nişan alışverişi yaparken kendiniz olun, siz olun adam olun.

24 Ağustos 2016 Çarşamba
şimdi size bir önceki yazımda bahsettiğim iç çamaşırı alışverişi sırasındaki bir yanıyla komik öte taraftan trajik bir olayı anlatacağım; yaklaş yaklaş:))) 

şimdi, 4 katlı bir mağaza düşün; her katı farklı ürünler, 4. kat iç çamaşırı yerliden yabancıya günlükten koleksiyon çamaşıra farklı fiyat skalasında hemen hemen aradığın bir çok marka ve ürünü bulabileceğin cici kızların satışta yardımcı olduğu bir mağaza katı.

ay dur sigara yakayım:))) bir yudum da... 

şimdi bilenler bilir; ben ucuzcuyum koca yazı geçmiş senelerden kalan elbiselerime 3 tane pazardan secret markalı - çok güzeller o ayrı- elbise katarak geçirdim.  gelelim olayın gözüme takılan ve devam kısmına;

ben su.tyen bakıyorum; bir türbanlı genç kadın ve yanında yaşlı bir teyze de esas olarak genç kadın tabii iç çamaşırı bakıyor. öylesine yanımda oldukları için gözüme takıldılar. ben aldım alacağımı, diğer katlardan da yaptığım duş jeli vs. gibi alışverişlerin hepsi en alt kattaki kasaya indirildi, ben de biraz kızlarla lafladıktan sonra ödeme yapmak ve mağazadan ayrılmak üzere alt kata kasaya indim. kasada tek çalışan ve kuyruk var. kuyruğun en önünde baktım ki yukarıda iç çamaşırı alan genç kadın yanında yine aynı teyze ve duvara dayanmış bekleyen bir adam -çok muhtemel nişanlı ve nişan alışverişi yapılıyor; zira, o katta da aynı adam vardı uzakta koltuğa oturmuş kızın ve annesinin alışverişin bitmesini bekliyordu-  bir de benim önümde yine genç bir kadın elinde bir kaç ürün ile bekliyordu. kızın alışverişi kasadan dıt dıt geçti; rakamı telaffuz etti kasiyer; 2575 tl. 

türbanlı kızımız bir an duraksadı! bu s.utye.n kaç para ki?!diye sordu; kasiyer 475 hanfendi, dedi: kız, onu çıkaralım, dedi, s.ut.yen çıkarıldı, bu arada kız bir adım atıp diğer ürünlerin fiyat etiketine bakmaya başladı. 140 175 vs diye kendi kendine mırıldanırken, duyuyordum ama sinirlenmeye de başlamıştım! neyse, kasiyer sü.tyeni çıkardı, diğerleri yine 200o civarı o arada türbanlı kızımız sırayı ve kasayı kilitlediğinin farkına vardı ve '' siz bunları kenara alın'' deyip aslında bize kasayı bahşederken:)) dayanamadım ve '' yukarıda bakmamışsınız fiyatlara'' gibi bir cümle/ayar verdim kıza. o fiyatına bakılmadan alınan ürünler ve kız yana geçti biz aldıklarımızı öderken yine yukarıdaki adamın hiç sesini çıkarmadan, annesini ( sanırım ) ve kadını biraz da yine sanırım sinirden kızarmış halde beklerken gördüm, tam çıkarken; bir de teyzenin elinde bir naylon poşette bir kilo kadar incir vardı. yeme içmeye meraklı biri olarak gördüm sanırım inciri, yoksa konuyla bir alakası yok. 

şimdiii gelelim konuya; be hey yurdumun ben bir kere evlenicemmm yeaaa kızı!? yanındaki teyzenin ve dahası adamın cebinde kaç para var, sana ne kadar harcayabilir bu alışverişte, hiç mi düşünmedin? bu sıcakta o dört katı tekrar çıktın muhtemelen ve kendi ve nişanlı olduğun adam ve cebinizdeki bu olaya harcayacak limite göre bir daha aldın bir kaç parça çul çaput nihayetinde; böyle bir hesapsızlığa ne gerek vardı?! kendini de o teyzeyi de yorduğuna değdi mi? değmez. 

bir lafım da o yok hükmündeki adama; hiç mi çıkarken kıza bak ayşe/fatma bu alışveriş için annemde bu kadar para var, sakın daha fazlasını isteme/yapma diyecek dilin/gücün yoktu!? yokmuş. müstehak. 

yani demem o ki; kızlarrrr evlenirken alışveriş yaparken kendiniz olun, siz olun, adamla bir olun, annesini de yormayın; yazık lan! günah hem de. 

üstüne çok şey söylenebilir çok şey yazabilirim ama bu kadar yeter. maymunlaşmayın alışveriş yaparken. 

evlenirken de. 

bursa, istanbul; keşif ve tanıdıklık duygusu, tasarım çanta ve dahası bu yazıda

21 Ağustos 2016 Pazar
yine yazıya yine yollara yine sözcüklere ve dostlara sığınma zamanı. 

önce dişlerim bursaya gitmemi zorunlu hale getirdi; neden derseniz; diş hekimim 20 yıllık güvendiğim; eli hafif, yaptığı tedaviden her daim memnun kaldığım bir arkadaşım. kalktım gittim bursaya. sorunum çözüldü, son bir ayda alamadığım tadı almaya başladım bir şey içerken yerken. diş hekimi arkadaşı olmalı insanın; onu bilir onu söylerim ben. teşekkürler ali. 

bursa benim uzun yıllar yaşadığım ve çalıştığım bir şehir; keşiften ziyade mahalle kahvesinde nasıl kahve içtiğimi bilen çocukların '' abla hoş geldin'' diye karşılayıp kahvemi yaptığı, selam vere vere dolaştığım, kebapçıda yaaa patlıcanlı yok mu, diye sorup her seferinde adanaya fit olduğum onu beklerken bir lahmacunu paylaşıp, memo ile buluşup bazan yurt dışı sağlık sigortalarımın birikmiş borçlarını uzo ile ödediğim:) bu sefer para çıkarınca çantamdan memo'nun uzo yok demek ki, dediği, kağan parfümeriye uğrayıp ''kızlar bana fiyatı makul günlük kullanımda canımı sıkmayacak s.utyen.ler verin'' deyip üç sutye.ni denemeden çantama attığım, her köşesinde çayımı kahvemi içtiğim tanıdıklığın ve dostluğun bütün getirilerini yaşadığım bir coğrafya. yine de bursa favorilerimi gidecekler için yazayım; 

* kağan parfümeri; tepeden tırnağa kozmetik ve iç giyim alışverişinizi yapabileceğiniz istanbulda bir muadili olmayan bir mağaza.  zaman zaman nişan alışverişine gelmiş genç kadınlarla karşılaşıp gülümsetebilen bir yer. bu hikayeyi sonra yazacağım. zira hem çok eğlenceli hem de çok çok bizim topraklardaki bir kere evlenicem ben yeaaa kızlarına dair bir komik hikaye. 

acemoğlu pide kebap salonu; olur da yolunuz hürriyet semtine düşerse, sorun bulun; oturun adana urfa lahmacun ne seviyorsanız doyasıya yiyin, sonra hesabı öderken gülümseyin ve bana teşekkür etmeseniz de olur. 

mudanya cuma halk pazarı; montania otelden bir yürüyüş tutturun, zaten pazar arabalı insanları görecek ve pazara ulaşacaksınız. istanbula nazaran yarı yarıya fiyatlarını hatta daha ucuzunu görünce ağlamak serbest! taşıyabiliyorsanız ne istiyorsanız alın. 

ülkü pastahanesi; kağan parfümerinin bitişiği; nalbantoğlu yani heykel'in bir paraleli bu cadde. kime sorsanız gösterir. pastaneye girin tatlı tuzlu canınız ne istiyorsa alın. yine teşekkür etmeseniz de olur. 

sonra ver elini istanbul; dönerken uzun zamandır karaköy funk aklımdaydı; şef bora bozankaya ile nihayet tanışıp sektöre dair konuşup nefis kahvelerinden içip tekrar gelmek üzere oradan ayrılırken elbette the bosnjak mutfak'a uğramamam olası değildi. her daim köfte sever biri olarak buranın börek ve mantılarına da bayılıyorum.  etiler şubesi içkili karaköy içkisiz haberiniz olsun. sonra vay ben bilmiyordum vay okumadım:) istemem. karaköy çok mekan çok birbirinin benzeri mekan; ben tanıdığım bildiğim yerlerden pek şaşmasam da funk benim için keşif. ve evet, şef bu işi seven ve bilen biri, biraz da reklama ağırlık verirse ve insanlar tanırsa daha iyi olacak. 

en klasikler; 

bebek bar: günün hangi saati ve ne içecek olursam olayım bebek'te isem gittiğim yer benim için. kahve, bira, şarap... klasik, kaliteli. manzarası için ne desem eksik kalacak. gün akşama evrilirken esmer ile kurulduk önce bara sonra bahçeye. 

çıkınca hemen taksi durağının yanında midyeci var; ferhat. ben bir kaç midye yedim tabii ayak üstü hemen daha da yerdim de esmer yarın spora gideceksin, diye hafiften uyarınca... durdum:) 

aslıhan pasajı; sahaf bir onlar kaldı sanırım. ne zaman oradan geçsem uğrar, tezgahlardan bir kitap olsun almaya çalışırım. bu kez de boş çıkmadım. 2 liraya bir kitap aldım! daha ne olsun. 

çiçek pasajı; ,içmesem de bir şey yemesem de selam vere vere geçiyorum artık, üstelik turistik olduğundan enteresan karşılaşmalar da yaşıyorum. siz bir bira için, olmadı bi tek rakı. bana bakmayın ben tam o anda çıkmış olurum pasajdan:)))) 

işte böyle. pazarlar, kitaplar kahveler... şu sıralar sevgili mina'nın almanyadan getirdiği filtre kahveyi demliyorum. orta sertlikte bir kahve almış sevgili mina bana. teşekkürler mina. 

aaa unutuyordum! 

rojen pastahanesi; bir göçmen pastanesi; milinka, börek, minik peynirli poaçalar ve bulgaristan menşeili kurabiyeler.  bu da hürriyet semtinde. kaçırmayın. ben iki kutu kahveli kurabiye attım çantama. biri mina'ya diğeri kime kısmet olacak bakalım. 

son bir haber; instagramdan takip ettiğim ( aslında blogdan da takip ediyormuşum ama aynı kişi olduğunu çok sonra fark ettim) nowacraft, çok güzel çantalar yapıyor. bugün, bana, beni tanıdığı kadarıyla istanbul/martılar ve diğer tarafını şeklini modelini ona bıraktığım bir çanta da ben kullanmak istediğimi yazdım; sevgili nowa biraz düşüneceğini ve bir çanta tasarlayacağını yazdı bana karşılık olarak. böyle sürprizli benim temel nüvelerini verip gerisini sanatçıya / tasarımcıya bıraktığım ürünleri seviyorum. bir zamanlar da bir ressama bir hikaye anlatıp ( yaşadığım) bir kart çizmesini istemiştim. o da bana bir sulu boya tablo yapmıştı, görünce şaşırınca ben, anlattığım hikayenin ritminin onu çok etkilediğini ve kart değil de bu tablo sayılabilecek sulu boyayı yaptığını söylemişti. hala duvarda asılı duruyor; birine hediye idi aslında ama sanırım kıyamadım ve kendime sakladım bu sulu boya tabloyu! 

keşifle ve güvenle kalın. 


ne yazsam?

3 Ağustos 2016 Çarşamba
ne yazayım ki; tatsız tuzsuz bir şehir olduğunu mu mesela istanbulun artık 

ya da çantamda ihsan oktay anar'ın puslu kıtalar atlası ile dolaştığımı; ve nihayet anar ile barışıp okumaya başlayabildiğimi, yazsam mesela 

ya da bir kuple dedeağaçtan ve orada küçük bir tavernada yediğim lezzetli barbun ve sonrasında yediğim tatlılardan, bahsetsem mesela... nasıl hafif nasıl güzel bir tatlıydı ve nasıl 55 gösteren ama 68 yaşındayım, diyen teyzenin; mutlu insan güzel yemek yapar düşüncemin sağlaması olmasıydı. 

ya da yine dedeağaçta bir öğle yemeğinde tercih ettiğim hovoli restoranın sahibesi ile istanbul, olaylar, olaylar, olaylar üzerine sohbet ederken gayet özenli hazırladığı tabaktaki tabuleyi çok beğenmeyince ben üzüldüğünü kahve ve tatlı ikram edip bir şekilde gönlümü almaya çabaladığını... anlatsam mesela 

bu ara hem çok okuduğumu hem çok uyuduğumu yazsam, şaşırmazsınız zaten 

caz festivalinin açılış konserine gittiğimi yazsam mesela... sonra bir daha gidemediğimi hiç bir konsere,  

saçlarımı kestirdiğimi / hafiflediğimi yazsam mesela ruhumun aynı hafiflemeye ne zaman ulaşacağını bilmediğimi eklesem peşine 

tahsin yücel okumakta geç kaldığımı yazsam mesela... hemen diğer kitaplarını alsam... 

evde yemek yaptığımı, yaparken mahler dinlediğimi, spora gittiğimi, günlük yaşamımı devam ettirdiğimi ama aklımın deniz kıyısında bir hamakta olduğunu... yazsam mesela 

hafta sonu kısa bir seyahat yapacağımı... 

yazsam ve ne yazsam anlatamadığımı... canımın sıkıldığını 

evet, canım sıkılıyor. 



sakinliği can sıkıcı, gri, ruhsuz günler...

25 Temmuz 2016 Pazartesi
biraz bilinç akışı biraz aklımda kalanlar şeklinde yazmak istedim şu an. 

 nereye gideceğime karar verememiş halde meşhur kanepeden sadece kahve demlemek, en yakındaki kitapçıya gidip kitap alıp dönmek ve kısmen evi asgaride çekip çevirmek için kalktığım günlerde en çok yaptığım şey bilet bakmaktı; sadece ben baksam iyi sevgili canan da her fırsatta farklı bilet seçeneklerini yazıyor ya da arıyordu... öyle 3 gün geçti sanırım; ve ben gece belgrad deyip insani saatlerde olan uçuşa sabah 7 de kalksam yetişirim sabah bakalım aklımdan neresi geçecek diye uyudum. hislerim iyidir; bazı zamanlar geleceğe dair ettiğim cümle ya da durumun tespitini birebir yaşadığım çok olmuştur. sabah uyandığımda aklımdan geçen; MAKRİ, oldu. 

makri, evet makri, dedeağaç bile değil. kahve demledim bilgisayarı kucağıma alıp sabah otobüsünde yer olup olmadığını kontrol ettim; vardı. kahve içip 3 gündür hazır bir şekilde kapının yanında duran çantamı sırtıma vurup bir taksiye atladığım gibi gümüşsuyu'nda aldım soluğu. aaa yeni bir kahveci açılmış, e süper servisi beklerken espressoları yuvarladım. gayet iyi gidiyor her şey. ve yolculuk ve yolculukta iskeçe'den arkadaşlarım dahası bir doktor katılıyor bize hem de ben ya biz şimdi çok konuşuruz, rahatsız olursunuz deyince '' çekiliyor konuştuklarınız, rahat olun'' demesiyle kalbimi kazanan bir doktor. yol boyunca yiyip içiyor biraz okuyor çokça sohbet ediyoruz. ilk ben iniyorum ve sabah aklımdan geçeni yapmazsam bir şey eksik kalacak duygusuyla önce makri'ye gidiyorum. makri küçücük bir köy benim gördüğüm iki tavernası meydanda da bir kaç kahvesi var. tavernalardan birinde 2. cümlede türkçeye geçince... akşam olacaklardan habersiz güneşi buz gibi mythos ve kalamar ile batırıyor makri'de kalmayıp alexandropoli'ye geri dönüyorum.  küçük bir otele çantayı atıp 3. kez geldiğimden tanıdığım dedeağaç sokaklarında gezmeye çıkıyorum. makri'den dönüşte hovoli diye bir lokantadan bahsetmişti dimitri; hovoli'yi sora sora buluyor ve oturuyorum. bir yandan istanbul bir yandan mutfak yemek ermeni mezeleri diye sohbet ederken arada instagramda paylaşım yapıp telefonu yine masaya bırakıyor sohbete dönüyorum ve ne kadar sonra anımsamıyorum bir mesaj düşüyor taymlaynıma; esmer, uyarıyor beni '' ne yapıyorsun sen ya memlekette darbe oluyor'' diyerek. sonrası... uykuya teslim oluncaya kadar iletişim. 

sonrası pek bildik bir tatil olmadı; elimde frappe adliye bahçesinde olan biteni takip edip oradan öğle uykusuna ya ben burada ayaklarımı bile denize sokmadım daha deyip sandaletlerimle denize ayağımı sokarak kendi kendime gülümsemelerim, uyku tutmadığından benim için geç sayılan saatlerde bile eğlence gemisinde etrafı izlemelerim, taze barbunya bulup öğle yemeğinde bir kadeh beyaz şarap ile barbun sonrasında aile işletmesi olan tavernadan gelen tatlılar kahveler ile moralimin biraz yerine gelmesi, okumalar okumalar okumalar ve sabah uyanıp artık dönmeliyim hissi gelinceye dek dedeağaç'ta kalmam. ve sonra film gibi bir dönüş; bir insan bir dönüşte kaç film çekebilir? çok. beni sınıra bırakan arkadaşım, sınırdan yürüyerek gelen bir kadın, yunan gümrük sahasından yürüyerek geçişim ama köprüyü geçemeyişim; aslında ne çok istiyorum o sınırı yürüyerek geçip fotoğraflamayı ama izin vermiyor yorgo. bir başka araç ile sınırı geçişim ve keşan. zaten olmayan yön duyum yerlerde. çamlıbel et lokantasını arayıp olduğum yeri söylüyor ve oraya nasıl gelebileceğimi soruyorum; bize 1 km. uzaktasınız, diyor ve tarif ediyorlar; gidiyorum ve ben bir şey demeden telefon açan siz miydiniz, diyor genç garson, evet diyorum. bu işletmeyi neden sevdiğimi sonra anlıyorum; hiç sıkmıyorlar sizi, ne yaptırayım / ne vereyim / şunu da alır mısınız, yok. bir maden suyu bir bira bir satır köfte ve yoğurt söylüyorum; bir daha ne garson bir şey soruyor ne de ben bir şey istiyorum. gelen hesap sanırım 33 lira idi. sonrası istanbul. 

zor zamanlar.. zor günler... hani yemeğin pişmemiş, üstelik çocuğun okuldan gelmiş, yarın sınavın varmış çalışamamışsın, sütlaç pilav gibi olmuş, çay demlenmemiş, kahven köpüksüz olmuş, evde tuz bitmiş... işte böyle gibi bunların hepsi ya da tek biri gibi eksik, tatsız, ruhsuz, gri, kül elenmiş gibi sakinliği can sıkıcı olan... günler... 

bir kitap; gitme, gül yanakların solar / bir film; chef / parasız kaç gün geçirebilirsin evde?

13 Haziran 2016 Pazartesi
bir film, bir kitap, bolca yemek 

cuma günü banka kartımın kayıp olduğunu market kasasında fark ettiğimde çok geçti. evde diğer çantamda bulacağımdan gayet emin üstümdeki nakit ile alışveriş yapıp eve gittiğimde kartı bulamadım ve evdeki bozukluklara kaldım mı, kaldım, bunu bir dinlenmeye çevirdim mi, çevirdim. tabii önce uzun uzun güvenlik sorularından geçerek ( siz burayı hafiften delirerek olarak okuyun)  kartımı kullanıma kapattım. sonra elde var olana baktım; bozuk liralardan başka euro ve kron çıktı yahu! bunlar hep gezilerden kalanlar. işe yaramıyor bir sonraki geziye değin. 

irem'in kitabı evde temizlik esnasında bulununca önce kahve demleyip koltuğa kurulup onu okumaya başladım. bir mübadele öyküsü '' gitme, gül yanakların solar'

irem uzunhasanoğlu; kökleriyle bir mübadil;  lesvos tatili ona başka ufuklar açıyor ve oturup bu kitabı yazıyor. dili temiz, bir parça erotizm ile merakınızın gıdıklandığı kitap yazarın ilk kitabı; özellikle sonlara doğru biraz duygusal biriyseniz göz yaşlarınızın akması olası. 

ben okurken arada kalkıp evde ufak tefek işer yapıp okuduklarımı sindirip geri okumaya dönen biriyim. öyle çok ahım şahım işler değil tabii bir yemek hazırlığı için domates biberleri yıkamak mesela:) vallaha! zaten çabuk yorulan biri olduğumdan 3 fasılda yapıyorum yemeği; 1 molada yıka, 2. molada doğra 3. molada bütün malzemeyi kısık ateşte sızma marifetiyle pişirmeye başla. 

kitap bittiğinde sınırların manasızlığı üzerine düşünüyordum ki ben bunu her  sınırı geçtiğimde söylüyorum; 

dünyanın en saçma şeyi sınırlar bundan daha saçması ise bunların kapalı olması. 


***


hafta sonu sabah, spor salonunun en sakin olduğu zamanlar; tabii saat 11 marjı için bu söylediğim, sonrasını bilmiyorum. ben 7 gibi uyanıp 9 a kadar kahve / medya turu ile geçirip hafif bir kahvaltı yaptığımdan 11 gibi salona gidiyorum. sonra ya ben bir yemek şef filmi izleyeyim diye google amcaya yemek şef filmi diye yazdım; chef filmini çıkardı karşıma; 2014 yapım bir film. başladım izlemeye, üstelik bağımsız bir yapım çıktı mı film; değmeyin keyfime. yemek yazarlığı, şef, mekan sahibi, twitter, sosyal medya, ilişkiler her şey var filmde ne kısa ne de uzun sayılacak halde. tam bir feel good movie. şimdilerde yemek magazini yazılarından okuduğum ama henüz hiç birini ziyaret etmediğim yemek kamyonu fikri daha önce de varmış. en son sanırım nicole restoranın ortaklarından biri ayrılıp bir yemek kamyonunda dürüm satmaya başladı. filmden sonra ya da filmi durdurup tost yapmaya başlayabilirsiniz, yemekler, müzikler ve film mekanları gayet güzel. izleyin. yönetmen / başrol jon favreau ve tabii daha kimler kimler var filmde. 

*** 

bir kitap bir film ve tabii filmden sonra bol peynirli domates ve biberli tost yine bir kahve bir kahve daha. işte hafta sonunun özeti. bir dinlendim bir dinlendim. paraya da hiç ihtiyacım olmadı. bir kere daha para harcamadan kaç gün geçirebileceğimi deneyimlemek istiyorum. 

tabii eve kahve, makarna, dergi, kitap vs depoladıktan sonra:)