ne hafta ama!

19 Şubat 2020 Çarşamba
nereden başlasam nasıl anlatsam... cuma gecesi evde vakit geçirip erkenden uyudum; ki zaten ben 11 deyince uyuyan biriyim.  

cumartesi sabahı erkenden (8.40) ama dinlenmiş olarak uyanınca, kahve içtikten sonra evi süpürüp toparladım. 10.30 civarında hiç gereği yokken aslında ay bir su alırım iki parça kaburga bir kuru pişiririm hem de bir hava alayım diye çıktıktan 1 saat sonra eve döndüğümde cüzdanımı kaybetmiştim! 


of of of!... o anda hemen ilk iş banka kartımı kullanıma kapattım, evden çıkıp yokuşu hızla bir daha çıktım düşürdüm belki diye.. bulma ümidiyle. YOK. 

giden gitti. 10 dakika yürüme mesafesinde profilo avm ile şok market arası ne olduysa olmuştu. ulan, 30 yıldır istanbula gelir giderim, son 6 yıldır burada yaşıyorum, gecenin bilme kaçında eve geldiğim de oldu sabahın köründe istiklal caddesini turladığım da. hiçbirinde cüzdanımı kaybetmedim de sabah sabah gayet dinç ve zinde iken offf offff 

kayıp çok can sıkıcı bişey. kesin olan bu. yalnız ben başka bişey önereceğim. 

yurt dışına çıktığımda kendimce bulduğum bir pasaportu ayrı yere parayı ayrı yere koyarak biri giderse diğeri gitmesin, önlemim burada da işe yaradı. hüviyetim bende ama 255 lira gitti:( 

memur kimliğim spor salonu kimliğim gibi birincil önceliği olmayan kimliklerim gitti. cüzdanım da desa idi:) yani, demem o ki kuru fasulye bana 500 kağıda mal oldu. 

siz siz olun paranızı ve bütün kıymetli kimliklerinizi aynı yerde taşımayın. iki ayrı cüzdan ya da neyse işte iki ayrı zarfa bile koyabilirsiniz. bir de neye üzüldüm, biliyor musunuz? 25 yıl önceki bir vesikalık fotoğrafım vardı cüzdanda, o da gitti. 

cüzdanımı bulan eden olursa profilo amv  danışmaya, avm içindeki migros müşteri hizmetlerine ya da buradan, olmadı 10 binlerce kişiye ulaşan twitimden bana ulaşıp verirse çok sevineceğim. 

hadi bakalım. bu hafta yarıya kadar hep aksiliklerle geçti, öbür yarısında gülmek istiyorum. 

günaydın 

okuduklarım, izlediklerim ve dahası

19 Ocak 2020 Pazar
haldun dormen'in anılarını okumak istanbul sanat yaşamının ve tiyatro dünyasının arka bahçesinde gezinmek gibi bir şey. yaklaşık 700 sayfa! tuğla boyutuyla ancak evde okunuyor anacım bu yanıma alayım seyahate gideyim desen çantanı taşıyamazsın. çocukluğundan ailesinden başlamış anlatmaya dormen, vay be dedim ben o zamanları okurken; bayağı zengin bir ailenin çocuğu dormen, ayşe arman ne şanslı kadınsın, sen! diye de geçti içimden. yky yayınlarından çıkan kitabın 38 lira etiket fiyatı var. 

*** 

kurumsal hayatta ilk 100 gün: bu kitap benim okuma tarzımın ve iş yaşamımın tam tersi bir dünyayı anlatıyor. ben 30 yıldır kamuda çalışıyorum. özel sektör deneyimim hiç olmadı. kitabı hediye aldım. spordan çıkmış biraz soluklanayım, dediğim bir mekanda lansmanına denk geldim. yazarı ile tanıştım, 40 yaşlarında alper girgin; başka kitabı var mı bilmiyorum ama lansmanda epeyi heyecanlı olduğunu gözlemledim. ailesi de destek için yanındaydı. fazla kalmadım ben, bir kahve içip kitabı çantama atıp, eve koştum:) 

*** 

tolstoy ve dostoyevskiler sevgili canan'ın hediyeleri. çevirileri yapan da kardeşi:)))) böyle de bir entelektüel çevrem var. 

*** 

izlediklerimin hepsini yazsam yazı çok uzar. en iyisi son aklımda kalanları yazayım. 

*** 

grace and frankie; bu diziyi yorgunluk atmak, kafa dağıtmak için izliyorum. bir de biliyorsunuz jane fonda bizim ilk gençliğimizin bir figürü. severim kendisini şimdilerde aktivist olarak da gayet güzel eylemlere imza atmakta. izleyin, seveceksiniz. 

eye for an eye: ispanyol filmlerini biraz da günlük ispanyolca aklımda kalsın diye izliyorum. bu film dram, izlemesi biraz zor. duygusal biriyseniz ya da hamileyseniz, önermem. 

live twice, low once: yine ispanya yapımı bir dram. alzheimer hastası bir yakınınız varsa film size çok şey anlatabilir. değilse de alzheimerlı biriyle yaşamanın nasıl olacağını görebilirsiniz. yürek acıtıcı bir film. 

the bonfire of destiny; gerçek bir olaydan yola çıkmış bu dizi fransız yapımı. 
orijinal adı: la bazar de la charite: 1897 paris, günlük yaşam, alt tabaka ve zenginlerin onlara nasıl davrandığı gibi günlük yaşam tarihini merak ediyorsanız, izleyin. 

*** 

şimdilik bu kadar film kitap, yeter. 

*** 

film izlerken 
*** 
her şey canımız sıkılmasın, diye. niye? çünkü canım sıkılınca çantamı sırtıma takıp hindistana kadar yürüyebilirim! otuzlu yaşlarımda çok canım sıkılırdı. kendimi çok didiklerdim, çok gezerdim. o zamanlar hemen hemen bütün sahillerini gezdiğim dönem türkiyenin. şimdi kendimi didiklemiyorum, uzun yıllardan beri. değişiyor, dönüşüyor, olgunlaşıyor, yaşlanıyor ve yeni gelen güne ve koşullara göre kendimi ayarlıyorum. türkiye sahilleri benim gezdiğim 2000 li yıllara göre artık çok beton çok kalabalık. son 10 yılda yunan ve ispanya sahillerini gezmek daha zevkli ve lezzetli:))) yemekten hiç bahsetmedim, değil mi bu yazıda. o da sonraki yazıya kalsın. 

hadi ben film izlemeye sonra spora sonra da pazara. 

pazar günü çok farklı bir şey yok ise programım bu; hafif bir kahvaltı akabinde spor oradan çıkınca yolumun üstündeki semt pazarından alışveriş ve ev. pazar günleri bu rutin iyi; dinlendirici. 



oscar toto

14 Ocak 2020 Salı
bu aralar çok film izliyorum. eve ayda bir temizliğe yardımcı gelince, kış soğuk fırtına olunca, kanepede geçirilen vakit daha keyifli gelmeye başlayınca, istanbul biraz tatsız tuzsuz olunca... gibi gibi bir çok sebep bir araya gelince film, dizi kültürüm epeyi gelişip okuma halim ise yaya kaldı, açıkçası. çünkü, izlemek okumaktan kolay. evde alınmış okunmayı bekleyen minik bir kitaptan dağ var. olsun, okurum. şimdi film dizi izlemek hoşuma gidiyor. 

*** 

en iyi erkek oyuncu; Joaquin Phoenix 

tartışmasız phoenix alır diye düşünüyorum. çok iyi bir oyunculuktu izlediğim. değişimi mimiklerine yansıtması, annesini öldürdükten sonraki hali / dansı, her şey çok iyiydi. 

en iyi kadın oyuncu: Charlize Theron  biraz politik doğruculuk adına ve haklı olarak theron alır diye düşünüyorum ödülü. 

ara not: scarlett johansson'ın oynadığı filme onun oyunculuğundan bağımsız, konudan sıkılan ( evlilik demek sorun demek zaten benim gözümde)   biri olarak yarım saat izleyebildiğimi yazmadan geçmeyeyim



en iyi yardımcı erkek  oyuncu;  Anthony Hopkins: The Two Popes  geçmişleri karanlık 
(nazi iddiaları olan bir papa ve diğeri de işbirlikçi muhbir ) iki adamı bu kadar iyi oynamaları, neredeyse sempati duygusu uyandırmaları hakikaten çok iyiydi. pizza yedikleri sahne  muazzam etkileyiciydi (canım pizza istemişti) anthony hopkins zaten iyi oyuncuydu burada artık zirveye çaktı ismini büyük usta. 


ara not: üzgünüm al pacino. the irisman iyi filmdi güzel filmdi ama nedense o zamanı ve o sendikacıyı bilmeden / okumadan izlemeye başlamak ilk bir saat kadar yahu neler oluyor, diye düşündürüyordu. yönetmen biz biliyoruz gibi başlamış filme; filmi durdurdum açtım okudum biraz gözümü spoilerlardan kaçıra kaçıra. sonra tamam budur, deyip izlemeye devam ettim. 

en iyi film; joker 

ara not: netflix fimlerine en iyi film ödülü vereceğini düşünmüyorum akademinin. en azından bu sene. 


benim değerlendirmem bu kadar. sinema yazarı değilim böyle bir eğitim almadım. izlediğim filmleri başrol ve yardımcıları ile değerlendirdim. hadi bakalım. oscar günü bakarım kaçta kaç tutturduğuma. 

*** 

günlük hayat. seyahatten döndüm. ev / iş  derken yaklaşık iki senedir sonucunu beklediğim bir olay lehime sonuçlandı; çok sevindim! peş peşe kutlama yemekleri yedim:) önce kardeşimle risotto & şarap sonra zaferimizi kutlamak için avukatımla ocak başı. 

2020 çok iyi geldi. daha da iyi devam edeceğine inancım tam. düzenli olmasa da spora gidiyor, arkadaşlarımla buluşuyor, nefis yemekler yiyip, bol kahkahalı sohbetler ediyoruz. yeni seyahat rotası oluşturmaya çalışıyorum, kafamda. bodrum ve akyaka yine seçenekler arasında; bir bahar turunda ikisine de yer verebilirim. temmuz ayında doğum günümde kendime nereyi hediye etsem, diye düşünmekteyim. deniz, güneş ama az biraz da serinlik olan deniz ile aramda yol ve bina olmayan ( hep lipsi geliyor aklıma) bol ışıklı bol balıklı eğlenceli bir yer. eh 47 yaşa yakışır, değil mi? 

*** 

hala haldun dormen'in anılar kitabını okuyorum. tuğla gibi maşallah! oku oku bitmiyor. ama haldun dormen hakikaten enteresan adammış. 

*** 

işte böyle, hadi ben bir kahve içmeye 

boşuna ''almanya acı vatan'' diye film çekmemişler; alamanya yazısı geldi

7 Ocak 2020 Salı
gelin size biraz almanya anlatayım. daha önce de defalarca yazdığım gibi ben sadece bir bilet alıyor ve yola çıkıyorum. bu bana istediğim yerde kalma özgürlüğünün yanında sürprizlere açık bir seyahat şansı sunduğu gibi zaman zaman yer ararken yorulduğum da oluyor. eh onu da bir bira ile atıyorum, sorun değil. bu iyi bir şey çünkü eğer ben almanyaya gitmeden o generator hostel denen çalışanlarının lanet olduğu (ki odalar da öyledir muhtemelen, kötü insanların iyi yer işlettiğine hiç denk gelmedim, ama iyi insanlar vasat yerleri bile güzelleştirir) yere ben ay merkezde deyip para yatırmış olsaydım, muhtemelen ilk kavgamı onlarla etmiş olurdum. niye mi? niye olacak, ulan nakit para kabul etmiyorlar, e internet şifresini ver kartımı alışverişe açayım diyorsun, ödeme yapmadan vermem, diyor! uzatmayayım, hostel mantığı ve kültürü ile işletilmiyor bu generator, zaten böyle devasa hostel mi olur yav! geçelim. kalmadım. 

hamburg biletini alırken bir kaç gün hambur bir kaç gün de bremen diye kabataslak plan yapıp çıktım evden, çariçe mantom ile:) iyi ki bunu giymişim; hamburg çok soğuk ve çok sert bir şehir. her iki tanımı da gerçek manalarında kullanıyorum. 

neyse, hosteller pahalı, oteller daha pahalı elbette, otel resepsiyonistleri ya afgan ya türk, hamburg bir göçmen şehri. buldum bir boktan otel. attım çantayı, gezdim turistik yerleri. sabaha da balık market, sonra bir alman arkadaş edindim. ama bu hamburgu sevmeme yetmezdi. hemen öğleden sonra bindim otobüse doğru bremen. 

*** 

bremen küçücük turistik kırmızı tuğlalı binaları ile sevimli bir şehir. ama handanın hostel arama macerası devam ediyor. ilk girdiğim hostel tren istasyonu yakınında adını bir yazmayacağım bir hostel. bir kurallar silsilesi bir kurallar, sanki askerliğe geldim hostele. burada da fiyatlar yüksek, garip bir kurallar zinciri derken, bir ara toparlandım tam kalacakken yok ya ben sizden hoşlanmadım ( yani hostelden, kızcağızın bir suçu yoktu) deyip kayıt kağıdını yırttım, hızla çıktım oradan. sonradan başka bir blogda gördüm; sadece ortak salonda internet varmış, o da gece 1 de kapanıyormuş. haaa buradaki en büyük sorun yatak çarşaf vs paralı olmasıydı. avrupada hatırı sayılır sayıda şehir ve dahi köy gördüm, böyle bir şey görmedim! ele gitsin. 

*** 

sonra sağolsun kısacık saçlı bir kadın bana dobben sokağı dedi. hosteli buldum. son gün eğer gece o sarı çıyan görevli petekleri buz gibi kapatmasa buradan övgüyle bahsedecek, tavsiye edecektim. ama yok o sarı sakalına sıçtığım görevli kapatmış doğalgazı defolup gitmiş. tabii sabah bunu bir başka gelen görevliye söyledim. son gecenin parasını geri aldım ama sinirim geçmedi arkadaş! 

*** 

almanyaya gitmeyin, almanyaya gidecekseniz hamburga gitmeyin, yok ben almanyaya hem de hamburga gideceğim derseniz noel zamanı gitmeyin. 

*** 

bremen rahatlıkla yürüyüp gezilecek bir şehir. ben iyisini bulamadım ama iyi hostel de vardır mutlaka. ama iyi restoran ve kahvelerini buldum; bolca sıcak şarap içip yine bolca döner ve sosis yiyip yürüdüm yürüdüm yürüdüm. 

*** 

ben bu yaştan sonra ne almanyada yaşarım ne de şu nisandaki berlin biletinden sonra almanyaya gitmeyi düşünürüm. 

*** 

yaşayabileceğim ülkelerin sıralaması; yunanistan, ispanya, 

*** 

seyahate gidip geldikten sonra herkes ya nasıl bu kadar geziyorsun, sorusundan sonra bir de bileti kaça aldın, diyor. sanki bir tek bilet parasıyla bitiyor her şey. gariptir ki bizim insanımız iki şeye odaklı; bileti kaça aldın / bileti ne zaman aldın? yahu bir kaç hafta önce aldım, ne var yani. hostelde kalıp çok lüks restoran ve meydandaki kafelerden kaçarsan sen de gezebilirsin. ama yok hep bir '' nasıl geziyorsun böyle çok'' sorusu var zihinlerde, aslında alttan alta neyse bu yazıda yazmayacağım o kadınlık halleri yorumunu. o başka bir yazının konusu. 

*** 

yalnız dönüş uçuşum harikaydı! pasaport polisinin bütün garip davranışlarını atlatıp ( pasaportumu sayfa sayfa incelemesi uzun uzunnnn gibi) uçağa bindim. öncesinde akyakadan bir çift ile tanışmış laflamıştım. masadan masaya ışıklı meyve gönderilen gazinolar gibi ben de onlara buzlu buzlu içki yolladım:)))) 3 saat keyifli keyifli içkilerimizi yudumlayıp, indik istanbula. hamburg havaalanı eh işte diyebileceğim bir alan. bugüne kadar gezdiğim yerlerde en keyifli havalimanı bajaras havalimanı (madrid) idi. çalışanlar neşeliydi güler yüzlüydü, makyaj yapalım size, deyip davet etmişler makyaj yaparken de elime bir içki tutuşturmuşlardı. sonra uçaktaki görevliler de çok iyi çıkmıştı, o uçuşta. hostesler bildiğin bar açmışlardı bana, neyse şirketin adını yine de yazmayayım. 

en kötü havaalanı ise açık ara belgrad havaalanı idi. şişli etfalin bekleme salonu gibi sıkıcı basık bir salonda beklemiştik. ay aklıma geldi, sinir oldum yine. şehir o kadar güzel ve ışıklı iken uçağa binmek bir eziyete dönüşünce seyahat aklınızda çok iyi kalmayabiliyor. 

*** 

işte böyle, alman pasaport polisi garip bir şekilde psikolojik olarak üstünlük sağlamaya çalışıyor, daha ülkeye girerken de ''neden geldin'' diye sormuştu, polis. travel, dedim ne diyeceğim. 

*** 

anlamak ile kabullenmek başka şeyler. almanyanın kuralcılığını anlıyorum, bu kadar göçmeni kabul edip en altlarda çalıştırırken zapturapt altına almanın tek yolu bu. bana uymadı ayrı konu. 

****

ben ispanyol sıcaklığını, yunan rahatlığını seven bir kadınım. 

***

seyahat güzel şey. bütün bunları nerede tecrübe edecektim yoksa ben. 2023 yılında 50 yaşıma gireceğim. o sene kendime bir lüks gemi turu hediye edeceğim doğum günümde. şimdiden öyle bir karar aldım, hem de böyle üst kamaralarda ( alt kamaralar daha ucuz ya ben lüks alıcam) eh elli sene dolu dolu yaşamış olmamın verdiği hazzı 50 ye de taşımanın bir başlangıcı olmalı, değil mi? 

işte böyle seyahat planları ve hayalleri, bolca film ve dizi izlemeli, yemek yemeli, içki içmeli, yaşamalı yaşamalı yaşamalıyız. 


***

başka bir sürü şey var yazacak aklımda ama çok uzun oldu bu yazı. ben bir yemeğe çıkayım, siz okuyun.