ısrarla tavsiye; ''hesap lütfen'' bir vedat milor söyleşisi (1)

26 Mayıs 2021 Çarşamba

 son zamanlarda okurken bu kadar çok eğlendiğim ve kafamı açan bir kitap olmamıştı. öyle ki daha hemen hemen kitabın ortalarındayken (126. sayfadayım) bir kadeh viski koyup kafamdakileri ve aldığım notları paylaşmak için klavyeyi  tıkırdatmaya başladım. 

uzun yıllardır okuyorum ben milor'u; kendisinin de bahsettiği milliyet zamanlarından beri. hatta o zamanlar umarım ki gülümseyerek karşılayacaktır (yazıyı okursa) bir değerlendirme kriteri olarak '' dışı kıtır içi sulu'' tabirini sık kullanması ile ilgili mavra bile çevirmiştim o zaman yazdığım kimi yazılarda. 

çok not aldım kitabı okurken, çok yerde evet ya işte tam da bunu biz bazen onlarca cümle ile anlatmaya çalışıyoruz ama anlatamıyoruz ya da hiç böyle düşünmemiştim dedim. her iki duygu da paha biçilemez, biri yalnız olmadığımı fark etmek öteki hiç bilmediğim bir düşünce tarzıyla tanışmak. 

çok katmanlı bir kitap; hayat, seçimler, davranışlar, şans, doğduğumuz coğrafya... ve dahası bir çok yönüyle ele alınmış. söyleşiyi yapan nurhak kaya gayet başarılı bir iş çıkarmış doğru sorularla. 

gelelim kitaba ve benim yazıda bahsederim diye aldığım notlara; 

* ilk aldığım not sayfa kenarlarında olan kutucuklara ( orijinal bir adı varsa bile ben bilmiyorum) dair oldu. onlar evvela dikkatimi dağıttı ama sonra ya alıştım ya da yok saydım, takılmadım ve okumadım içlerini. çünkü tekrar edilen cümleler olduğunu gördüm. 

* kitaptan, sayfa; 26 ''belki yeterli özgüveni taşımadığımızdan, başkalarının özel alanlarına müdahil olmayı ve kendi üstünlüklerimizi başkalarının zayıflıkları üzerinden göstermeyi iyilik zannediyoruz.'' 

üstüne söylenecek çok şey yok bu cümlenin; etrafımızda böyle çok insan var. bir benzer tanım yıllar önce ekşi sözlük'te ''şikayet eder gibi görünüp övünmek'' başlığında gayet güzel anlatılmıştı. her iki anlatımda da aslolan kişilerin kendi hayatlarında olan sorunları bırak çözmeyi kabul etmekten bile uzak olduklarından hep karşı tarafa ellerindeki güç ile haddini bildirme peşinde olanlar. çok var bunlardan çok, kaçalım, kaçın:) 

yeme içme sektörüne dair çok çarpıcı açıklamalar var sayfa 66'da; gazete yazılarında doğal olarak açık açık yazamadığı  bir çok şeyi kitap için konuşmanın özgürlüğüyle söylemiş milor. ben yazmayayım, siz merak ederseniz okursunuz. az çok yeme içme işleri ile ilgileniyor, bu konuda okuyor ve o zamanlar televizyonda milor'un programını izlediyseniz zaten programın bitme sebebini falan anımsayacaksınız:) ne gizemli yazdım ama:) 

twitter'da bazan meydan savaşları oluyor! çocuklu ailelerin plaj/sinema/avm kısacası kamusal alan halleri ile çocuksuz olanların buna tahammül sınırı üzerine. kazananı yok henüz savaşların ama epeyi sert çatışmalar yaşanıyor. ben çocuksuz taraftayım da neyse ki fenomen olmadığımdan henüz linç edilmedim; yazın bodrum uçağı çocuklu / çocuksuz diye ayrılsa ne güzel olur, falan diye yazdığım halde! çocuklu arkadaşlarım bile koruyor beni zaman zaman ''benim oğlan/kız çok yaramaz handan, haklısın'' diye. hah işte kitapta sayfa 70'te ''yaramaz türk çocuğu'' konusunu öyle güzel anlatmış ki milor, okuyun. neden bizim çocuklarımız hep bağırıp çağırıp masada düzgünce yemek yiyemiyor, ağlıyor vs hepsinin cevabını ve ne yapmanız gerektiğini de geniş bir çerçeveden anlatmış. 

yine kitaptan bir alıntı yapayım; '' insan bıktığı an hatadan hataya koşar.' sayfa 93. fiyuvvv diye diye okuduğum bölümlerden biri daha; gerçekten iş yaşamımızda, ilişkilerimizde yaşadıklarımızdan bıkıp da son veremediğimiz zaman (her şeye her an son verme gücümüz yok ne yazık ki) hatalar silsilesi başlıyor. bu kitabı geçen sene okusaydım, hayatım üzerine daha radikal kararları daha erken alırdım. o kadar  etkilendim ki bu tespitten. 

parça parça aklımda kalanlarla bitireyim yazıyı; gazete okumak benim en büyük zevklerimden biri. eskiden cepten okumazken bir deste gazete alır eve gelir ya da semt pastahanesine gider ve hepsini okurdum. okumadan paylaşmazdım kimseyle ancak okuduktan sonra hepsini bırakır kalkardım. hala daha pek basın kalmamış ise de ben sabahları 20 dakika medya turu yapıyorum; hürriyet'ten savaş özbey ve onur baştürk'ü ( diğerlerine tahammülüm yok) milliyet'ten mehmet tez ve asu maro'yu, habertürk'ten oray eğin'i, cuma günleri t24 sitesinden tuğrul eryılmaz'ı

( dedikoduya bayıldığımı biliyorsunuz) bianet'in başlıklarını, bbc türkçe, bbc ingilizce sitesini ( translate yardımıyla) okuyorum. bundan da büyük zevk alıyorum. sonra gün içinde zaten hep ekşi ve twitter açık oluyor, gündemi oradan takip ediyorum. gazete okumak güzel şey, yanlı dahi olsalar memleketin gündemini tersten takip etmeyi bile sağlıyorlar. mesela ismi lazım değil bir medya grubunu sadece ne diyorlarsa tersini düşünmek için kullanabiliyoruz:) adını yazdırmayın bana:) 

kitaptan; ''gerçekte nelerden zevk aldığınızı bilirseniz hayatın ağırlıklarının giderek hafiflediğini bizzat görecek ve daha huzurlu hissedeceksiniz.'' sayfa 31 

yukarıdaki gazete okumak gibi mesela seyahatlerimde yalnız olmayı çok seviyorum ben. birileriyle plan yapmak, onlara uymak seneler önce deneyimlediğim ama pek zevk almayınca vazgeçtiğim bir şey. olmuyor, zaten iş ve aile hayatımızda bir çok şeyi ortak yapmak yani aslında  ''katlanmak ve idare etmek'' zorundayız. tatillerde kimseyle asgari müşterekte buluşmak, kimseye katlanmak ve kimseyi idare etmek istemiyorum. bu satırları okuyan bir kaç yakın arkadaşım bıyık altında gülecekler biliyorum. ne var, aklınızdan geçeni biliyorum ve açıkçası korkuyorum da:)))) oldu mu? 


son bir iki not ile bitireyim dedikçe uzuyor yazı, hadi iki parmak viski daha...

devam edecek 





halston, ulan insanlar ne hayatlar yaşıyor!

17 Mayıs 2021 Pazartesi


:)) kahvaltı yaptıktan sonra böyle dönüp bahçeyi izliyor:))) 


günü güne satıp bir türlü yazmıyorum! vira bismillah deyip başladım. en son izlediğimden başlayayım; 

kızıl handan! 

* halston: insanlar ne hayatlar yaşıyor!? diye diye izledim dün akşam yokluktan '' yav bu halston da kimmiş hiç duymadım adını'' nidalarıyla! sonra zaten 5 bölüm, 4. bölümün yarısında uykum geldi, kapattım, sabah laptopu yatağıma taşıyıp finalini izledim. halston gerçek bir karakter ve onu bütün gerçekliği ile ewan mcgregor oynamış. bizim oyuncularımızın ya da oyuncu diye geçinen tayfanın gidip kapısında yatıp ders alması gereken bir adam! dizide tanıdığım tek karakter liza minelli. liza, hep aynı saç ve tarzı ile kafamda yer etmiş, hala da öyle. dizi diyordum, ulan insanlar ne hayatlar yaşıyorlar diye diye izledim ben sıkıcı hayatımın ahahha kendimce heyecanlı olduğunu düşündüğüm anlar halston'un sigarasının külünü yere silktiği zamanlar kadar heyecanlı işte:))))) 

ben yaşam tecrübesi yüksek bir insanım; yatılı okul, memleketin en uç noktasında başlayıp istanbulda biten çalışma hayatı, 30 küsur sene yüzlerce iş arkadaşı onlarca bakan ve müdür ve gerçekten 500'ü aşkın köy gezisi muazzam bir tecrübe sağladı bana. bir insanın yürüyüşünden cebindeki parasını, kocasından/karısından bahsederken kullandığı sözcüklerden ve tarzından mutlu olup olmadığını, bir insanın ne derken ne demek istediğini çoğu zaman ilk 2 dakikada anlarım. hatta size şunu anlatayım; ''bir kadının yürüyüşünden orgazm olup olmadığını, buna mukabil yeterince mutlu ve tatminkar bir cinsel ve dolayııyla normal hayat yaşayıp yaşamadığını  anlarım dediğim,  uzun yıllar beraber çalıştığım kadın arkadaşlarım ile bir mahalle pizzacısında toplantı yaptıkları zaman tehlikeli bir karakter olmama rağmen artık istanbulda yaşıyor olmamın ve onları gözlemlemediğim gerçeğinin rahatlığı ile beni davet edip sorduklarında ve benim yine o '' edepsiz ve her zaman istediğini ve düşündüğünü söyleyen handanı çok beklemediklerinden''  bu lafı ettiğimde, espriye son noktayı '' vallaha ben ilk kalkıp yürüyüp gitmem'' diyen bir arkadaşım koymuştu noktayı:)))) evet, tatminli bir yürüyüş ile tatminsiz ''aşko'' haykırışlı bir kadın ayrımını bilirim ve yazarım.

sadece tr için de geçerli değil bu; yunanı da iyi bilirim ispanyolu da. neyse, demem o ki dizide de zaman zaman berbath ingilizcem ile gelecek cümleyi ben söyledim sesli ve  cümle geldi. yükseliş zamanlarını şimdi inişe geçecek dediğim anları da on ikiden vurarak anladım. çoğumuz normal hayatlar yaşayıp öleceğiz, ama bu bu hayatları izleyip vay be dememize engel değil. halston'un hayatını izleyin.

gelelim istanbula: tam olarak hissettiğim şu; sokak köpekleri gibiyim:))) vallahi bak, çıkıyorum yürüyorum yürüyorum sonra acıkınca bir yerden soğuk sandviç yapıyorlar '' ya hani açılmıştık biz ben kahvaltı yapmaya gelmiştim'' deyince şefkatle '' yok handan hanım, ama isterseniz size bir şeyler yaparız ekmek arası'' diyorlar:)))) maskem çenemde kahvaltı yapıyorum, kahvaltı yaparım diye gittiğim kurtuluş semtinden istiklal caddesine bir yürüyüş tuttururken!:))) 

the game, diye bir film izledim. sadece ve sadece sean penn ve michael douglas var diye. itiraf edeyim son 20 dakikasını izlemedim. çünkü artık adından hareketle ne olduğunu biliyordum. geçelim. boş zamanınız varsa izleyin. 


nasıl katlanıyorsunuz bu zamanlara, sorusu bütün sosyal medyada;

 sanatla katlanıyoruz canım, film ile, müzik ile, kitap ile

sporla katlanıyoruz canım; yoga ile nefes alıp vermek ile ve hakkını teslim edeyim bildiğim en iyisi çetin çetintaş. güne onunla başlıyorum ve süper gidiyor. 

yemek ile; evet, yemek, alışveriş, makarna, karides, antin kuntin kahvaltılar, karides, kuzu, köfte 

sosyal medya ile; twitter, blog, instagram, 

ha unuttum bir an ama şef ile katlanıyorum bu zamanlara! şef! saatlerce oynayıp sonra yorulup çimenlere ya da odamda deri koltuğa yatan şef ile. az silmedim pati izlerini. çok seviyorum şef'i öyle böyle değil. 

londra yanıyor; kitaplardan şu anda elimde olan bu. her sabah bitireceğim diye başlıyorum, yok bitiremiyorum. karakterleri tanımak uzun zamanımı aldı, zor bir kitap benim için ve fakat süper, zorlanmak yani. kitaplar bu zamanlara katlanmamı sağlıyor. 

londra yanıyor // peter ackyord // ben yky'den aldım, hala daha %50 indirimli, yazarla anlaşmaları bitmiş falan filan. iyi bir yazar ve umarım seneye bunu ingilizce okurum:))) 


işte böyle geçiyor hayat 




 


erguvan peşinde yürüyüşler, pandemi zamanı mekanlar semtler, ufak bir istanbul turu

2 Mayıs 2021 Pazar

 

en sevdiğim ağaç bu olabilir ya 
''erguvan peşinde'' koydum bu gezilerin adını
balmumcu başlangıç noktam 
yokuştan aşağı ortaköy 
en sevdiğim yürüyüş rotalarından biri 


ortaköy sokakları 
sevgili derya çekti fotoğrafları
hadi semt yazıları başlasın 

sabah saat 7.30 sokak sessiz bir tane hergele karga ortalığı birbirine katıyor sadece. klavye tıkırdatıyorum. niye? çünkü erken uyandım ve magazin sever biri olarak hürriyet'ten savaş özbey'in yazısını okurken kendi twitimi gördüm:)))) arnavutköy hakkında neden o kadar boş olduğunu kapanmaların had safhada hissedildiğini özetle yazmıştım. twiti basılı görmek güzel, nft de satılığa çıkarsam mı:))) ara ara istanbulda ne var ne yok yazıları yazıyorum zaten ama bu twit kafamda semtleri yazma fikrini güçlendirdi. tabii ki bildiğim yürüyerek gidip geldiğim eski hali ile şimdikinin ayrımını hemen  hemen günbegün görebildiğim semtler. mecidiyeköy, gayrettepe, kurtuluş, ortaköy, kuruçeşme, arnavutköy bebek hattına kadar olan kısım. 

kahvemi tazeleyip keyifle yazayım:))) 


bu semtler içinde en az etkilenen kurtuluş. neden kurtuluş? şimdi bir semtin elli beş tane barı varsa ve oralara hafta sonu gençler gidip dolduruyorsa ( arnavutköy örneğinde olduğu gibi) kapanmada teknik sebepler bir yana ( ruhsatı bar olanlar hiç açamadı) o semt esnafı tabii ki çok etkileniyor. kurtuluş öyle değil. ana caddeden bahsediyorum en azından; solda üçler market her zaman mezeleri  çok iyi, geç sağa göreme muhallebicisi, ben ki kaymak yemeyen yüz vermeyen biriydim şimdi arada 100 gram alıp kahvaltı keyfi deyip kendimi kandırıp bu kalori bombası leziz ürünü tüketiyorum. keza sütlaç, eve söylediğim detoks çorbası hepsi birbirinden başarılı. ve evet kahvaltıda  sundukları beyaz çıtır ekmek de gayet güzel, işte o yüzden kapanmada semt ahalisi de alışverişini devam ettirdi benim gibi evi yürüme mesafesinde olan da. in biraz daha aşağı damla boza dondurma. hala buzlukta yarım kilo dondurma var, tutti furutti ve antep fıstıklı olan favorilerim. küçücük bir dükkan ama semt biliyor ben biliyorum herkes biliyor. senede 2-3 kere yesem de turşu; pelit turşucu. ismi lazım değil instagramda kilosunu onlarca liraya satan turşuculara hiç para kazandırmadım ama pelit arada sırada uğrayıp az da olsa alışveriş yaptığım yediğimde boğazımı yakmayan leziz turşuların satıldığı yine küçük bir esnaf. tabii ki bunların hepsinin kazançlarının düştüğünü tahmin edebiliyorum. kimin düşmedi ki?  konumuz o değil. konumuz semtin kapalı esnafının sayısının çok fazla olmaması. semtteki fırınlar ha keza ben bu sefer kule fırınından aldım beyaz çıtır ekmeği. yani kurtuluş marketiyle,manavıyla zaten kendini semte göre ayarladığından en az etkilenen semtlerden biri. ana caddede olan pub da açıldığı zaman zaten pandemi bitmiş demektir, yazın bir tarafa:))) 


turistik semtler yan yana sıralı barların olduğu kuruçeşme yani boğaziçi hattı doğal olarak çok etkilendi. çünkü semt sakinleri her gün inip oralarda içki içmiyordu. bebek'te oturan hafta sonu sokağa bile çıkmıyor ayol, judy ses ver! sanırım esmer vardı yanımda bir boğaz hattı yürüyüşünden sonra zor bulduğumuz taksi ile eve dönerken taksici abi hafta sonu gelenler hep sizin gibi '' dışarlıklı'' demişti, metrobüse yolcu taşıyoruz. mekanlarda oturacak yer yok, demişti. görmüştük. işte oralar en çok etkilenen mekanlar oldu. isim isim yazmayacağım. 


bir de asıl yürürken her seferinde canımı sıkan bir şeyi yazacağım. ortaköyden başladığımda yürümeye kuruçeşmeye kadar deniz görmüyoruz! niye çünkü inşaat var. mandarin otel yapılıyor sanırım oraya bayağı böyle iskelelerden kafayı koruya koruya tüh lan yine unuttum keşke arnavutköye taksiyle inseydim diye kendi kendime söylene söylene o kısmı hızlıca yürüyüp kuruçeşmeye gelince rahatlıyorum. önce bir sosisli yuvarlıyorum, bazan steeve'den patates bravas alıp bankta da olsa gurmeyiz diye kahkaha atarak yiyoruz bazan sosisliyi yuvarlayıp yürümeye devam ediyorum. paket servis bu büyük şef mekanlarına yeterli günlük geliri sağlamasa da adamlar / kadınlar  mekanı  açıp en azından işlevsel tutuyorlar. fiyatlar bence hala pahalı o yüzden yine yazıyı yazma konusuna geldik; en çok etkilenen mekanlar turistik ve şef mekanları; fiyatlar semt sakinlerinin günlük rotalarına girecek aralıkta değil. böyle benim bildiğim tek mekan var; adem baba balık. her zaman fiyatları insancıl; pandemi öncesinde de hafta sonu kapıda kuyruk olurdu. içki yok, balığını yersin kalkarsın ama acele de ettirmezler öyle ismi lazım değil bursa'da bir mekanın daha fazla turist alalım diye milletin önünden tabakları çekip aldığı gibi. her şeyi duyuyorum her şeyi:))) zaten bu mevzu instagramda da çok konuşuldu. neyse, ne diyorum hah adem baba, vallaha biz palamut zamanı gidiyoruz, roka salatası ve palamut söylüyoruz çoğu zaman bitiremiyoruz bile esmer ile. ben üstüne tatlı yemek için yer bırakıyorum biraz:)) 


yazı çok uzun oldu ben acıktım. kısacası eskiden müşterisini koruyan, anlamsızca pahalı olmayan lokanta ve işletmeler en az etkilenenler olarak yollarına devam ediyorlar. ama yok ben günbegün zam yaparım, kuş kadar porsiyonları onlarca fiyata satarım diyenler ne yazık ki ilk elekten aşağı düşenler oldu. eh biz de aptal değiliz yani eve söylerken de bizi gözeten esnafı biz de gözetiyoruz. 


iyi pazarlar

devam eder bu yazı, daha benim gizli nişantaşı dediğim gayrettepe var, mecidiyeköy şişli hattı var, var da var. istanbul benden sorulur ahahahahahhaha 

günaydın 

tavsiyeler tavsiyeler tavsiyeler

23 Nisan 2021 Cuma

arada sırada sigara içiyorum 

bu zamanlardan sinema eleştirmeni olarak çıkacağım, kesinleşti. bugün size bir değil iki film tavsiye edeceğim;

nasipse adayız ya da netfliks adıyla you know him; bir ercan kesal filmi.  kitabını okumuştum, filmi de bekliyordum sabah kahvaltı esnasında ( saat 9 da film izlemek) izledim. hemen söyleyeyim; ben filmi beğendim. yalnız şunu yazmadan geçmeyeyim; ben ercan beyi severim, film kötü olsa hiç bişey demez yazı da yazmazdım. o yüzden gayet objektif  bir yaz bu. 

gelelim filme; sıkça kahkaha atarken ahahaha süper gözlem diye sesli düşündüm. ercan beyi herkesin tanıdığı meşhur muhtar sahnesi ( bir zamanlar anadolu'da) ile tanımıştım. sonra istanbula taşındığımda yüz yüze de tanışma şansına eriştim, evet ercan beyi tanımayı şans olarak görüyorum. çünkü, çok dosttur, çok iyidir. ve ''ne gelir elimizden iyi insan olmaktan başka'' der, nasıl bu kadar iyisiniz ercan bey dediğinde insan, gerçekten şaşırarak. 

filmin karakterlerinin çok iyi kotarılmış olmasında hekim olmasının yanı sıra ve aslında 2004 yılında beyoğlu belediye başkan aday adayı olmasının tabii ki büyük payı var. 

filmin ilk sahnelerinde replikler biraz zorlama gelse de bana aslında bunlarla gerçekten karşılaşmış olduğunu düşünüyorum yine de. mesela kadın asistanının yaşlılara ''dosyayı açıp içinde göreceğiniz...'' gibi çok açıklayıcı bir cümle bana biraz zorlama gelse de bazan iş hayatında ''müdür seni aradı'' dediğimde '' beni mi'' diyen çalışanlar geldi aklıma, o yüzden evet bazan çok açıklayıcı olmak gerekebiliyor deyip bunu bir eleştiriden saymadan filmi izlemeye devam ettim. 

filmdeki en türkiye fotoğrafının çekildiği karakter bel. başkan aday adayı kemal güner'in kolundan tutup o dernek senin bu hocanın cemiyeti benim diye dolaştıran karakter. en şakşakçı, en her adaya ( çıkarı olabilecek diye okuyabilirsiniz)  bence aynı davranan etrafınıza baktığınızda çokça görebileceğiniz bir karakter. iyi resmetmiş ercan bey. 

yine bir türkiye gerçeği var ki çok spoiler vermeden ''eski bakan, tekstil atölyesi, pirzola ve yelpaze'' sahnesi diyeceğim. hakikaten bizde bir gün bakanlık yapmış olsa dahi adamlar / kadınlar sayın bakanım diye karşılanır her yerde, onlar da hiç gocunmaz dahası buna müdahale bile etmezler. ben bile tanışmıştım ismi lazım değil bir eski bakan ile, sekreteri hala sayın bakanım müsaitler/değiller diye konuşuyordu. neyse. memleketin siyaseti buradan geçer, diyen abi de çok gerçek. yalnız o yelpaze beni benden aldı:)))))) daha fazla yazmayayım adam izler tanır kendini:)))) 

herkes asansör sahnesini yazmışl ama benim için yukarıda yazdığım sahne filmin en vurucu sahnesiydi. 

türkiyede politika özellikle yerelde politika dinamikleri nasıl işliyor, herkes ama herkes aday ya da aday adaylarından nasıl sonu gelmez ve hayal edilemez ( diş sahnesi geldi aklıma) şeyler istiyor çok güzel anlatmış, kesal. 
 
son olarak oyunculuklar için iki kelam edeyim; en beğendiğim inanç konukçu oldu. naci rolüyle, o böyle başkanım başkanım diye peşinde dolandıkları insanlara gösterdikleri  yüksek tonda yapmacık sevgi ve saygı gösterisinin aslında nasıl da işlerine gelmeyen, çıkarlarına dokunan ya da yalnız kaldıklarında bir sebep olmasa dahi ilk fırsatta zarar verebilecek bir nefreti gizlemek kullandıklarını öyle güzel yansıtmış ki. 

bugünler film izlemek için en ideal günler. 

bir diğer tavsiye kısa ama öz; rush; araba kullanamayan ben yarış filmi tavsiye ediyorum:)))) komik ama gerçek. neden, çünkü film gerçek hayattan, çünkü 70'ler, çünkü londra. bu kadarı yeterli. 
2021 ilkbahar modası
çantamı koluma takıp kurtuluş'a mutfak alışverişine gittim ama yeni tavsiye edeceğim bir yer yok pek. çünkü bu dönemde sadece en güvendiklerim var elimde.
göreme muhallebicisi 
damla boza dondurma 
kule fırını var sadece yeni öğrendiğim, ilhan bey söyledi benim en sevdiğim beyaz çıtır bagetler oradan geliyormuş. kaptım bir baget:) 

işte böyle, bol film bol yemek bol uyku bol yürüyüş derken bu bahar da evde geçecek gibi. ıhlamur canlanmaya başladı, ben hala kendimi uçağa bineceksin, şarap rica edip hafif çakırkeyf ineceksin ispanyaya diye hayal ederek uyutuyorum:) tavsiye ederim. 

hadi ben yeni filmler izlemek üzere aramaya 






 

istanbul, modern sanat tartışmaları, bitmeyen roman ''veba geceleri''

18 Nisan 2021 Pazar

JW Marriot istanbul 
bu yaz karaköy/galata kısmı epeyi şenlikli olacak
otelin lobisinde minik bir sergi vardı, şehrin her yeri sanat diyerek onu da gezdim:) terastan manzara muhteşem! aklınızda olsun 
 

kafamda uçuşup duruyor yazacaklarım; hiç bir şey anlamadan ezberlediğim sonra hepsini birbirine karıştırdığım makina elemanları dersi gibi. modern sanat, veba geceleri, ev hali ve daha nicesi... 

cihangir 
kahveler lezzetli, sohbet keyifli, en az ünlü benim ben bile kameralara yakalanmışım:) 

ben de bilinç akışı gibi yazayım o zaman; refik anadol sergisine nihayet girebildik! neden girebildik, çünkü her gün kapısında taaa arter'in önüne kadar kıvrım kıvrım kuyruk oluyordu da ondan. judy ile azmettik sabahın 9'unda taksiye atlayıp 9.15'te kapısındaydık pilevneli galerinin! halimize gülüyorduk, çünkü bizden önce sıraya girmiş olanlar olduğu gibi bizden sonra da gelenler vardı ve bize ne kadar süredir beklediğimizi soruyorlardı. çok beklemedik girdik. 

refik anadol 
yapay zekanın rüyaları 

bu sanat değil gibi falan tartışmalar vardı. ne modern sanat, ne modern sanat değil, ne sanat ne sanat değildir bütün camia tartışıyor o başka da; refik anadol'un hayal gücü için bile şapka çıkarılabilir. uzay fotoğraflarını yapay zekaya yüklemek; bu kaç insanın aklına gelir allasen!? sanat değil diyen ayşegül (sönmez) hanımın yazısını okudum; ben severim böyle atışmaları. refik anadol'dan tarafım; gayet güzel antenli mantenli bir yanıt verdi herkese:) ayşegül hanımı tanımıyorum, ama yazısında alt alta  ben şunu da biliyorum bunu da biliyorum diye en çok kendini anlatmasından ve neler yaptığınından bahis açmasından, bu  tarzdan hoşlanmadığım gibi biraz işlerini ya da iş yaptıklarını öne çıkarma çabası ile beraber hafif bir taşralı hal de sezdiğimi söylemezsem olmaz; nedense sergiyi  görmek için sıraya giren insanlara laf atmasından taşralı bir çocukluk hissettim, yanılıyor da olabilirim ama nedense ben taşralı olduğum için o çocukluktan kalan ben neden görülmüyorum duygusunun tezahürünün kendinizi bu kıskançlıktan kurtaramazsanız böyle sıraya girenlere burun kıvırmakla kapatılmaya/gizlemeye çalışıldığının farkındayım. bu duyguyu iyi biliyorum; ben sıraya girmiyorum ya da 15 dakika dayanabiliyorum, o benim sıkılganlığımdan ama insanlar sıraya girdi diye sergiyi daha az yaratıcı göstermek ya da kelime oyunu yapmak gizlediklerini hissetmemize engel değil. buna mukabil refik anadol'u da tanıyor sayılmam epi topu iki sergisine gittim. birincisi böyle sıra falan olmadan ali sami yen'de eski likör fabrikasından çevrilme galerideydi. o da pilevneli tabii ki. 

sanatçı özünde hep ben en çok görülmeliyim başkası önüme geçmesin en güzel, en yaratıcı, en en en benim diyen bir  kıskançlığa sahiptir zaten bunu herkes bilir;  ben de olsam anadol'un imkanlarını ve yapabildiklerini görünce kıskanırdım ama ''bu sanat değil'' demezdim:) pilevneli galerinin dolapdere binasına ilk girişimdi benim; beklediğim kadar büyük değildi. bir de o merdiven kenarlarındaki boşluk çok tehlikeli, ayağını sıkıştırabilir insanlar, düşebilir boş bulunup vs. vb. nasıl öyle bırakmışlar aklım almadı. ben biraz sarsak bir insanım havaya bakıp yürürüm epeyi dikkat ettim inip çıkarken çünkü düşmem işten bile değil. sergi pek anlatılacak gibi değil, gidin görün ilginiz varsa. ama şu kadarını söyleyeyim ışık oyunları adını koyduğum salonda başınız dönebilir, dikkatli olun. zaten o salondan  bir kat yukarı çıkınca çok küçük ve sakin bir iş sizi bekliyor olacak. çünkü, dinlenmesi gerek sergiyi gezen kişinin. ben öyle yorumladım. 

tam instagramlık evet, poz poz fotoğraf çekmeye doyamayan genç kızlarımızı gördük, sevindik. olsun instagram için de olsa sanat için sabahın köründe sıraya girmek, iyi bir şey. 

ben dalgalar adını koymuştum mecidiyeköyde olan sergiyi gezerken o mavili mavili binlerce fotoğrafın yan yana gelmesiyle oluşan tabloya. anadol ne demişti, unuttum. 

modern sanat avrupa'da da tartışılıyor. aynen bir şarap bu kadar para eder mi yoksa tadımcılar mı efsaneye yardım ediyor babında. bana kalsa iyi bir manzara sergisi de hoşuma gider ama işte istanbulda ne var ne yok takip etme iştahım hiç bitmediğinden moderni klasik sanatı ne bulsam görüyorum. 

sanırım 45 dakika kadar kaldık içeride. çıktık hava aldık. istikamet arter. kahve içip, laflayıp dinlendik. iki katta sergi varmış. duvara dayalı kalasları görünce judy' nin verdiği tepkiyi buraya yazmayacağım:) biraz dolaştık yazın bahçenin çok keyifli olacağına kanaat getirip zar zor boş bir taksi bulup evlere dağıldık ve  bir sonraki sergiye kadar modern sanatla olan bağımızı kopardık. 


gelelim veba geceleri'ne; bitmiyor! elimde süründü! 250 sayfa gayet güzel okuduğum, akıcı kitap birdenbire sarkmaya sünmeye başladı. bir şey olmuş ve sanırım tahmin edebiliyorum ne olduğunu; pamuk bir röportajında salgın başladığında kitabı yazmaya başlamış olsa da kimi duygularının değiştiğini söylemişti ve buna mukabil epeyi bir değişiklik yaptığını. hah işte o değişiklikleri karakterlerine korku olarak yansıtmış ve uzun uzun duygularını yazmış paşanın, sevgilisinin ve kolağasının. ayhhhh gitmiyor bitmiyor! itiraf edeyim açtım sondan bir önceki bölümü okudum! bir ara o kalanı okurum artık:))) 


sabahları erkenden emekli teyzeler gibi market açılır açılmaz gidip alışveriş yapıyorum:)))) enginar yiyorum bolca. bugün hele öyle leziz bir enginar pişirdim ki! hemen tarif;

taze sarımsaklı ve enginarlı kuzu kuşbaşı;

taze sarımsak zamanını kaçırmayın. arabalarda satılıyor. cihangir'de kilosunu 50 liraya satsalar da benim köyde 15 lira! bolca taze sarımsak, iki enginar, 200 gram kadar kuzu kuşbaşı ile iki kişilik porsiyon çıkıyor. 

önce kuşbaşı etleri ocakta ısıttığınız tencerede mühürleyin, 3-4 dakika fazla değil. sonra tencereye sızma zeytinyağını ekleyin ve etleri 1-2 dakika sızmada çevirdikten sonra sarımsak ve enginarları ekleyin. ben çok kavurmadan biraz su ekledim ve kısık ateşte suyu çektirdim. 15 dakikada pişiyor 2-3 dakika da hafif kavruluyor. ve hazır! tuzu en son atarsanız iyi olur. dinlenince az biraz soğuk sıkım zeytinyağı gezdirin üzerine, afiyet olsun. 

kitaplar, filmler, yemekler, kahvaltılar, soslar... kitapların bir kısmını elden çıkaracağım ama hala götürüp kitapçıya satamadım... bu da ayrı bir tembellik. yazlıkları ayıklayacağım. tatil valizi için erken biliyorum ama deneyip hangileri oluyor hangilerini elden çıkaracağım bakmam gerek. yok, çok kilo almadım:) biri twit atmış geçen gün; yazlıkları denedim bir güneş gözlüğü oluyor, diye. usturuplu gidiyorum yeme içme konusunda. ama geçen gün hamdi restoranda ziyafet çektim kendime. hamdi spesiyal tatlılarını yerken bir porsiyonla durabilene aşk olsun! ikiledim:) başka keşif pek yok taaa önceden ismet saz şefin mekanından balık falan söylemiştik, balıktan çok etli börek ve sosu neyse adı unuttum favorimiz olmuştu bir de patates bravas. 

işte böyle, istanbulda kovide yakalanmadan bir seneyi atlattım. çalıştım, seyahat ettim, şimdi geçen seneden daha az sokağa çıkıyorum çünkü trene son binen olmak istemiyorum. okuyorum, spor yapıyorum, ingilizce çalışıyorum, hayal kuruyorum, şehirde az da olsa olan biten şeyi takip ediyorum, kanepeden  skipton'u bile gezdim:)))) sürreal seyahat. 


işte böyle 

evde akşam üzeri rich sütlü çay içerken ben de iki parmak viski içeyim dedim sonra da elimden bu yazı çıktı.