; 

yazı özledik mi? 
* spor yapmak; 20 dakika yürüdükten sonra bir 20 dakika daha yürürseniz bütün sıkıntılarınız uçuyor, kafanız netleşiyor, ıslık çala çala güne devam ediyorsunuz. 

* mandalina aromalı sabun; bodrumdan geldi, duş jeli gibi kullandım; mandalina kokmak güzel:) 

* murathan mungan; harita metod defteri, uzun süredir kitaplıkta bekliyordu beni; her kitabın zamanı vardır, diyenlerdenim; zamanı geldi açtım '' tatlar, renkler, kokular '' ve '' mardin dolması '' bölümlerini peş peşe okudum; bir yaz mevsiminde gittiğim mardin, midyat, estel geldi aklıma. şehir, yemek, kitap, kahve.. hepsi ve dahası bir kitapta. 

* bebek bar; bir kahve ya da içki ne içerseniz veyahut ne yerseniz belli bir standardın üzerinde olacağına emin olabileceğiniz istanbulun klasikleri dediğim mekanlardan. ben barı seviyorum yalnız gidince; gerçi esmeri de sürüklediğim var barına ama sonra yine balkona çıkıp bebek koyuna karşı yudumlamıştık içkilerimizi. yalnız olunca ama bar  vazgeçilmez. içeriden aynadan bebek koyunu izlemek, içkimi yudumlamak, dergi gazete karıştırmak bebek bar'da hoşuma giden şeyler. 

* taps; taa atiye sokaktaki taps'i anımsıyorum. şimdi bebek'te; uzun yıllardır bebekte; bütün kalabalığı arkanızda bırakıp üst katta manzaraya hakim bira içer, nefis atıştırmalıklardan yer, güzel vakit geçirirsiniz. 

yeniliklerle dolu olsun yaşamınız 

hadi bakalım önce spora oradan pazara oradan da kanepeye:) 

günaydın 



işletmeler sıkıntıyı nasıl aşacak? bir haftada 3 kitap; hepsi bir yazıda

12 Şubat 2017 Pazar
eski bir fotoğraf 

bir haftada birbirinden bu kadar farklı üç kitap okunabilirdi ancak; biri aslı erdoğan'ın bir kez daha kitabı, diğeri şarık tara anlatıyor, öteki ilhan eksen'in kebabistanbul. bir sebebi var mı? yok elbette; sadece ilkini bir nişantaşı alışverişinde kitabevinde görüp aldım.
 şarık tara'nın yakın türkiye tarihi diyebileceğim kitabını, envai kahve'de otururken kitaplıkta görüp okumaya başladım, elimden bırakamayınca eve götürüp götüremeyeceğimi sordum, elbette götürebilirsiniz, dediler attım çantama, dün gece bitirdim, yarın götürüp kitaplığa geri koyacağım. envai kahve için iki satır yazmak isterim; iş yerime çok yakın bir kahveci; saatlerce oturup çayınızı kahvenizi içebileceğiniz, mütevazı küçük bir kahve. fiyatlar makul, müzik iyi. envai mutfakta da salata ve günün yemekleri çıkıyor; kahve kısmına da servis yapılıyor e daha ne olsun. 

şarık tara'nın nehir söyleşi ya da biyoğrafi diyebileceğim kitabını çiğdem tüzün, hazırlamış. onu da yazmadan geçmeyeyim; emeğe saygı. 


gayrettepe bence istanbulun en bilinmeyen ama en yaşanılır semtlerinden biri, bilinmeyen derken kendimden bahsediyorum; burada çalışmaya başlamadan önce bilmiyordum ben gayrettepe'yi. az ama öz lokantası olan bir semt; hüsrev var, piola var, bir iki pasajda tuhafiye var hala yün ve düğme alabileceğiniz sonra pasajlarda esnaf lokantaları var. az ama öz bir semt biraz gizli nişantaşı gibi. butik nişantaşı, diyelim. 

aslı erdoğan ise benim artık tarih olan radikal gazetesinden tanıdığım sonra kitaplarını okuduğum özel bir yazar. eski radikal'den bize kalanlar, dersem çok doğru olur. kimler geldi kimler geçti radikal gazetesinden; eski hali epeyi iyiydi. artık yeni hali de yok ya neyse. 

ilhan eksen'in rakı mezeleri vardı bir zaman kitaplığımda ama sanırım bir ara taşınırken sahafa sattığım kitaplar arasında elimden çıkardım, tariflerin çoğunu bildiğimden yani çok bilinen tarifler olduğundan elimden çıkarmış olmalıyım. kebabistanbul ise istanbul yeme içme kültürünün kebaba evrilmesini anlatan, biraz kebap tarihinden bahseden, mutfağı kebap üzerine olan bir kaç işletmecinin görüşlerine de yer vermiş bir kaç saatte okunacak bir kitap. tabii ki kalkıp koşa koşa bir kebapçıya gidilip kebap siparişi verebilir insan, okuduktan sonra. 

hava soğuk, eve gelip sıcak bir şeyler yapmanın en kolay yolu, kısık ateşte et / tavuk pişirmek tabii bu soğukta canım bol acılı baharatlı şeyler de istiyor; eti ki genelde kuzu kaburga oluyor bu, kısık ateşe koyuyorum, o pişerken sarımsak, patates, zencefil, bir iki havuç ne varsa dolapta doğrayıp üstüne ekliyorum bir yarım saat daha pişirip altını kapatıyorum bol karabiber az biraz sızma zeytinyağı ve tereyağı ekliyorum tabii son yarım saatte. mis gibi bir tencere yemek oluyor. bazan tavuk yapıyorum aynı şekilde ve geçen akşam üstüne bir avuç erişte attım tavukların bir de cevizli ezme gözüme takıldı hoop ondan da bir kaşık. nefisti nefis. 

iletişim üzerine bir iki satır yazmak istiyorum. eğer biriyle randevunuzu son anda siz iptal etmişseniz, yenisi için siz aramalısınız karşı tarafı; doğrusu budur. ama tam bunu yazarken bir dize geçiyor aklımdan; 

'' ah, kimsenin vakti yok 
durup ince şeyleri anlamaya'' gülten akın / ilkyaz 

işte şiir böyle bir şey; iki dizede anlatıyor paragraflarca anlatacağımı. 

bir de ben vatsap denen naneden gerçekten nefret ediyorum! hele hele o mavi tıkı görünmez yapanlardan! ki çoğunu engelliyorum! iletişim iki taraflıdır, ergenler gibi yok görmedim, yok okumadım tavrı bende gerçekten o kişi ile iletişimimi kesmeye kadar götürecek bir rahatsızlık yaratıyor. yazarak anlaşmak kimi durumlarda gerekli olabiliyor ama lütfen yazdığımızı okuduğunuzu bilelim, mühim mevzularda açıp konuşalım bıt bıt yazmaya çabalamayalım, kişi müsait değilse de sonra iletişim kuralım. bir de çok hızlı yazabilenlerin sen yanıtı verene değin 55 cümle yazıp bir de paniklemesi yok mu, iyi misin orada mısın, diye. deliriyorum. iletişimi kesiyorum. 

şehir tatsız. işletmeler dışarı çıkın diye medyadan vs. çağrı yapıyor da e tamam biz çıkalım da siz ne yapacaksınız, hep bizden bekliyorsunuz dediğim zaman da e yapacaklar - mış- yanıtı alıyorum; yahu siz değil misiniz dünden kalan kuru ekmeği kızartıp karşıma koyan ( mekanın adını yazmayacağım, işletmeciyi arayıp durumu anlattım, ben yokken böyle sorunlar olabiliyor, deyince hiç uzatmadım, gelin telafi edelim, tekliflerine de ''hayır'' deyip, bir daha gitmedim) sonra da bir ahtapot bacağı bir de tek rakıya 55 lira hesap alan! ayıp yahu ayıp kuru ekmeği servis ettiniz! neyse, bir daha gitmedim, kendimce cezalandırdım mekanı. 

aa italya ispanya istanbul bir tabakta, gecesini unutmadan yazayım; beyoğlu üzerine artık tekrar etmeyeceğim yazdıklarımı ve düşündüklerimi; son kalan şarküterilerden kuru et ve lakerda alıp jamon ve şarap ile bir sofra kurduk; şarküteriler sıkıntıda; kaç kişi kaldı allasen tarama bilen ve yiyen? ah güzel istanbul, deyip 40 lı yaşlarda eskiye özlem duyanların arasına katılmış olmama üzüleyim mi sevineyim mi bilemeyip bu yazıyı burada noktalayıp kahvaltı hazırlayayım. 

günaydın