kanlıca mantarı nasıl pişirilir? ben nasıl pişirdim?

10 Kasım 2017 Cuma
şiştt toplanın bakayım, bu alırken bişeye benzemeyen pişirince lezzetinden keşke çok alsaydım dedirten kanlıca mantarını nasıl yaptığımı yazacağım. 


mantarlar sırt çantamda eve geldiğimde tok olmama rağmen tadını merak ettiğimden hemen sirkeli suya koydum mantarları. kimse bana mantar yıkanmaz, demesin lütfen;  yıkanır. 

iki kere değiştim suyunu, sonra bir kere de akar suyun altında yıkadım. tavayı ocağa koyup biraz ısıttım o arada bir kaç tane mantarı kurulayıp tavaya koydum. üstlerine deniz tuzu atıp pişirmeye bıraktım. pişirmek dediysem 4-5 dk suyunu salıp çekmeye başladı o süre içinde ve çevirdim mantarları çevirince üstlerine 2 kaşık sızma zeytinyağı gezdirdim. 3-4 dakika da sızma ile çıtırdadılar. kapattım ocağı. bunları sıcak sıcak tabağa aldım yedik. güzeldi. 

diğer yarısını ise bir çok tarifte okuduğum gibi tereyağı ekleyerek biraz da baharat karabiber, ipek pul biber ve ev yapımı pul biber takviyesiyle yine aynı yöntemle, suyunu salıp bırakıncaya kadar sadece tuz sonrasında baharatlar, tereyağı - küçük bir parça- ve en son bir tatlı kaşığı krem peynir koydum tavanın ortasına. hepsi eridi dağıldı, kapattım tavanın altını, üstüne de bir kapak kapattım, dinlendi. az önce soğuk soğuk yedim, olmaz böyle bir lezzet! akşam yediğimiz ılık zeytinyağlıdan çok daha leziz bişey olmuştu tereyağı ve baharat ve de labne peyniri eklemesi ile. işte bu yüzden yazdım bu yazıyı. 

pazara çıkın, kanlıca mantarını satan tezgah varsa biraz sohbet edip  kendisi toplamışsa nereden topladığını kendisi toplamamışsa kimden aldığını bu işi bilip bilmediğini bi öğrenin bakim. sonra da girin mutfağa sızma / tereyağı / baharat / peynir  eşliğinde leziz bir yemek yapın yanına bir de ya soğuk bira ya da bir kadeh beyaz şarap açın. hadi bakim sonra da... ay onu da mı ben söyleyeyim size. 

***


tekirdağ lezzet durakları, ayhan ocakbaşı ve dahası

7 Kasım 2017 Salı
bir kaç sene önce 
saçlarım yine kısaydı 

neler oldu? 

kitap hediyeleri bu sabah yola çıktı. instagramda, en son okuduklarımdan ''beni asla bırakma'' kitabını hediye ettim. 
bir kitap da en eski bloggerlardan özge için yola çıktı; umarım kitaplığında yoktur bu öykü kitabı. 

*** 

tekirdağ gezisi yaptık pazar günü: ben sabah herkesten önce uyanıp her zamanki gibi kahve demleyip medya turu yaptım. sonra ver elini tekirdağ. daha önce merkezi ve şarköye kadar sahilini gezmiştim tekirdağın ama olsun gezmenin sayısı olur mu allasen! 


bilmediğim sokaklardan yürüye yürüye sosyal tesisleri buldum önce; ancak pazar günü kapalılarmış; sadece otel müşterilerine hizmet veriyorlarmış. halbuki bahçe ne güzeldi...  devam ettim yürümeye ve macar anı evi / müzesi sokağında buldum kendimi. anı evini gezmedim ama biraz daha yürüyünce tekirdağın iyi meyhanelerinden birini keşfettim; bodrum59 cavcav'ın yeri; tam bir esnaf meyhanesi. tekirdağda yaşayan ve oralı arkadaşım ''10 numara mekan'' dedi, ben böyle bir yer keşfettim oturuyorum, diye mesaj atınca. giderseniz macar anı evi sonrasında aşağı doğru yürürken solda. kaçırmayın. 

köfte yedik, şar pastahanesinden peynir helvası ve dünyanın kurabiyesini aldık, tekira avm de en son  dinlenmek için kitapçıda bu ayın dergilerini okudum ve evet bizim çocuklar çok ağlıyor ya! neden bilmiyorum ama avaz avaz içlerini çeke çeke ağlayan onlarca çocuk vardı etrafta... 

*** 

ara ara böyle kitap hediyeleri vereceğim. maksat okusun herkes; paylaşalım. 

bir de zoi'nin bloguna bir göz atın; blog ve yılbaşı etkinliği için tık tık 

***

kesinlikle zayıflamam gerekiyor. spor yetmiyor bu ara gitmiyorum zaten; fırsat bulamıyorum. haftaya yulaf ve yulaf ve yulaf:))) başka yolu kalmadı.  


*** 

tekirdağda bir de ocakbaşına gittik; ayhan ocakbaşı: mezeleri, ortamı, etlerin lezzeti ve istediğimiz gibi pişirmeleri ile istanbulda bile zor bulacağımız bir kalitede bir mekan. sahibi ayhan bey ile de tanıştık. gayet kibar bir beyefendi. 4 kişi içki ve et+meze ödediğimiz hesap 280 tl!  bir daha gideceğiz o kesin. hiç mi eleştirilecek bir yanı yoktu handan, derseniz var derim; etler pişirilmeden biraz tuz atılmalı. sonradan attığımız tuz yeterince lezzet vermiyor. 



aklımda kalanlar bunlar geçen haftaya dair. 

yeni seyahat ve rotalara hazırlık yapmaya gidiyorum ben 


salata aşkına!

31 Ekim 2017 Salı
bir salata yaptım, olmaz böyle bir lezzet!

malzemeler;

pancar yaprağı 
taze soğanın beyaz kısmı 
tere 
turp 
sızma zeytinyağı 

elma sirkesi 
ızgara hellim peyniri (soslu) 
muratbey burgu peynir 
bir domates  
hayfene ipek pul biber
havrano nar ekşisi

bir gece önceden dilimleyip suda bekletip tuzunu aldığım hellim peynirlerini kurutup sızma zeytinyağı, kekik, ipek pul biber ve karabiber ile beklemeye bırakmıştım dolapta. ertesi gün pancar yapraklarını, taze soğanın beyaz kısımlarını, turp ve tereyi bol suda yıkayıp kurulayıp salataya başladım. domatesin kabuklarını soymadan büyük kaseye doğradım, üstüne taze soğanların beyaz kısmını doğradım üstüne  turp rende değil incecik dilimlenerek girdi kaseye, pancar yapraklarını ve tereyi doğradım çok ince olmadan dokusu hissedilir şekilde, marinedeki hellimden iki dilimi ve muratbey burgu peynirini de doğradıktan sonra sıra sos yapmaya geldi. 

sızma zeytinyağına bolca nar ekşisi ve sirke ekledim ve evet tuz koymadım; peynirlerin tuzu yeterli geldi çünkü. ve karıştırdım karıştırdım karıştırdım. bütün sosu kasedeki malzemenin üstüne döküp bir daha karıştırdım. 

dolapta dinlenmeye aldıktan sonra... bir kadeh kırmızı şarap koyup... 

sonra işte bu leziz salata çıktı ortaya; 




küba bar, bodrum bir de makarna tarifi

25 Ekim 2017 Çarşamba
bodrum yolunda bırakmıştım bir önceki yazıyı, oradan devam edeyim. minibüs ile rahatça hoop diye bodruma gelince önce marina tarafına bir yürüyüş tutturuyorum. bodrumun bence klasiklerinden olan küba bar ilk durağım oluyor. henüz servis açılmamış ama bir kahve ikram ediyorlar ben de hem laflıyor hem de menüyü inceliyorum. kum midyeli makarna takılıyor gözüme. bu dursun burada 

sonrası bir de halikarnas tarafına yürüyüş; yine bodrumun klasiklerinden mavi barda bir mola, bodruma dair sohbet... 90 larda çok revaçta olan, sabahın ilk ışıklarına kadar eğlendiğimiz çoğu yer kapandı gitti. onları konuşuyor yeni bodrumu anlamaya çalışıyoruz. 

artık otelime dönmeliyim. ayaklarım benden boşanacak yoksa! 

sonrası sabah erken ve hafif bir kahvaltı ver elini istanbul. çantamda bodrum mandalinası, peştemali ile... 

*** 

gelelim küba barda aklımda kalan kum midyeli tagliatte tarifine; 

önce kum midyesi gözüme ilişti macrocenterda, sonrası geldi zaten. iyi bir makarna, bolca sızma, az biraz tereyağı, deniz tuzu ve içme suyu 

su kaynar, bolca tuz atıp makarnaları oraya haşlamaya atarken, tavadaki sızma ve tereyağına bir avuç dolusu sarımsak ekleyip çevirdim, ev mis gibi sarımsak koktu:) sonra çok az karabiber, bir-iki damla acı sos ve bir miktar labne peynir ekledim tavaya ki hepsi çok sevdiğim şeyler. makarnalar haşlandı ben sosu çevirirken, makarnanın suyundan bir kaç kaşık ekledim sosa. birlkte tıkırdasın hemhal olsunlar diye:))) haşlanan makarnayı tavaya alıp üstüne kum midyelerini ekledim ve 2-3 dk kadar sonra altını kapattım, niye, çünkü kum midyesi hemen pişecek kadar minik ve cansız bişey de ondan. dinlenmesini zor bekledim:)) kocaman bir tabak yedim. mutlu mesut uyudum. 

bugün dünya makarna günüymüş hem bodrumu hem de kum midyeli makarnayı yazdım size. bodruma gidince; 

küba barda bir akşamüstü oturmak 
turgutreis pazarında gezmek 
gümüşlük belediye çay bahçesinde köfte&bira yapmak 
yürüme yürümek yürümek 
yapılacaklar arasında. bir başka bodrum koyunda başka yapılacaklara kadar, bilet bakın:) 


gümüşlük vizesi almak için gerekenler, turgutreis pazarı, 48 saatte bodrumda ne yapılır, ne yenir, ne içilir?

16 Ekim 2017 Pazartesi
ev hali 

toplamda 48 saati bile bulmayan bodrum gezini tek bir sözcük ile anlat handan derseniz; yürümek, der çıkarım işin içinden. yürüdüm yürüdüm yürüdüm 

şimdi gelin yürürken gördüklerimi anlatayım size. 

*** 

çantalar çiftlenince 
yolculuk var demektir. en hafif çanta hazırlamakta üstüme yoktur. yatılı okulda okumanın kazandırdığı özellikler. geçelim. 

yolculuk öncesi lounge ( salon işte yav) sohbetleri; keşke bir eleman olsa da bira doldursa en azından biz yarı bira yarı köpük ziyan ediyoruz canım içkiyi, yazık. 

bodrumda kalmak için bu kez tercihim turgutreis; niye? sabah erkenden meşhur pazarını gezeceğim de ondan. otele yerleşiyor çıkıp bir tur atıyor sonra uykuya teslim ediyorum bünyeyi; haftanın ve uçuşun yorgunluğunu atmak için; sabah gözümü açtığımda horoz sesleri duyuyorum. mandalina bahçesine bakıyor oda. izliyorum biraz. sonrası hoop aşağı, hafif bir kahvaltı ediyor gazetelere göz atıyor pazara gitmek için minibüse biniyorum. 

turgutreis pazarı giysi ve yiyecek olarak ikiye ayrılmış; giysi pazarında yürümeye başlıyorum. örtüler, ketenler ve peştemal peştemal peştemal renk renk çeşit çeşit çeşit doku doku. incelerden elbiseler dikilmiş, yaz için ideal. biraz daha dokuması kalın olanlar ev tekstili gibi.  ikinci el kıyafet tezgahları da çok. pazarı gezen yaş ortalamasından turgutreisin yaş ortalamasının epeyi yüksek olduğunu anlayabiliyorum. bir an bu kadar çok örtüden sıkılıp yarısında bırakıp geri dönüp yolu karşıya geçip yiyecek pazarına giriyorum; asıl aradığım yer burası zira. evet, sabah her şey taze, çıtır çıtır, esnaf güler yüzlü ama dikkat edin yaşlı amcanın bana yarım kilo limonun ( 5 lira) üzerine 2 limon bir nar atıp ''10 lira oldu'' çabukluğuna ( daha hafif bir tabir bulamadım) kanmayın. zaten bu tavır karşısında bıraktım gittim poşeti amca arkamdan seslenerek bakakaldı, eh be amca kandıracak beni mi seçtin sabah sabah. istanbuldan geldiysem de meyve görünce  aptallaşanlardan  değilim:)) boşverin amcayı. yine de en güzel tezgahlar hep amca teyze / ana oğul / baba kız köyden ne  buldularsa getirip tezgah açanlar. zeytin çok, en çok ama pancar yaprağı; otlu gözlemede, otlu köy ekmeğinde, börekte ve tazesi, dağ taş tezgah pancara kesmiş. 

fiyatlar hiç ucuz değil, ona göre. taze almak, o havayı solumak için gidilir yoksa pazar = ucuz diye değil. bir çay içiyor insanları izliyorum. gözlemeyi orada pişirmeyi yasaklamış belediye, kızgın yağ kokusunun olmaması güzel olsa da kızartılıp gelen soğuk gözlemeyi ısıtıp yemek hiç cazip değil benim için. yemiyorum. 
turgutreis pazarı cumartesi günleri 
mavi saçlı pazarcı 
ayşe arman pozu verelim, diyorum;) sibel hanım iyi bir gazete okuru ki biliyor ve bu eğlenceli pozu veriyoruz. 
sevgiler 

sanırım bodrumdan başka yerde bu kadar zarif ve farklı pazarcıya denk gelemeyiz. sibel hanım ve oğlu tezgahta; reçelden tarhanaya ne ararsanız var tezgahlarında. giderseniz, kaçırmayın. 

tekrar giysi pazarından yürüyüp en sonunda deniz kenarına ulaşıp  marinada alıyorum soluğu. hava süper, aaa macrocenter var! giriyorum ve bingo otlu börek burada da var. hemen bir tane alıyorum; çıkıp koltuğa kurulup ekim güneşine yüzümü verip kedi gibi mayışacakken... hoop böreği yiyor ve hadi handan istikamet  gümüşlük deyip minibüslerin kalktığı yerde alıyorum soluğu. 

burada bir parantez açayım; bütün iyi niyetli çabalara rağmen -ki bunu hissediyorsunuz- ulaşımında bir sorun var bodrumun; belediyenin araçları var; otobüsten küçük minibüsten büyük, temiz düzgün araçlar ama saatler tutmuyor işte, geleceği söylenen gümüşlük otobüsü gelmedi mesela. kimse bişey bilmiyor! özel minibüslerin şoförleri kaba biraz, sorulara el kol ile bağıra çağıra yanıt veriyorlar. bir garip hal  var ulaşımın üzerinde, ki başkana kolaylıklar diliyorum; bodrumun nüfusu 160.000 civarı imiş resmi rakam olarak. bir de kaydı orada olmayıp orada yaşayanları düşünürsek bu rakamdan daha fazla insanın bodrumda yaşadığını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. 

nihayet gümüşlük; yıllar önce gelmiştim bu köye; pek bir şey kalmamış hafızamda kocaman bir bakır tencerede sıcak sıcak gelen ve parmaklarımı  yediğim leziz tereyağında karidesten başka:))) soruyorum, hala yapan yer varmış öyle. ancak hem gelmeden hem de geldikten sonra kısa sohbetlerden ve geçerken göz attığım menülerden gördüğüm, gümüşlük çok pahalı! neye göre kime göre diyeni; bana göre canım, bana göre diye yanıtlarım. en makul yer belediye çay bahçesi ve aynı işletme içinde köfte&ekmek yapan yer. 
yarım ekmek köfte & ekmek; 12 tl 
türk kahvesi; 4.25 
bira; 12 de başlayan fiyatlar ( 50lik) 
patates; 8 normal 9 elma dilim 

gayet temiz, siparişinizi veriyorsunuz, elinize bir sıra kağıdı tutuşturuyorlar, köfteci abi seslenirim ben diyor, biranızı yudumlayıp tavşan adası manzarası ile keyif yapıyorsunuz. 

tavşan adası 

yazın bu kadar keyifli olmayabilir, baştan söyleyeyim; bu mevsimde az insan olduğu halde 10-15 dk köfte bekleme sırası vardı ki yazı düşünemiyorum o yüzden de ben yazın gitmiyorum ya bodruma. 

gümüşlük için bir kaç söz edeceksem; yapışık nizam restoranlar, arada yürünecek yol sonra ara ara nedendir ve ilk kim yaptı bilinmez, soba borularına astar diye bir beyazımsı boya ile boyarlardı bizimkiler ( sobalı evde büyümüş çocuk) hah işte ondan boyanmış mekanlar var. kuru ağaç dallarını da boyamışlar bu beyazımsı boya ile ve kabak asmışlar üstlerine. nerede sordum kim yanıtladı yunan özentisi diye anımsamıyorum ama 10 adadan fazla gezdiğim yunanda bir tane bile böyle boyalı mekan görmedim ben. 

bir de eğer 50 yi aşmış erkek iseniz ve gümüşlük'e yerleşecekseniz önce saçınızı uzatıp at kuyruğu yapmalısınız.  saçınız yok mu? o zaman sakalınızı uzatıp öreceksiniz. gümüşlük vizesi sonra. kadınsanız; en az bir şile bezi elbise, kafanıza saracağınız bir çok renkli fular ve kocaman gözlükleriniz olmalı siz de ancak o zaman vize alabilirsiniz:))) şaka bir yana tipler hep böyle ama. bir de sahilde ''bitli'' dediğim tipler var ki onu ancak bilenler anlar; ben yazmayacağım:) 

envai çeşit boncuk, kabak, gümüş hepsi birbirinden ''özel'' ve ''tasarım'' ürünler satan dükkanları da gezdiyseniz en azından günübirlikçi olarak gümüşlük bitti efendim. 

şimdi istikamet bodrum. 

yalnız çok uzadı bu yazı. bodrumu bir sonrakine yazayım. ben bir kahve içmeye çıkayım. 


babıali'de cinayet; bir medya romanı; haluk şahin yazdı ben de okudum; iki satır da kitap üzerine yazdım

11 Ekim 2017 Çarşamba
risotto yaptıktan sonraki yorgun halim 
bir daha yapar mıyım? yapmam 
malzemesi az olsun ne yapayım -lizbondaki gibi bol malzemeli risotto nerede bulacağım istanbulda- çıkar dışarıda yerim. 
iyi risotto yapan mekan bulmam gerekiyor. 

evde deniz ürünlü pilav yapmak kadar yorucu bir şey yok! dışarıda deniz ürünü az ve zeytinyağı istediğim gibi (sızma) olmadığından iki gün boyunca eksikleri tamamlayıp risotto işine giriştim. benim tarifim;

kocaman bir kuru soğan ve yine çok ama gerçekten çok bol sarımsağı sızmada kavururken diğer ocakta tavuk kanat ve butlarını kaynatıyordum ki bilahare ekleyeyim pilava. soğan ve sarımsağın üzerine bir kaç yeşil biberi de ekleyip sonra bir kase risotto pirincini ekledim ve biraz kavurdum. tavuk suyunda hopp bir kepçe, karıştırmaya devam. sonra bir bardak beyaz şarap yine karıştırmaya devam, tuz karabiber az ama çok az ipek pul biber. bir bardak daha tavuk suyu, karıştır ayyy yoruldum bir yudum şarap sonra bir bardak şarap. yayla marka risotto pirinci bir arborio değil açıkçası, onun kadar yumuşak kremamsı dokuya ulaşmıyor ama ne gam başladım bir kere dağ gibi karides ve midyem var; kocamanlar balık'tan. son dokunuş olarak onları tencereye ekliyor az biraz daha tavuk suyu ve şarap ilave edip ocağı iyice kısıp ayyy yorgunluktan bayılıp koltuğa kuruluyorum. fazla değil 5-6 dk sonra kapatıyorum altını karidesin midyenin canı ne ki, pişer sıcağında tencerenin. 

demleniyor, tabağa alıyorum tam sıcak sıcak yiyecekken telefonum çalıyor. arayan uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım açmasam olmaz. açıyorum, uzun uzun konuşuyoruz gözüm risottoda:) kapattığımda telefonu soğumuş artık ama olsun yiyorum; beğeniyorum. sonra tencereden sıcak sıcak bir tabak daha.... 

*** 

gelelim romana; babıali'de cinayet; haluk şahin imzalı bir roman ve tabii ki haluk şahin'in uzun yıllar emek verdiği medyanın göbeğinden bir roman. en sevdiğim konu medya ve dedikoduları olduğundan bir çırpıda ve çok zevk alarak okudum kitabı. 

mesela sayfa 175 te babıalinin efsane yazarlarından birinin işten çıkarılması anlatılıyor; herkesin böyle bir hikaye vardır medyaya dair dinlediği; ben de bu satırlara bir ismi yapıştırdım ama yazmam buraya. yazık yaşlı bir amca  o da artık. zaten röportajlarında da çok doğal olarak haluk şahin medyadan beslenerek yazdığını, insanları kimi anlatılanları birilerine benzeteceklerini bunun da normal olduğunu kendisinin tek bir kişiyi yazmadığını bir kolaj yaptığını söylemiş. eh tabii ki böyle diyecek; bu budur şu da şudur  desin de bu saatten sonra sakin sakin  yaşadığı bozcaadada  '' sen kimsin de benim ihale takip ettiğimi yazacak'' diye açacağı  mahkemelerle mi uğraşsın, medyanın ağır toplarının! 

medyada çalışan hatırı sayılır sayıda en azından üzerine dedikodu yapabilecek kadar arkadaşım var. off the record anlattıklarını yazsam başım belaya girer. iyisi mi ben bu roman güzel roman, eğlenceli roman; içinde, gençliğinde sosyalist olup paranın ucunu görünce hoop liberalizm ile dansa başlayan yazarları tanıyabileceğiniz, o fularların arkasında ne boş adamların olduğunu görebileceğiniz, şarkıcı - gazeteci aşklarına uuu beybi diye tepki vere vere okuyup basındaki yakışıklı gazetecileri şöyle bir aklınızdan geçirerek okuyacağınız bir kitap deyip...   ay tamam sustum içimdeki dedikoducu susmuyor:)))) 

şunu yazmadan geçmeyeyim; gazeteciyi kimin öldürdüğünü değil ama gazeteciliği kim/kimlerin öldürdüğünü gayet iyi biliyorum. bu başka bir yazının konusu. 


bodruma gidiyorum; cumartesi günü turgutreis pazarını gezeceğim/alışveriş yapacağım. yüksek sezonda uzak durduğum bodrumu bu sezonda seviyorum. 

hadi handan çanta hazırlasın, siz de okuyun 




taşra güzellemesi koca bir yalan!

29 Eylül 2017 Cuma
üsküp 
özledim yahu 

bir taşra güzellemesidir almış başını gidiyor. sanki gitse köye yerleşse, iki günde toprağı ağacı tanıyacak kendi kendine yetebilecek! yok tabii ki öyle bir şey ama bu bir moda aynı twitterda hiç uyumadım, yine uyanamıyorum, çok sakarım, çok şaşkınım hallerinin prim yapıyor olması gibi. 

taşra güzellemesini yapanın da zaten kökeni taşra, bütün açmazlarını bildiği halde istanbulda moda ya taşra hasreti çekiyor gibi yapıyor, yoksa kasabasından çıkıncaya kadar neler çektiğini bir anlatsa...  

taşraya güzelleme yapanların büyük çoğunluğu zaten taşralı, kaçımız kentliyiz ki zaten!  ya okumak için geldiği istanbulda kaldı, ya okudu sonra başka yerde iş bulamayınca istanbula geldi ya da ailesi göç etmişti buraya burada doğdu büyüdü ama hala köyüne güzelleme yapıyor! niye? yalandan yav vallahi yalandan moda bu diye, gitse iki aya kalmaz topukları götü.ne vura vura para bitti iş desen yok, ben geldim istanbul, der döner. 

taşra boğucudur arkadaşlar; hele hele bekarsan bir kat daha boğucu olur. 

taşrada önce bir yoklarlar seni; ne kadar paran var, necisin, kimsin, nesin, ne yersin, ne içersin... ne kadar diş geçirebileceklerine bakarlar. paran yoksa baştan kaybettin zaten; emlakçısı arsa satamadığı eski istanbulluyu n'apsın? 

yazları 1 haftalığına gidip ayhh çok şirindi, köylü amcalarla kahve içtik çınarın altında, diye attığın instagramlar gerçeğe dönüşünce o yaşlı amcaların bitmek tükenmek bilmeyen soruları olacak hayatında sabah kahvesini içerken, benzemez yani instagram şirinliğine! adamların soruları canını sıkar; günde beş kere karşılaşacağın için sert çıkamazsın. sinirlendiğinle kalırsın. 

ha tabii günde 5 kere aynı -tek- caddeden geçince ''ne arıyon ki sen'' diye sesli sana sorulurken, yapılacak/yapılan dedikoduları aklın hayalin almaz. 

üstünde hep gözler olacak; niye? e iş yok oralarda fazla, o senin ayyy zaman burada ağır akıyor ne güzel lan! dediğin şeyin adı orada başkalarının yaşamını konuşmak, yani dedikoduya denk geliyor. zaman uzun mevzu bahsi kişi yeni geldiğinden merak uyandırıcı. bir de hayal güçleri geniş ki! 

evine gelen giden ilk sırada olmak üzere, evine aldığın ekmekten suya, her şey ve her birey mercek altındadır taşrada. 

evlisin, çocuğun var, kocan/ karın var; tek ebeveyn değilsin. bak bu şekilde biraz kafanı dinleyebilirsin. ama tersi tek ebeveyn ve çocuk ya da aman aman tek kadın ya da tek erkek, köyün/kasabanın en ama en ilgi çeken bireyidir. haberiniz olsun. 


yani kısacası taşra hasreti  bir balon arkadaşlar. bir ay ben de kaçsam gitsem ne güzel olacak lafının uyandırdığı ilginin ekmeğini yeme çabası:) yoksa, ne taşrada iş var ne de öyle tatlı hayat. 

ama bu ilginin ekmeğini yiyenler yok değil mi? elbette var. o da sosyal medyanın bu modalarını iyi takip edenlerin kendilerine açtıkları kazanç kapısı. takdir ediyorum. sanki pariste büyüdü de şimdi köyde yaşamaya başladı gibi millete deneyimlerini anlatmıyorlar mı, vallahi şapka çıkarıyorum ama dinleyenleri de az biraz ne bileyim saf buluyorum. niye, saf? e çünkü o da köyden kalkıp gelmiş dinlemeye! yaa yaa 

işte böyle, taşra güzellemesi kocaman bir balon. bu balondan para kazananlar da var.  köyde yaşayıp '' köy yaşamı deneyimi'' dinlemeye gidenleri  üzülüyorum ben onlara. yazık. 

taşra taşrada kalsın. istanbul iyidir. bu kalabalık bu kaos bu trafiğe verdiğimiz saatler bize özgürlüğümüzü veriyor. aklınıza başınıza devşirin. yoksa ben de düşünüyorum ulan bodruma tayin istesem gitsem ne güzel olur diye de, sonra işte o de, yerinde dur diyor yerinde. 

*** 

başım ağrıyor, deniz ulaşımı iptal ahahahha köye kaçacaktım şaka yav şaka bursaya gidecektim ama deniz iptal, otobüs ıhh çekilmez. kaldım şehirde. 

iyi tatiller 

önce kitap sonra bilet; yeni rota paris

24 Eylül 2017 Pazar
hıfzı topuz 
akmerkez remzi kitabevi 

erkenden uyanınca, bu saatte (09.23) medya turunu yapmış, kahvemi içmiş ve hatta spor öncesi hafif kahvaltı yapmış halde kitap mı okusam yoksa iki satır yazsam mı diye düşünürken önce yazayım sonra okurum deyip başladım klavye tıkırdatmaya. 

saçlarımı boyattıktan sonra bir süre hangi tarafa yürüyeceğime karar veremeden semtimde bir tam tur attıktan sonra çoktan beri akmerkeze gitmediğim gelince aklıma dümeni kırdım o tarafa.  

iyi ki gitmişim akmerkeze; stefanelden çok güzel bir kaç parça giysi alıp matraşın yeni modellerine baktım ama henüz benim istediğim siyah klasik botlardan gelmemiş, yakınmış ama bir aya gelirmiş. bir de istediğim siyah deri pantolonu bulabilirsem sonbahar geçer gider. üstüne kışı bile geçiririm. 

remzi kitabevine soluklanmak için girdiğimde raflardaki hıfzı topuz kitaplarının fazlalığı dikkatimi çekti. nişantaşı kitabını karıştırırken aaa hıfzı bey imzaya başladı. usulca gidip kitaplarından,  paris'te bir türk ressam / fikret mualla'nın yaşamı adlı kitabını seçip imza için sıramı bekledim. parisi sizden okumak istedim, dedim  kitabımı uzatırken, hıfzı bey de  
'' fikret mualla'dan çılgınlıklarla'' diye imzaladı. 

şimdi önce sahaflardan hıfzı topuz kitapları toplama sonra da yeni rota paris deyip select kahveyi ve diğerlerini görüp bütün gün paris sokaklarında yürüme zamanı. 

önce kitaplar sonra bilet. 

bir güne hem giysi, hem mutfak hem de kitap alışverişi sığdırmış olarak eve döndüğümde bir mesai süresi kadar ( 8 saat ) sokakta kaldığımı fark ettim ama sofra hazırlamam kısa sürünce -nefis karidesleri sızmada çevirmem üç dakika, salataya nar ekşisi eklemem 30 saniye - nefis yemekleri de yiyince bir uyku bastırdı ki...

kitapla, geziyle, aşkla kalın 


günaydın 











bu seneki contemporary kolaydı:) sınava girer gibi modern sanat

17 Eylül 2017 Pazar
işten çıktım tıngır mıngır contemporaryde ne var ne yok bu sene diye bakmaya gittim. 

devrim hocayı (erbil) ben çok seviyorum, kırmızı istanbullarına da bayılıyorum. bir gün  o kırmızı istanbullardan biri benim solunumda olacak! ayaküstü sohbet ettik. 

bu seneki contemporary geçen seneye göre kolaydı; ahah ne demek bu? şu demek ki bu sene daha anlaşılırdı eserler, geçen sene kavramsal sanatın dibine vuran çalışmalar vardı. yine zorlayıcı her kafadan bir yorum çıkarabilecek eserler vardı ama genel manada daha kolaydı. 

bir de herkesin ilgisini çeken bir at vardı.  görünce ''ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.'' diye mırıldandım. tabii ki godfather filmi geldi herkesin aklına, eserin sahibinin de ondan etkilendiği zaten filme dair diğer resim/fotoğraflardan da belliydi. atın fotoğrafını çekmedim, yok. herkes çekince bir uzaklaşıyorum ben olaydan. 

özer toraman 
ben artık özer'in işlerini nerede görsem tanıyacak hale geldim. bu kırmızılı kadına bayıldım. kırmızı istanbulun karşısına bunu asacağım, dedim özer'e. bana hikayeye dair bir sürü şey anlattı ama onları sonra onunla yapacağımız söyleşiye ayırıyorum. 

bugün son gün gidin contemporary istanbulu gezin. 

antonio sannio 
istanbula benzemiyor mu sizce de? 


ve en sevdiğim köşe 
hilton bomonti^nin konuşlandığı köşe 
ödüllü şef yannis makinis'in çağdaş yemek yorumlarını  fotoğrafçı hande göksan çekmiş. tabii ki fotoğrafın efsane markası leica ile 

ben yemek/aşk diye okudum doğrusu bu fotoğrafları. şef yannis makinis'in mutfağı da gidilecekler listeme girdi. 

epeyi kalabalıktı ben gittiğimde. soluklanıp bir kadeh bir şey içtim  hiltonda sonra kapanışa kadar gezmeye devam ettim.   8 de kapanıyor sergi, oradan çıkıp bir ıslık tutturup istiklale yürüdüm. yky nin yeni binasını görüp kitapçıyı gezdim. 

yorulunca bir başka pizzacıyı ararken yön / adres özürlüsü olduğumdan bulamayıp ve sanırım etrafında gezip durduğum halde bulamayıp başka bir pizzacıda aldım soluğu. 

pizzeria trio; sıraselviler billurcu sokakta. soluklandım, dinlendim, nefis bir kadeh kırmızı şarap yuvarlayıp artık eve gitme vakti deyip yorgunluktan sızlayan ayaklarımı eve taşıdım. 

şehir canlandı, şehir sıkıntılarını tam atamamış olsa da yüzü  gülmeye başladı. ha gayret. şimdi sırada bienal var. 

haydi sokağa 
komşuluk üzerine konuşmaya, düşünmeye, yazmaya 
benimle komşu olmak ister misiniz mesela? 


neler oluyor? okuduklarım, keşfettiklerim, keşfedeceklerim

13 Eylül 2017 Çarşamba
üsküp uçuşu 

şimdi yine böyle kırmızı ruj ve oje sürüp ispanyaya uçmak istiyorum / uçacağım. 

bu kez endülüs bölgesinden malaga'dan başlayacağım ve ilk durak malaga / estepa  hattından çok özlediğim marinaleda olacak. bir sürü yere gittim ama marinaledayı özlüyorum arkadaş. geçen sene yılbaşı yemeğini orada yemiştim bu sene de bunu istiyorum. 

*** 

ne yaptım, neler okudum: sevin okyay ile nehir söyleşi kitabı okudum. ''hakikaten'' yaşadığımız toprakların kültür sanata bakış açısı üzerine de okunabilecek bir kitap. özellikle sevin okyay'ı tanımamaları kısımlarında hem kahkaha atıyor hem de vah ki ne vah diye hayıflanıyorum okurken. radikal (bir zamanlar böyle bir gazete vardı) zamanlarını da anımsıyorum okyay'ın; kedi sevgisini, kedilerini anlattığı yazılarını ha bir de bursa bağımsız film festivalinde görmüştüm kendisini ve o zamanlar radikal'de ne işi var ki bu çakma sarının dediğimiz bir köşeciyi sormuştum (kendisi anımsamaz çok büyük olasılıkla) o da bilmem, demiş ve salona girmişti film izlemek için. bursa bağımsız film fest. zamanlarını gördüm ben ya! şimdi nerede... 

sevin okyay ile alakalı nerede okuduğumu anımsamadığım hoş bir anekdot var aklımda; tuğrul şavkay, sevin okyay ve şimdi anımsamadığım biri daha sabahın erken saatinde bir yerden bir yere ya da evlerine gidiyorlar, o sırada karşıdan o erken saate rağmen çok bakımlı, makyajlı iki kadın geliyor; onları gören sevin okyay bir onlara bakıyor, bir kendilerine ya bunlar kadınsa biz neyiz, biz kadınsak bunlar ne? diye mırıldanıyor. zaten o tanımamalarını da öyle açıklıyor, süslü püslü biri değil okyay. 

*** 

samothraki adasına gittim geldim. 

samothraki / kale 

şimdi yeni rota belirlemenin zamanı. 

*** 

bodrum var ekim ayında; kampanyalı biletlerden alıp bir hafta sonu gidip gümüşlük / akyarlar gezip geleyim diye. keşfedilmemiş yer kalmadı sosyal medya sayesinde ama yine de bak burası var, derseniz - ki dersiniz- bir koşu gider bakarım. 

*** 

sosyal medyada saçma sapan paylaşım yapanları takipten çıkıyorum. 

arayıpta hadi laflayalım dediğim herhangi biri o zaman uygun değilse ve akabinde kendisi aramıyorsa onu da hayatımdan çıkarıyorum ki ilk zaman haberleri olmuyor bundan. sonra arayınca yok ben seninle sadece sen istediğin zaman görüşecek değilim ya da seninle arkadaşlığın yıpratıcı olacağına karar verdim bu yüzden de arkadaş olmayacağım, deyip kapatıyorum o insanlara kendimi. zira, biz yeni nesil değiliz her şeye aynen deyip geçecek sığlıkta olan; biri seni arıyorsa ve reddediyorsan ilk fırsatta görgü kuralları gereği senin araman gerekiyor. ''çok yoğunum, şapşiğim ben, birinin beni harekete geçirmesi gerek, sen enerjiksin handan, yükselt beni handan'' tarzı ''şirinliklerse'' bana sevimli gelmiyor. 

*** 
sonraaa 
bu ara pişirdiğim iki şey var; biri barbunya pilaki diğeri köfte 
ikisini de bayıla bayıla yiyorum. 





ben bir kahve içeyim 

piola istanbul; iyi mekan, iyi yemek ve müdavimlik üzerine bir de ufak midyeci ahmet eleştirisi

10 Eylül 2017 Pazar
piola 

önce şunu söyleyeyim; ben müdavimlik ne demek piola'da öğrendim. ilk gittiğim günü onlar anımsamıyor olsa da ben dün gibi anımsıyorum. havalı tabirle ofisimin normal söylem ile iş yerimin olduğu semtte olsa da piola, ben, okuyorsa bir ses vermesini rica edeceğim kedili mutfaklar / oya kayacan'ın ( bloga da yazmıyor artık ne yazık ki; oysa ben ondan makarnalı kuru fasulyenin bile havalı italyan adını öğrenmiştim)'' pizzaları gayet güzel, incecik hamur'', yazısıyla bir öğle arası gitmiş ve kahve içmiştim. sonra o bir kahve bir başka kahveye, bir akşam içkisine nihayetinde incecik hamurlu  pizzası ve en son yahu ben burada kilo aldım, deyip spor salonuna (point spor center) üye olmam ve hala devam eden üç yılı aşkın bir süre ile şimdi gönül rahatlığıyla; 
barda oturup yemek yemek 
arkadaşlarımı oraya çağırıp, görüşmelerimi orada yapmaya evrilen bir süreç ile bana müdavimlik üzerine yazı yazdırdı. 

müdavim olmak güzel bir şey; spordan çıkınca ''barmen bana bir içki'' desem bile şaka yollu, ozzy bir bardak suya nane limon vs koyup önüme sürüveriyor:) ya bari bir kahve ver, söylemlerimi ise ustaca duymamazlıktan geliyor. 

sıkça bar dedikoduları yapıp ''barda konuşulan barda kalır'' mottosuna uyduğumuzdan, deli kahkahalı sohbetler edip onu da nefis yemeklere bağlayabiliyoruz. 

çok yorgun ama hakikaten çok yorgun gittiğim zamanlar oluyor;  bir gün bir çorba içtim, çocuklar hesap diyorum, kimse oralı olmuyor, çocuklarrrr hesap diyorum; onlar da afiyet olsun handan hanımmm diyorlar, hafif azarlayıcı ses tonuyla; güler misin, ağlar mısın? 

bir gün hiç unutmuyorum; akşam, açım ve sefer ustanın nefis pizzalarından istedim, ki buraya da bir parantez açayım; karidesli pizza nefis ama benim bazan  hem karidesli hem de  italyan salamlı pizza istiyor canım; onu da yapıyorlar ( bakınız başlıktaki müdavimlik olgusu) yaptılar, sevgili capon ''ne içersiniz handan hanım^^ dedi, su, dedim. capon iki saniye durdu '' su mu!??'' dedi ama o arada ikimiz de öldük gülmekten! handan hanım pizza yiyiyor ve su içiyor. bunları da gördü çocuklar. yine müdavimlik 

iyi mekan, niye? güvenilir çünkü 
niye? malzeme hep aynı kalitede 
niye? kesinlikle '' ne yaptırayım abime/handan hanıma'' yok. ne istiyorsan o. 

daha bir çok özellik ama en çok bu yukarıda saydığım üç özellik benim piola en iyi mekan dememe sebep. çünkü bu handan, istanbulda sürü sepet mekan gezmiş yemiş içmiş biri. 

ha bir de çocuklar diyorum ben onlara zira hemen hepsi benden küçük, onlar bana  hep handan hanım diyorlar, çizgilerini hiç bozmuyor mesafelerini hep koruyorlar. 

ben çabuk alınan, küçük şeyleri büyüten bir insanım; mesela geçen gün akşam istanbulun en meşhur midye satıcılarından (midyeci ahmet) birinde, gayet medeni bir insan gibi sıraya girip ( epeyi bir kalabalık vardı) sıra bana gelince de 30 midye istedim. kasadaki kızcağız ''siz nereden geldiniz ki'' deyince, bi gülümsedim önce ne dediğini anladım ama ''gökten zembille inmedim, midye için burada sıraya girdim'' dedim, zira çok iyi ve keyifli bir anımdı, o eleman ise midye için oradan sıraya girmememi vs vs vs bana anlatmaya çalışırken; hata yaptığı nokta; müşterisi yani beni aslında  o sıranın neresinin ne olduğunu onların belirlemesi gerekirken benim doğru dürüst davranışımı sorgulaması idi. neyse, anlatması zor demem  o ki, ben sıraya girdim, sıra bana geldi, 10 20 ya da 100 midye alıcam sen niye o sıra bu bu sıra bu diye beni ruh olarak olarak oradan uzaklaştıracak davranış ve söylemde bulunuyorsun!? midyeci ahmet, midyeleri leziz ve temiz bir yer ancak eleman ve davranış olarak yardım alması gereken bir yer; müşteri mutluluğu ve rahatlığı için. yoksa, istanbul burası anacım, seni bi hoşgörür iki hoşgörmez. bitti. 

anlatabildim mi? 

en son yazımda dedeağaçta tavernada kalmıştık; yan masamda 10 kadar kadın eğleniyordu, bir an bir yunan ezgisine türkçe eşlik edince ben '' istanbulll'' diye ünledi marika ve onların masasına eklemlendim; çok ama çok eğlendim. gezerken rahat olmak mühim, siz nasıl davranırsanız karşı tarafta size öyle davranıyor. ben çok rahat ve pozitifim gezerken türkiyede çıkardığım pençelerimi orada çıkarmıyor ve çok eğleniyorum, deyip sözü piola pizza ile bitireyim. 

yalnız ya da 2-3-10+ kadın yemeğe gideceksiniz; gidin, rahat rahat yiyin için eğlenin. 

bu yazı burada biter handan uyur, zira sabah yine reklam yapayım sensai cilt bakımım var anacım:))) 







samothraki ya da semadirek adasına nasıl gidilir, nerede kalınır; tekmili birden yunanda tatil yazısı

1 Eylül 2017 Cuma
bir seyahat yazısı daha ile buradayım. bu sene iyi seyahat yaptı:) 

alexandroupoli liman 

semothraki ya da bizdeki bilinen adıyla semadirek adasına gittim bu sefer. semothraki'ye gitmek için ben alexandroupoli - semothraki yolunu kullandım. siz atina -semadirek tercihi de yapabilirsiniz. keyfiniz bilir. 

semadirek hakkında önce bildiğim / bilinen bir hatayı düzelteyim; hiç de turistik olmayan bir ada değil. sadece biz bilmiyormuşuz bir mikonos ya da sakız veyahut santorini kadar, yoksa kamp bölgelerinde de liman bölgesinde de hatırı sayılır sayıda turist olmakla beraber, hora köyünde otellerde yer yoktu! 

sabah epeyi erken varmamıza rağmen dedeağaça açık bir pastane vardı ki sanırım onlar da hem eğlenceden çıkanları hem de sabah liman yolcularını düşünerek bu kadar erken açıyorlar. kahve içip limana bir göz atayım, feribot kaçta diye bakayım derken feribotun 7.30 da yani 40 dakika sonra olduğunu görmem büyük şanstı, biraz daha oyalansam o gün dedeağaçta kalmıştım. şanslıyım, çok hem de. 

aldım bileti. bilet 20 euro. çantamı verdim görevliye, attı feribota ben koştum pastahaneye börek çörek almaya. kokuları takip ede ede sıcak peynirli börekleri buldum. sonrası 1.5 saatlik bir feribot yolculuğu; çok gürültülü bir yolculuk bu, o hızla sessiz gitmiyor bu kırkayak benzeri şey. kulaklık işe yarar mı emin değilim. 

semonthrakiye doğru giderken büyük bir dağ  görüyorsunuz; çok sevimli gelmeyebilir ilk görüntü ama bekleyin o dağ yeşilliğe bürünecek yaklaştıkça ve gezdikçe keşfettikçe seveceksiniz adayı. ben epeyi okuyarak gittiğimden indiğimde önce bir hora (chora) köyüne çıktım. yukarıdan manzara çok güzel olsa da kalmak için hem yer yoktu otellerde hem de plaj için her gün inip çıkmak araba yoksa yorucu olur. horada bir hoş geldin içkisi içip liman yani kasaba adıyla kamariotissa  bölgesine geri indim. bu arada kahveciden bu yana yol arkadaşım olan çadırlı kampçı kız üstünü değişmiş kamp tarafına gidecek otobüsü bekliyordu. benim yanımda hiç bir malzeme olmadığından kamp seçeneğini baştan elemiştim. yaş 40 anacım bir temiz çarşaf, sabah bir duş bir kahve istiyorum artık, 20 lerimde çadırda kaldım bilmediğim bir keyif değil. liman bölgesinde bir iki küçük pansiyona fiyat sordum. 30-40 euro arası fiyatlar. liman bölgesinin en göz alıcı tesisi 3 yıldızı niki beach otelde dağ manzaralı oda 40, deniz manzaralı olan 50 euro oda-kahvaltı. limanaki otelde yer olmasaydı niki beach olacaktı tercihim. limanaki otel adı üzerinde limanın tam karşısında. alt kat taverna, üst kat odalar. koku gelmiyor ama merak etmeyin. gelseydi eğer emin olun ilk geceden sonra ben kaçardım. garson vasili ile konuşup 30 euro fiyatı 20 ye düşürdüm, hemen bir iki meze söyleyip karnımı doyurdum. mezeleri güzel. kasada oturan teyze sahibi elbette, abi yani kocası balıkçı, kadını hiç yürürken görmedim. sanki aşağıdan bir asansör ile o koltuğa çıkıyordu döne döne ve hiç kalkmıyordu; gece ben uyumaya giderken de oradaydı teyze.  balıkçı abi bütün gün ağ tamir edip arkadaşlarıyla deli sofralar kurup yemek yiyip içki içip çalışıp sohbete derken kadınlara hiç karışmıyordu ama her şey de abiden soruluyordu. benim yarım porsiyon yarım porsiyon meze isteğimi bile vasili ona sorup oluru aldı. 

limanaki otel; temiz, düzgün, güvenilir. sezonda daha pahalı olacaktır elbette fiyatı. semadirek çok ucuz bir ada değil. 

hora; yukarıdaki köyün adı. oda kahvaltı 85 euro idi düşünün ağustos sonu bu fiyat. 

therma bölgesi; işte en sevdiğim bölge. liman ile 10 km. arası. market, taverna; 
karşıda plaj bar ve tavernanın masaları olan dörtlü yer ise favorim oldu. therma kamplar bölgesinin başlangıcı ve adından da anlaşılacağı gibi sıcak su merkezi. ben hiç sevmediğimden girmedim ama girenleri gördüm hele o manzaraya hakim yerde yaptıkları iki havuz gayet güzel olsa da yok, ben sıcak suya girme fikrinden bile rahatsız oluyorum. 

therma genç nüfus turiste ev sahipliği yapıyor. yürüyerek ulaşılabilecek şelaleler de yine therma bölgesine hep bir iki km. uzaklıkta.  keçi eti meşhur ama vallaha benim meze yemekten aklıma bile gelmedi keçi eti. ah o limanakinin ahtapotları! 4 bacak 5 euro idi. 

kamplar bölgesi ise bildiğiniz gibi. gayet salaş ortamlar. çadırını kapan gelmiş. birinci kamp ücretsiz ancak ikinci kamp private bir kampmış, ücretliymiş. 

yol boyunca dışarıdan çok güzel görünen sadece tek katlı bir otel binası ve özel plajı olan bir iki tesis dikkatimi çekti; çok güzellerdi. deniz - plaj - otel. yoldan içeride tam dinlenilecek yerler ama ben sadece gezmeye gittiğimden oraları tercih etmedim. limanakide sabah so sweet adlı pastahanede nefis filtre kahveler içip kahvaltı yapmayı sonrasında köyü şöyle bir dolaşıp hadi bugün bu tarafa gideyim oyunu oynamayı sevmiştim. böyle bir sabahta adanın açık ara en güzel plajına gittim. 
paxia ammos 

cam gibi cam! 
plaj süperdi, rüzgar yoktu adanın bu tarafında. genel olarak semadirek rüzgarlı bir ada, fırtına bile çıktı bir gece ben oradayken. eylülden sonra fiyatların epeyi düşeceğini tahmin etmek zor değil. ulaşım riskli zira. adayı bir günde araç marifetiyle belki çok hızla tadına varamadan gezmek mümkün olsa da  bir kaç günü hak ediyor ada. plajları, therma bölgesi, thedoranın mutfakta harikalar yarattığı yol üstü tavernası, limanakide mutfaktan gelen cızır cızır kokuları takip eden öğle biraları ve mezeleri ile bol yemekli, arzu ederseniz kamp hayatında çok değişik coğrafyalardan insanlarla tanışabileceğiniz bir ada semothraki. 

therma, kamplar ve hora bölgesine otobüs seferleri var adada. kullanabiliyorsanız motorsiklet en keyifli ulaşım aracı. rüzgara saçları vermek süper bir his. tabii ki kaskla aman ha! 

adalarda ulaşım için bir kaç söz söyleyip bu çok uzayan yazıya bir ara vereyim. hatırı sayılır sayıda ada gezdim yunan coğrafyasında ve hepsinde de araç ile ulaşım vardı ama bu adaların ruhundan bir şey kaybettirmemişti. balıklar leziz, insanlar güvenilir, ahtapotlar sıra sıra, mavi beyaz evler semothrakide çok olmasa da her adada. demem o ki biz burada adaları koruyalım derken araç istemezken adalarda ( büyükada ve diğerleri ) tek koruma yolunda bunda ısrar etmemiz artık bana manasız ve gereksiz gelmeye başladı gezip gördükçe başka adaları. atlara yazık ediyoruz bir, adalar bok kokuyor iki, fayton dünya para üç. artık adalarda araç olmasın, diyenlerden değilim ben; olsun, bir iki tane de nostalji numarasına temiz düzgün sağlıklı atların çektiği, kayıtlı kuyutlu fayton kalsın, gerisi doğaya salınsın tabii ki kontrollü ve faytonculuktan uğraşanlara da kademeli olarak farklı meslek ve iş olanakları da sunularak aklı başında bir proje kapsamında. yoksa bu hali ile bizim adaların hiç bir cazibesi yok yunan adaları karşısında. ondan insanlar günübirlik gelip gidiyor adaya. 

bir son söz daha yunanda tatile dair. ben yunan coğrafyasını seviyorum. hiç turistik değilken bizim için midillide üç gün kalmıştım seneler önce. o zamandan beri bir tek sakız adasına sabah gidip akşam döndüm, diğer adalarda hep konakladım. lipsi'ye bayıldım, rodos a bir daha giderim dedim. girit ve büyük bir kaç adaya kış mevsiminde gideceğim yazın hem pahalı hem kalabalık olduğundan. bir iki olmazsa olmaz öneri; spor ayakkabınızı ya da botlarınızı alın yanınza, şelalelere yürümek için gerekli olacağı gibi çok rüzgarlı olan adada ne zaman fırtına çıkacağı da belli olmuyor. bir kazak bir şal bir kapalı ayakkabı. 
plaj mutfakları pek hijyen olmuyor arkadaşlar, plaja giderken markete uğrayıp bir kaç bişey almanızda fayda var. yok ben dalarım plajda balık vururum zıpkınla derseniz o da olur. bir amca ammos plajda ( yukarıdaki cam gibi denizi olan) gözümün önünde ahtapotu çıkardı, kayalara vura vura... ay daha fazla yazamayacağım. 
trakyalılar ''semadirek inleyi'' derlermiş ki o fırtınalı gecede seslerin karşıdan duyulduğunu tahmin edebiliyorum, semadirek inleyince trakyaya kar yağarmış. rüzgarlı bayır, uğultulu ala diye diye gezdim ben. 

neden yunanistan? 

* deniz ürünleri çok leziz. 
* her yerde beş aşağı beş yukarı aynı fiyatlar 
* menü var. ne ödeyeceğini bilerek yemek güzel bir duygu. 
* insanlar güvenilir ve mesafeli. 
* peynirler ve sızma zeytinyağları çok leziz, çok! 
* ekmekleri unutmayalım. çok lezzetli ekmekler, bildiğin düz fırın ekmeği. ben burada ekmek yemezken orada kendimi frenliyorum, dur meze yiyemeyeceksin yeter sızmaya banıp banıp yediğin, diye. 
* kahveler leziz. 

yine gelecek ben, bakışı 

adanın en pahalı plajı sanırım burasıydı ve bira 4 euro idi burada, bunu içince şezlong şemsiye bedava. eh gel de gitme şimdi adaya tatile! 

yunanda tatilin kötü yönü yok mu handan? var canım, euro aldı başını gidiyor. 

 dönüş gecesini, yan masadan ''istanbulll!!'' diye seslenince marianna ve arkadaşları kendimi onların arasında bulmam ve daha başka bir kaç önemli bilgi de bir başka yazıya kalsın. 

şimdi soru şu? yeni rota nereye? 
sonbaharda nereye gitmeli? ne yemeli? ne içmeli? 

keşifle kalın. 

bir gidememe öyküsü

21 Ağustos 2017 Pazartesi
gidebildikten sonra:)

bizim köye gitmek biraz zor. köy minibüsünü kaçırdığın zaman önce trilyeye oradan köye gitmek zorundasın ki trilyeye kadar minibüs var sorun zaten sonraki 10 km. neyse. geçen haftalardan birinde deniz otobüsünden indim, mudanya minibüsüne bindim ama adam bişeyler eveleyip geveleyince trafik, yolcu vs anlaşılmaz şeyler söyleyince bir kaç kişi sinirlenip indik minibüsten ve minibüs ne ilkel bir taşıma aracıdır diye düşüncemi de sıkıştırayım araya. 

sonraki minibüse binsem de mudanyadan kuş olup uçmuştu bizim köyün minibüsü. her zaman balık aldığım balıkçıda ( tahir balık sarayı ) bir çay içtim, balık almak istiyorum ama trilye de ne kadar kalacağımı bilmediğimden balık elimde ne olur diye düşününce vazgeçtim almaktan. trilye minibüsü göründü, durdurdum tam bineceğim ama son bir şans bizim köyün minibüsünü sordum. yanıt olarak onun geçtiğini ama bir sonraki köyün minibüsünün 5 dakika sonra geçeceğini söyleyip ona binmemi tavsiye edince ben de indim minibüsten. 

sıkıldınız değil mi? ben de sıkılıyordum o anda, bir yandan da sezen'in ( mushaboom8) son yazdığı bozcaadaya nasıl en zor ve pahalı gidilir bir başka deyişle gidilmez temalı yazısı geliyor aklıma, onun gibi kahkaha atamıyorum; canım sıkılıyor aklımdan taksi çevirmek falan geçiyor kendimi frenliyorum o kadar para verilmez, deyip. bizden sonraki köyün minibüsü de geçmedi ya da geçti ben görmedim, bilmiyorum ama bir sigara yaktım sinirimden. açım, yorgunum; bahçede ayağımı uzatıp meyve ağaçlarının altında buz gibi bir bira içeceğim saatlerde yolun kenarında köy minibüsü bekliyorum. arayabileceğim arkadaşlarım var ama nedense kimseyi rahatsız etmek istemiyor ve aramıyorum. 

o arada bir serap gibi siyah bir araba içinde yakışıklı bir çocuk duruyor önümde! hayal değil, kuzenim bu! hiç müsait misin işin var mı vs diye kibar sorular sormadan açıyorum kapıyı iki sırt çantamı bir de kamp sandalyesi olan sırtımdaki yükü arabaya atıyor ben de geçip arkaya kuruluyorum. ön koltuk dolu o yüzden arkaya atıyorum kendimi. ne yapıyorsun handan abla, demesiyle kuzenimin sayıp döküyorum yukarıda anlattığım şanssızlıklarımı. hiç merak etme diyor, bir iki işleri olduğunu sonra beni bırakabileceğini söyleyince.... iyice yayılıyorum arka koltukta. ama o arada aklımdan e iyi o zaman triyeye gidelim bir şeyler yeriz diye içimden geçiriyorum.

onlar işlerini bitiriyor, ben dinleniyorum ama hala açım. trilyeye beni bırakıp geri dönünce onlar atıyorum kendimi geçen sefer ilk kez oturup beğendiğim çınar restorana; sonrası gelsin ahtapotlar gitsin balıkçı börekleri, buz gibi biralar. ahtapot salata tam istediğim gibi bol sarımsak  ve sirkeli bir sosta marine edilmiş. kaşarlı mantar zayıf bir tat ben sıcak bişey olsun diye söylemiştim, köy ekmekleri kızartılınca üstüne de trilye sızması ve bolca baharat eklenince süper bir sofra oluyor. ahtapotu ikiliyorum!:) dinlenmiştim zaten eh karnım da doydu bundan sonrasını yürüyebilirim bile, diye düşünüyorum ama şaka tabii ki. oradan sağolsun beni köyüme bırakıyorlar. 

aksilik tabii ki yaşıyoruz seyahat ederken ama yukarıda da dediğim gibi sezen kadar kahkaha atamasam da  sezen'in yazısını aklıma getirip bak sıkılma o kadar herkesin başına geliyor diye kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. 

çınar otel restoran trlye sahilde, sola döndüğünüzde sıralı restoranların içinde mavi beyaz renkleri ile dikkatinizi çekecektir zaten. balık börek hamuru az daha ince olsa daha leziz olacakmış bir de iç harcına biraz baharat eklenebilir ben baskın tatları seviyorum ya bana biraz hafif geldi içinin harcı. aç halim garsonu epey kaygılandırmış olsa gerek zeytin vs ikram ne varsa koydu önüme, adamcağız:))) çınar restoranın  tuvaletleri tertemiz, servis iyi, yukarısı otel ve beş odaları varmış hepi topu. bayram vs sıkışık tatillerde rezervasyonsuz gitmeyin aslında hiç gitmeyin bile derim ya neyse demeyeyim. gidin, mezeye balığa doyun. fiyatlar elbette istanbul ayarında değil ama çok uygun diye de düşünmeyin, trilye çok turistik bir köy ucuz olan bizim köy; çay bahçemiz var, arabayla balık getiren balıkçımız var, ki bir gün önce ben balık alırken karides sormuş, yok yanıtını alınca da '' neden yok '' demiştim. ertesi gün bahçede yine ağaçların altında oturmuş gevezelik ederken balıkçıbalıkçı diye megafonu duydum ama hiç oralı olmadım. sen misin oralı olmayan, bir baktım bir ses '' handan hanım, handan hanım karides getirdim handan hanım'' ahahahha eh artık almıyorum deme gibi bir eşşeklik yapamayacak durumdaydım dünkü neden yok, sorusundan sonra. kaptım cüzdanı çıktım kapıya aldım karidesi, sonrasını biliyorsunuz işte iki ben yedim bir beyaz. 


işte böyle, gidememenin öyküsü iyi bir sofra ile sonuçlandı. şimdi bu hafta benim her yaptığımda üstünü çizeceğim son çizgide de artık yolda olacağım bir liste var elimde. 
pasaport harcı yatır, bilet al, saçlarını boyat diye başlayan. 

iyi tatiller şimdiden