sirha izlenimleri; en sevdiklerim 2019

14 Kasım 2019 Perşembe
istanbulda çok organizasyonu seviyorum ama en sevdiğim hangisi diye kendime soracak olursam, sirha bunlardan biri. 

yine hoplaya zıplaya sirha fuar alanına gittim. ilk izlenimim kahvecilerin çıkartma yapmış olduğuydu. her yer kahveci!... kağıt bardakta kahve içmekten hoşlanmıyorum. önce porselen fincanda bir iki espresso  ve filtre kahve yuvarladım. 

must espresso italiano 

en sevdiklerimden biri oldu 
bu sene tanıdım kendilerini 
deneyin, bana da yazın görüşlerinizi 
sonra fuarı rahat rahat dolaşmaya başladım; nasılsa kahve gözlerimi açmıştı:))) 

irem hanım çiftliği 
yöresel demirköy körili sos 
demirköy çiçek balı 
biber-patlıcan ezmesi 
irem hanım çiftliği ürünleri benimle beraber eve geldi. bu hafta mutfakta irem hanım çiftliği rüzgarları esecek. 


ve en sevdiklerimden biri daha! sızma, yöre yöre sızma 
anatolian evoo selection çatısı altında; 
tarhala, tayga, orfion, elea antiocheia, gıda ormanı 
hepsini denedikçe yemekleri ile yazacağım 
*** 

hayfene benim en sevdiğim baharatçı 
her fuarda yeni bir ürün koyuyorlar mutlaka tezgaha 
bu sene deniz mahsulü baharatı var handan hanım, dediler
ilk fırsatta deniz ürünlü makarnada kullanacağım. 
heyecanlanıyorum bu yeni baharat için:)))) 

*** 

yine zevkle deneyeceğim bir kahve 
*** 

açık söyleyeyim ben espresso ve filtre kahve seven biri olarak net tadları seviyor ve aroma vs. başka tatlandırıcılardan  çok hoşlanmıyorum. 
ancak must kahvenin baristası hafif fındık aromalı bir şey deneyin lütfen handan hanım, deyince kıramadım, denedim ve sevdim. her zaman olmasa da zaman zaman içebilirim bu tatlı güzelliği:))) 

*** 

sadece bu kadar değil tabii ki sirha. 15-16 kasım'da da devam edecek. gidin, gezin, tadın. 





şehirde neler oluyor?

9 Kasım 2019 Cumartesi
eylül gibi hareketlenmeye başlıyor istanbul; sergiler, yeni mekanlar, kitaplar, lokantalar... şehre dönüş zamanına denk getiriyorlar açılışlarını, çıkışlarını. 

kasım geldi çattı. havalar hala benim sevmediğim şekilde, lodos. sıkıcı ve baş ağrıtıcı. 

buna rağmen iş yerinden çıkınca yeni açılan bir mekana gitmekten kendimi alıkoyamıyorum. en son vakko bir cafe açtı yine akmerkez'in içinde; daha önce kahveciydi orası. bu sefer daha genç bir kitleye hitap edecek bir yer açmışlar. can hakko işin başında duruyor. son günlerimi hep burada geçirdim, derken mutluydu. ayaküstü sohbet ettik, neşeli ve enerjikti. 

sade bir menü yapmışlar. zaten artık almanak boyutunda menüler değil insanların istediği; kısa net ve elbette lezzetli. akmerkez'de değişim rüzgarları esiyor. bu butik avm diye tariflediğim yer aslında kitapçısı ( remzi ) marketi ( macrocenter ) ve diğer mağazaları ile aslında tam bir mahalle avmsi. mecidiyeköy' deki profilo da öyle mesela. bütün mahallenin ihtiyacını karşılayacak marketi, kuaförü ve üstüne üstlük mudo garage mağazası var. üç otuz paraya güzel şeyler aldığımız. 

***

planlı bir seyahatim var; seneye! şaka yapmıyorum, kampanyalı biletlerden hakikaten çok ucuza berlin bileti aldım. yani canan aldı. 625 liraya gidiş dönüş. mayıs gibi berlinde olacağım. o zamana kadar gitmemişsem almanyaya ilk gidişim olacak. ne ayıp! 

*** 

eskiler yeniler derken sene bitiyor. aralık ayında son bir seyahat ile seneyi kapatmak istiyorum. her zaman olduğu gibi küçük, ulaşımı kolay, leziz yemekler yiyebileceğim, görmediğim bir şehir arıyorum. şehir çok tabii ki ama seçim yapmak zor. 

*** 

vakko cafenin açılışında berkay sordu; sen nerelere gidiyorsun, handan? diye. şöyle bir yokladım kendimi; balık için aklımdan geçen yer balat sahil lokantası, iyi kahve iyi çikolata için bütün divan'lar, sahilde kıyı tarabya, alışverişte semt pazarları, beymen club, kozmatikte balea hala favorim, evde dizi izleyip kanepeyle aşk yaşarken göreme muhallebicisinden sütlaç ve yoğurt... listem böyle, benim gibi değişken bir beğeni listesi. 

*** 

sonbahar demek film demek, kitap demek, birinin elimden tutup beni kuaföre götürmesi demek... yoksa saçlar aldı başını gidiyor, demek. 

*** 

günaydın 


edirne'den yunanistan'a; sınırı yürüyerek geçmek

3 Kasım 2019 Pazar
hadi gelin sizinle biraz sohbet edelim. aynen böyle benim yannis'nin kahvesinde oturup keyifle kahvemi yudumlarken siz de kahvenizi içkinizi alın. 

üç saatte üç şehir; bursa- mudanya- istanbul hattından evime geldim. bir film yarım kalmıştı, bitiremedim; klavye tıkırdatasım geldi. 

bursada çok sevdiğim arkadaşlarım var. cumartesi akşamı onlarla kahkahalarla kahvelerimiz içerken bir arkadaşımızın kınası varmış; hadi sen de gel, dediler. kalktık alelacele hesabı ödeyip arabaya doluştuk. gittik kınaya. neyse ki benim yine bu elbisem vardı üzerimde. yoksa kot tişört gidecektim:) hepimiz 45 lerin ortalarında kadınlarız; kimimiz işte ilk kez evleniyor, kimisi ikinciyi denemekte, kimisi de ayyy kocayı boşadım handan, deyip hoş geldin diye halimi hatırımı sorarken baktım ki çoğumuz artık ufak ufak botokslu ve estetikliyiz. eh benim de gözlerimin üstü ve bir iki daha başka müdahalem var. geçelim:))) ayrılanların hemen hemen hepsi çocuklarını almış, kendine yeni bir hayatı çok zorlanmadan kurmuş. niye? çünkü zaten evliyken de hep evi çekip çeviren kadınlar. adamları önce anaları sonra da ne yazık ki gençken karıları şımartıp, her işlerini yapıyor. sonra işte 38-40 gibi bir aydınlanma geliyor. (bazan her iki tarafa da) gezmek, yemek, içmek (su bile olsa) keyif alınacak şeyleri ve istekleri yapmak hayatın geçiyor oluşu, dank ediyor kafalara. sonra gelsin kavgalar, boşanmalar. o arada atlatabilen düze çıkıyor, ama üzgünüm bu çok az. 

botokslu, hepsi birbirinden şık kadın arkadaşlarımla sohbet ederken aklımdan bunlar geçiyordu. biri bir ara bana da sordu her zaman sordukları gibi '' ee sen'' ben de ''ben imza atmıyorum'' deyip, gülümsedim. o da ''en iyisi'' deyip, gülümseyerek gitti. 

adamları, kocalarınızı şımartmayın. her işlerini yapmayın. paylaşın, zevklerinize kendinize hobilerinize zaman ayırın. hayat uzun, evlilik zor; birbirinize yaşam alanı tanıyın. 

bu, bu kadar. 

geleyim son seyahatime. 

''sınırdan yürüyerek geçiyorsun yunana'' cümlesinin peşine düştüm anacım. bir seyahat bu cümle ile şekillendi. şekillendi dediğime bakmayın; edirneye bir bilet aldım, epi topu bu yani. 

bir şehre gittiğinizde, o şehirde yaşayan birinin elinizden tutup gezdirmesi kadar konforlu bir şey yok! indiğimde otelim ayarlanmış ve beni almaya gelmişlerdi. bu arada ben edirneye 95-97 yılları arasında bir kaç kez gittim ve fakat selimiye camii dışında açıkçası pek bir yer kalmamış aklımda ha pardon bir de artık şimdilerde kapalı olan öğretmen evi. 

klasik olarak önce ciğer  yiyip şehri turladık; meriç kıyısında biraları, sonra gazi baba da yine içkilerimizi içip araya bir iki mekan daha sıkıştırıp en son türkçe pop yapan bir yerde bağıra çağıra şarkılara eşlik edip, lannn kitle çocuğumuz yaşında ama boşverrr, diye diye kahkahalarla geceyi sonlandırdık. 

sabah ver elini pazarkule sınır kapısı. hah işte şimdi buradan çıkıyorsunuz, bir kilometre yürüyüp işte o sınırı yürüyerek geçtiğiniz yer epi topu bir kilometre! sonra yunandasınız. 
yunan kapısında giriş yaptırıp  geçip hoop kastanies köyüne geliyorsunuz! 

sınırı yürüyerek geçmek fikri neden bilmiyorum beni cezbediyordu. yaşadım. köye geldim, ilk kahveye oturup kahvemi içtim, soluklandım. çantamı kahveye atıp, köyü dolaştım; küçücük ve tertemiz bir köy. yaşayanların yaş ortalaması yüksek; gençler okulda, avrupada, atinada, çalışmakta... bir iki taverna var ama henüz saat öğlen bile olmadığından herkes mutfakta, hazırlıkta.

istikamet bir yan kasaba; orestiada. 20 bin nüfuslu bir kasaba. köyün meydanı bizim taksim meydanından daha işlevsel. internet free meydanda, kahveler meydana bakıyor bir de kasabanın en büyük oteli. kahve içenler, banklarda oturup laflayanlar, çocuklar, gençler... bütün sokaklar meydana açılıyor; tavernalar biraz daha ara sokaklarda. bir ikisini dolaştım ilk gittiğim yerdeki kızın tavırları ve güler yüzü hoşuma gitmişti, oraya attım çantayı. kalamar ızgara söyledim. ve bütün bir kalamar ızgara edilmiş halde önüme gelince, gülümseyerek bir de soğuk bira istedim. keyfim iyice yerine gelmişti. 

orestiada'da tarihi bişey falan yok anacım. ye iç otur kahve iç insanları izle.  iki yıldızlı bir otel bulup çantayı oraya atıp muhtar gibi yürüdüm yürüdüm yürüdüm. yorulunca otele dönüp uyudum. 

her iki köy için de iki saat yeterli ama ben dinlenmek için gittiğimden bir gece kalmıştım. sabah  dedim ki yürü handan deniz kenarına, dedeğaç'a 

170 km. dedeağaç, 78 yaşındaki bir amca ile sohbet ede ede ( tarzanca ) dedeağaça vardık. 

dedeağaç artık benim kaç kere gittiğimi saymadığım bir şehir. ve bu sefer ilk kez bu kadar pahalı gördüm. istanbullular masa donata donata esnafın fiyatlarını en az iki katına çıkarmışlar. 

daha önce çok yazdığım için özet geçeyim. sahildeki tavernalar çok pahalı ve süslü püslü tabaklara geçmiş ( bakınız istanbullu faktörü) siz içerideki dedelerin teyzelerin oturdukları yerlere gidin. füme uskumru mutlaka yiyin. sabah ana caddede en çok yaşlı teyze nerede kahvaltı yapıyorsa, oraya oturun peynirli börekleri yiyin, kahve için. deniz kenarında argo var; şehrin en manzaralı kafesi, içkisi kahvesi, deri koltukları, servisi her şeyi gayet güzel bizim bebek otel tandansında bir yer. orada öğlen birası akşamüstü şampanyası işte canınız ne istiyorsa için. 

biz yemek için yan kasabaya komotiniye gittik. stelyo sağolsun, bize makarnaları füme uskumruları ahtapotu aynı anda getirip, gözün doydun der gibi bıraktı gitti. şaka şaka ekmeği bile kızartıp getirdi, benim çok açım nidalarıma aldırmadan:)))) 

yedik içtik döndük. 

yunana gidin, anacım. yiyin için yürüyün, sonra istanbula dönünce yazın, yazın ki biz de gitmek için tekrar istek duyalım. 

hadi ben filmime devam edeyim, siz okurken. sonra alayım yorumlarınızı. 


yazılacaklar, okunacaklar, izlenenler...

13 Eylül 2019 Cuma
instagram çıktı çıkalı bloglar atıl kaldı. hatta judy bu yüzden blogunu instagrama taşıdı, iyi de yaptı. ben hala burada klavye tıkırdatmaya devam ediyorum çünkü sık yazamasam da seviyorum burayı. 

geçen hafta sonu evden tek bir kez o da cumartesi günü su ve dondurma almak için çıktım! bütün gün en yumuşak pijamalarım ve belgraddan aldığım yumuşacık sabahlık ile dolandım durdum; dizi izledim, öğle uykusu uyudum, basit ve leziz yemekler ile karnımı doyurup bolca nane çayı içtim. pazartesi sabah sanki yürümüyordum da hafiften yaylanıyordum. öyle bir dinlenmek öyle bir dinlenmek ki; trafik yok koşturma yok konuşma yok yok yok yok. tavsiye ederim. ben haziran ayından bu yana hep bir şeylerin içindeydim, seyahat bayram vs vb ama geçen hafta sonu fişi çektim. iyi de yaptım. 

film izlemek, dizi izlemek sezon sezon dizileri bitirmek son zamanlarda edindiğim hobi. eskiden netflixin yüzüne bile bakmazdım ki ortak aboneliğimiz bir kaç yıldır var. yeni yeni sardım. 

geçen gün contemporary 
dedikodu yaptık 

fotoğrafı da hasan abinin sevgili eşi ayşe hanım çekti 
açılışına gittim. bu sene öyle herkese selfie çektirecek ''çarpıcı'' bir eser yoktu. bunu yeni küratöre bağlayanlar var. geçen sene fuarda olup bu sene olmayan en az bir kaç galeri vardı. kim bilir belki işleri kabul görmeyenler en ''çarpıcı'' işlere sahiplerdi. 

senenin bu zamanı tanıdık yüzler görmek için contemporary ve bienal var. hele ön gösterim! en az ünlü bendim:))) istanbulun en ünlü avukatlarından biriyle tanıştık, garip olan benimle tanışan herkesin '' bir yerden tanıyacağım ama..'' diye söze girmesi. benzerim mi var lan bu şehirde benim tanımadığım. 

erdil ( yaşaroğlu ) kalabalıktan şikayet ediyordu. kalabalıktan şikayet eden başka dizi oyuncusu az ünlüler de olmuş, erdil modern satannatn anlayan ve sergi açan, eser sahibi bir insan, belki rahat gezemediğinden benimle sohbet ederken yanlış gün mü geldik, acaba? deyip espriyle kapattı konuyu da o az ünlü dizi oyuncuları burnu büyüklük yapıyorlar. istiyorlar ki herkes onların etrafında dönsün. eh belki tanımadı bile kimse:) ondan delirmiş olabilir az ünlü oyuncumsu. vallaha modern sanat almak için henüz yeterli bütçem yok ama ben oraya eğlenmeye yeni ne var diye görmeye gidiyorum. kimsenin de haddi değil aaaaa alacaklar gelsin caanım, diye boş boş böbürlenmeye. orada alıcıları zaten dışarıda jilet gibi takım elbiseleri ile şoförleri bekliyordu. o hanım kızımız sanırım ancak taksi aramıştır çıkınca. 

vis a vis son zamanlarda izleyip 3 sezonu da bitirdiğim ispanyol hapishane dizisi. 1. sezon çok iyiydi, ikinci ve üçüncü sezonu yakışıklı ispanyol oyuncu roberto enriquez için izledim. bu nasıl bir yakışıklılıktır! ispanya bileti baktım tabii ki diziyi izlerken canım tapas istedi, cava istedi, salsa sos istedi estepaya gitmek istedi istedi de istedi. 

ben fransaya geçemeden daha avrupada hep ispanya portekiz tarafını gezeceğim, sanırım. her paris aklıma geldiğinde ya paris orada duruyor bi barselona oradan girona valensia yap diyor iç sesim. ya işte böyle. emekli olunca tek yön bilet alayım bari paris'e de oradan geze geze geçeyim ispanyaya. almanya falan beklesin, tabii. 

işte böyle; elimde okunmamış onlarca kitap, izlenecek bir kaç film, gidilecek iyi bir iki restoran ve galeri bir de düğün var. yok, ben evlenmiyorum; ev arkadaşım ( kardeşim) evleniyor. hadi bakalım, şehre eylül geldi. 

serinleyelim biraz, yiyelim içelim eğlenelim, gençleri evlendirelim, sonra ben seneyi bir seyahat ile kapatayım. aklımda deniz kenarı, az insanlı, bol yemekli bir yer var adı yok hayali var sadece. 

kahve demleyeyim ben ve yarı bırakıp bu yazıyı yazdığım ''un prophete'' filmine döneyim. 




bodrum notları

17 Ağustos 2019 Cumartesi
kos kalimnos blog yazılarını okurken kendi yazımla karşılaşıp okuduğumda bayramda gelmeyin, diye uyardığımı gördüm ve kendi uyarısına kulak asmamış/unutmuş biri olarak sıcak tepemde yine kos için gümrük sırasındaydım! dönüşte önce kaptana sonra canan'a ya ben bayramda bir yere gitmek istersem dövün beni ya, şu anı anımsatın, dedim ama her ikisi de güldü bişey demedi.  

demem o ki böyle tatillerde evde oturmak daha iyi gibi o yüzden ben de bu yola sen çıktın şimdi hiçç sızlanmadan sıraya gir, kosa git oradan başka adaya kaç dedim kendi kendime, kulağımı dışarıya cüzdanımı duty free alışverişine kapatıp, hemen kaptan köşküne çıktım, hiç inmedim aşağı. önce kos sonra nisiros hayalleri yer yok diye suya düşünce kalimnos. 

kalimnos her daim yer bulunabilecek bir ada nisiros ve lipsi kadar küçük değil çünkü. canım lipsi'ye bile gidemedim, yer bulamam kaygısından. kalimnos bildiğim bir ada, merkez köy sıcak masuri koyuna geçin. la playa restaurant barın plajı ücretsiz, içkiler 5-10 euro civarında. işletmeciler düzgün. otelinin de manzarası harika, aslında kalimnosun en güzel yeri masuri koyu diyeceğim de lafı uzatıyorum işte. 

kos kalimnos 16 euro bu sezonda, canım dedakonisos dolaşıyor adaları. saatleri takip edin ama. 

kalimnosta deniz ürünü yemek için koylara gidin. limanda ben iki denemede de başarısız oldum, ilki lastik gibi bir kalamar öteki makarnası ayrı pişmiş karidesi ayrı bir makarnaydı onu da bıraktım, kalktım. 

yemek için maria'nın yeri var ermous koyunda. deniz kenarında değil, yol kenarında. orası çok daha iyi. 

deniz ürünü demişken kos'ta kapanış yemeğini yorgo'da yaptık ve geçen dört senede yorgo'nun mutfağını haklı olarak ( adamın bütün müşterisi türkler desem olacak, en azından yazın)  türkiyelilerin damak tadına uydurduğunu gördüm. yunanda hiç bir yerde bu kadar yumuşak bir ahtapot yemezsiniz, ahtapot biraz serttir çiğnersiniz ve şanslıysanız denizin tadını kokusunu alırsanız, lipsi'deki amcanın ızgarasında yediğim gibi. bizimkiler ''lokum gibi'' sevdiğinden yorgo da pişirmiş pişirmiş yumuşacık olmuş işte. makarna da öyle üstüne kocaman jumbo karidesler koymaya başlamış ki ben ilk sene yediğimde daha küçüktü karidesler ama daha çok nüfuz etmişti tadı makarnaya. ha bir de o karışık balık tabağı tam bir bizim tabaktı yani kocaman bir kayık içinde balıktan patates kızartmasına karışık ve evet hepinizin aklına gelen espriyi biz de yaptık. 

yunanda her şeyin yanına patates konmaz.  neyse, bütün masalar türkiyeli idi, herkes peynir kızartması ile başlayıp karışık meze tabağı ve ahtapot ve kalamar yiyordu. üstüne de ''bayram tatlınız yok mu?'' dedi yan masadaki emekli teyzeler, yan taraftan sanırım baklava alıp geldiler. kos böyle, çok da yunana gitmiş sayılmıyor insan artık orada. 

biraz plansız çıktım ben bodrum kos kaimnos derken epeyi gezdim. bodrumda gümüşlük favorim biliyorsunuz. akademide kaldım bir gece ve o manzara için bir daha giderim. gümüşlük akademisi latife'nin emekle büyüttüğü bir yer. kalınca bir değişim yaşıyorsunuz, topraktan  düşünmekten kitaptan üretimden neyi nasıl yapacağınıza kadar kafanız açılıyor. gidin, tanışın kalın. yer için müsaitlik durumunu sormadan gitmeyin, lütfen. 

bodrum, biraz bildiğiniz gibi her sene daha pahalı oluyor gibi. gümüşlük köyünde kurulan pazar çok keyifli. özellikle sabah erken saatte her şey taze iken. bu sıcakta biz bile öğleden sonra buruşuyoruz ayol:)))) 

yalıkavak ve turgurteis marinaları gezilecek yerler benim için, süper manzara, macrocenterlar ve dahası. gidiyorum geziyorum ufak tefek alışveriş yapıyor sonra koşa gölgeye kaçıp öğle uykusuna uyuyorum. 

bu tatil öyle keşif duygusu tatili değildi. bilakis tanıdık bildik yerler. çantamı attım mesela bir de üç gün sonra topladım. öyle bir rahatlık bodrumda. 

işte böyle, deniz ürünlü gyroslu, koslu kalimnoslu, kaptan köşklü, hostelli, yürümeli, denize girmeli, yunan biralarını devirmeli bir tatil yaptım, döndüm. kendimi de yıkayacak bir makina olsa diye düşüne düşüne bütün valizi yıkadım. evde bişey yoktu gelirken iki üç biber iki üç domates biraz kıyma alıp geldim ve bir makarna yaptım; yıkılıyor! 

:))) istanbuldan günaydın. 

sezonda yerinizi ayırmadan bir yere gitmeyin. 
bodrumda bu sezonda bodrum mandalinası yeşil yeşil satılıyor, alın evde dilimleyip buzluğa atın, sonra cin tonik içerken buz diye onları atın. 
yalıkavak giysi pazarında ben almadım ama siz peştemal alın, kışın evde bodrum havası yaratın. 
bolca mythos için yunan adalarında. 

aaa siricos kafeyi nasıl unuturum! bu kafe kalimnosta limanın tam karşısında; kos kalimnos yolculuğu bir saat sürüyor. bu kafede soluklanın katerina var garson kız, atinada yaşıyormuş kışın yazın buradaymış, nefis kahveler, sıkma portakal suları, yoğurt - bal- fındık gibi seçenekleri ile bütün gün oturup geleni geçeni izleyebilirsiniz. biralar 4 euro, yoğurt 3 euro, minik pizza 5 euro. pek güzel kafe müzikleri çalışanları ile.