''bu sabah yağmur var istanbul'da''*

14 Aralık 2021 Salı

 2021'de 23 yazı yazmışım. bununla kapatırsam seneyi 24 yazı olacak ki bu da ayda 2 yazıya denk geliyor. ne verimsiz bir seneymiş! 

sene sonunda yapılan listelere / alınan kararlara falan hiç inancım olmadı. çetele tutmak da bana göre değil. onlarca kitap aldığım bir sene bu sene. şu anda sehpada schopenhauer' dan okumak, yazmak ve yaşamak üzerine'' duruyor.  

 hemen altında sefarad mutfağı var. felsefeden yemeğe  bir skala. deniz alphan'ın kitabı güzel. gelincik balığı ilgimi çeken tariflerden, bir başka kitapta daha görmüştüm ama yapamamıştım. mesele gelincik balığı bulmakta. bakalım metro markette belki vardır. 

bu senenin en kayda değer olayı emekli olmamdı. sonrasında da 25 günlük yunanistan seyahatim. şimdilerde yılbaşına nereye gitsem diye düşünüyorum. zaten schopenhauer de çok okumayın, düşünün, diyor mealen. okurken başkasının zihninden geçenlerin içinde gezersiniz diyor. altı çizile çizile okunacak kitaplardan. özellikle can sıkıntısından muzdarip iseniz. ki ben en çok 30'lu yaşlarımda sıkıldım. en çok o zaman okudum, en çok o zaman gezdim, en çok o zaman duygularımı  yoğun yaşadım. şimdi ne sevincim ne de kızgınlığım uzun sürüyor, tamam oldu bitti deyip önüme bakıyorum.  belki de olgunlaşmak hadi açıkça yazayım yaşlanmak böyle bir şeydir. bilmiyorum.  neyse, emeklilik diyordum. verdiğim en iyi kararlardan biri. seçemediğin insanlara maruz kalmamak muhteşem bir rahatlık. konuşmayı bilmeyen, görgü kurallarından bi'haber, hasbelkader yönetici olup egosunu bununla büyüten sözüm ona müdür olmuş ama özelde olsa bırak iş bulmayı iki kaz güdemeyecek insanlarla çalıştım, bir yanıyla gerçekten hükümet değiştiği anda düşecekleri durum ile trajikomik bir iktidara yaltaklanma halleri bir yandan da gerçekten kapalı kapılar ardında ellerindekine kendilerinin bile inanamayıp düştükleri haller... boşverdim hepsini. sabah, pofuduk sabahlığımı giyip yağmuru izlerken öyle şükür eden falan bir insan değilim ben de, ne güzel ulan! bak bu yağmurda evdesin diyorum kendi kendime!:) 

onlarca kitap, bir kaç seyahat, bütün senenin elimde kalanı bu. 2022'de umarım baharda uzun upuzun bir seyahate çıkarım da bütün pasını alırım iki senenin. pandemisi bir yandan ekonominin hali bir yandan...  memlekette pek bir şey değişeceği yok, gezip görüp yiyip içip yaşlanalım bari. 

sabah sabah erkenden uyanınca bu yazı çıktı elimden. şimdi çay demleyeyim ben zencefilli tarçınlı. sonra da camdan sokağı izlerim:) 

günaydın

* mfö ne güzeldi eskiden... iyi yaşlanmak gerek. 


 

online alışveriş bir insanı nasıl delirtir? kargocudan vakko'ya oradan gilan'a hizmet sektörüne bir bakış

11 Aralık 2021 Cumartesi

gelin size bir günümü zehir eden, kulaklarımdan ateş çıkaran,  yurtiçi kargo / vakko temalı bir korku filmi gibi ama ne yazık ki gerçek olan günümü anlatayım:) 

ispanyol dizisi la cucinera de castamar dizisinin sonunu ilk sahneden anlamakla birlikte, mutfak yemek, aşk olalalala ne güzel deyip kahve demleyip sıcacık ev çoraplarımı giyip final bölümünü zevkle izleyip kalktığımda ekran başından başıma bunların geleceğini bilseydim... 

üç gün önce vakko onlayn mağazadan bir etek, bir bluz bir de kol çantası sipariş vermiştim. dün teslim edecekti yurtiçi kargo. yurtiçi kargo malum biliyorsunuz internette artık espri haline gelmiş ' geldik, evde yoktunuz'' cümlesi ile özdeşleşmiş bir kargo şirketi. inceden kaygılanınca sabah erkenden sosyal medyadan ufaktan bir evdeyim ha, mesajı attım. gelen yanıt gayet kibardı, ama.... saat 12 civarı ortada kargo falan yoktu. telefonlar telefonlar.. kargo başka bir semtte! neden? hiçç sistem benim köy yerine oraya yollamış!... öğleden sonra gelecekmiş. öğleden sonra kaç saattir? yani bütün gün artık gerçekten giymekten soğuduğum kıyafetleri mi bekleyecektim? neyse, zorla kargo bulundu, eve gelecek. mecidiyeköyden mecidiyeköye adam diyor iki saatte geliriz. ilk delirmemi burada yaşadım, arada ben aramazsam sormazsam zaten başka semtte geziye çıkan kargoyu kimbilir ne zaman bulabilecekleri delirmesini geçiyorum. bu arada kendime neler söylediğimi hiç yazmayayım! 

şimdi lütfen saatlerdir beklediğim semt semt gezen nihayet benim ısrarlı konuşmalarım ile evime gelebilen kargoyu açtığımda gördüğüm manzarayı bütün bu arka plandaki saçma sapan saatleri düşünerek değerlendirin sinir katsayımı. delirdim. o kadar. 

evet, 6 saat sonunda vakko'nun bana koccaman bir kutuda gönderdiği parmak çanta

ahahhaha gerçekten delirmiştim, kulaklarımdan ateş çıktığına eminim.  hızla müşteri temsilciğini aradım ama oradakiler sürekli ''bizi dinleyin lütfen, çözüm...'' diye uzun ve anlaşılmaz cümleler kuruyorlardı. benim ise söylediğim netti; ''paramı iade edin, diğer ürünler de neredeyse hiç ilgilenmeyeceğim bir daha evde esir olmayacağım, bulup geri alın, bu ... kadar şeyi de birini gönderip aldırın.'' fakat namümkün; çalışan insanlar hala ''çözüm çözüm bizi dinleyin'' vs. vb. konuşuyorlardı. zaten müdürünle görüşeyim dediğimde de öyle biri yok burada dediler. ay gerçekten deliriyordum. iki güya müşteri hizmetlerinde çalışan çok kibarcık insanla konuşup da bir şey olmayacağını anlayınca, işte o an kafamın aydınlandığı andı. 

can hakko ile tanışıyordum ben, ve telefonu var bende. aradım. kısaca durumu anlatıp, artık ne ürün ne de beklemek istediğimi söyledim. bu parmak çantanın  fotoğrafını attım:) can bey beni dinledi kusura bakmamamı, hemen ilgileneceğini söyledi. 10 dakika sonra aradı ve vakko'nun direktörünü aradığını, benimle iletişime geçeceklerini, sorunun çözüleceğini söyleyip tekrar bu mutsuzluk için özür diledi. 

direktör aradı, bu bir hataymış, evet. bir geçiş sürecindelermiş, daha iyi hizmet vermek için sistem değişiyormuş, orada bir güldüm sinirden değil gerçekten, bu iyi hali mi? diye sormadan edemedim. benim ürünlerim iki ayrı kargoda gelecekmiş, bu bilgiden hiç haberim yoktu. bu çanta değilmiş zaten:)))) ahahahhaha artık gerçekten gülüyordum. bunu ne diye satıyorlar bilmiyorum: anlattı ama unuttum. sonra neyse direktörler tabii ki patronlarından talimat aldıkları için iki saatin sonunda para hesabıma yatmış ve diğer ürün  kapıya geldiği an geri yollamıştım. gerçekten artık ne o eteği ne de bluzu giymek istiyordum. bu parmak çanta ise  bende hala, benim müsait olduğum bir an birini yollayıp aldıracaklar. 

***

can beye teşekkür ettim. 

*** 

sonra uzun bir yürüyüşe çıktım. ben patronu tanımasam, onlar muhtemelen diğer ürünler  gelecek, bunu iade edin, çantanızı yollayalım vs. gibi doğal olarak çalışan olduklarından prosedürü uygulayıp şirketin kazanması yönünde çaba göstereceklerdi. ben, niye durumundan bu sinir harbinden sonra haberdar  olduğum  ikinci bir kargoyu bekleyeyim ki?! neden bu parmak çantanın iadesi için çaba harcayayım?! neden müşteri hizmetlerinde çalışanların hiç bir yetkisi yok!? sorular net. evet vakko büyük bir şirket, ama geçen hafta nişantaşı şubesinde vitrinde nefis bir deri elbise görüp içeri girdiğimde pek öyle bırakın şaşaalı karşılamayı ''hoşgeldiniz'' bile duydum mu duymadım mı emin değilim, cılız bir ses olabilir. ama asıl sorun deri elbisenin fiyatını sorduğumda bana etiketi yok, vitrinden de bakamayız gibi bir yanıt vermeleri (aslında bir yanıt alamamıştım soruma) oldu. çıktım. şikayet etmeyi düşündüm ama belki çok yorulmuşlardır, genç insanlar hadi şikayet etmeyeyim diye aslında doğru olmayan duygusal bir tavır izledim. ve al, vakko bir başka sinir harbine sebep oldu ve bütün bir günümü çaldı. sanırım bir yenilenmeye ya da çalışan sorunları varsa onlara eğilmeye ihtiyaç var. benim tarafımdan öyle görünüyor, bunu derken tam da bu bakış açımdan başka bir düşünce geçiyor aklımdan; nişantaşı müşterisini tanıyorlar yani beni yeterince ''zengin'' ve ''tanıdık'' bulup / görmediler ve hizmet  vermediler.  böyle olan şirket ya da dükkanlar hatta lokantalar yok mu? elbette var. birçok iyi ve büyük lokantanın bir kaç masasını rezervasyonu olmadan gelebilecek ''iyi ve eski'' müşterilerine ayırdığını biliyorum. anlaşılır. ama mesela tarabya'daki kıyı balık en son gittiğimizde  tek masa olmamıza rağmen bizimle ilgilenmeleri asgari düzeydeydi;  tam da bu düşünceden gelip geçen müşteri bunlar düşüncesiyle böyle bir göz teması kurmamalar, bir nazla tuzla servis yapmalar, yanımdaki arkadaşa haniyse kabalığa varacak davranışlar derken... bir daha gitmedik. evet mutfağı iyi ama biz garsonlara ''hişt pişt birader aslanım koçum'' diye hitap eden hırbolardan olmadığımız için adamla göz teması kuruyorum, diğer garsonu işaret ediyor, o bakıyormuş bizim masaya!  ben sizi ayırt etmek zorunda değilim. 

neyse. vakko diyordum.  vakko'nun müşteriye ihtiyacı var. benim de girdiğim zaman müşteri olabilmem için asgari kibarlıkla karşılanmaya ve bilgiye ulaşabilmeye. etiketine bakmadan alışveriş yapan kaç tane müşterisi vardır vakko'nun? 

yazdıkça aklıma geliyor. yine son günlerde mesela cartier  istinye park mağazası her müşterisine aynı davrandığını gördüğüm / deneyimlediğim bir mağaza oldu. deri kayışlı saat modellerine bayılıp içeri gidip denedim. gerçekten çok güzellerdi ama gerçekten  çok pahalılardı. klasik bilekliklerine baktım, eh alınabilir:) bir yüzük baktım yine efsane! kafam kadar bir kaplan! offf çok güzellerdi. hepsine baktım, denedim, gayet güzel servis aldım, teşekkür edip çıktım. cartier bilmiyor mu müşteri ayırt etmeyi? biliyordur elbette ama yapmadılar. teşekkürlerimi yazdığımda da yine kibarlıkla yanıt verdiler. yarın 1 milyon dolar kazansam yapacağım ilk iş bir cartier saat bir bir bileklik bir de o yüzüğü almak olur:) ciddiyim. 

yine iyilerden gideyim; gilan. mücevher firması. efsane yüzükler yapıyorlar. bir gün  onlardan kafam kadar bir yüzük alıp takacağım:) çünkü, seviyorum, çünkü iyi servis alıyorum, çünkü işlerini olması gerektiği gibi yapıyorlar. 

bunların içinde en iyisinden bahsetmeden bu mevzuyu kapatmayayım; 

sevan bıçakçı jewelry. zorlu'daki mağazaları her gittiğimde hemen uğradığım bir mağaza. yüzüklerine deli oluyorum! her seferinde clara hanım olsun berç bey olsun sohbetleri ile, yeni çıkanları paylaşmaları ile zevkle mücevher üzerine almasam bile sohbet ettiğim bir yer. ve evet o kırmızı yakut yüzükte gözüm var:) gidip gelip bakıyorum.  evi barkı satıp alasım geliyor bazan:)))) 

lokantalarda ise kıyı balık'ın aksine mesela hamdi restoran müşteri ayırmaz. ben o civarda isem zaten yolculuğa çıkıyorum demektir. feribota binmeden bir lahmacun yer bir bira içer bazan tatlı bazan  nefis tereyağlı kahkelerinden alıp yola devam ederim. bütün bunların hepsi bir adana parasında belki biraz fazla ediyor, söyleyeyim size. ne serviste bir eksiklik ne de başka olumsuzluk yaşamıyorum. ha bak şu var biliyorum. eminönü şubelerinde restoran burası çay kahve için arzu ederseniz yan tarafta kafe var oraya buyurun diyorlar. haklılar, kebapçı orası ve meydana hakim bir noktada bir masanın sadece çay kahve hesabıyla saatlerce dolu kalmasına izin vermiyorlar. 

işte böyle. uzun vadede müşteriye hepsinin ihtiyacı var. ama ben kendi adıma bir daha onlayn alışveriş mi, hayır  dedim. çünkü beklemeyi kargo peşinde koşmayı hiç ama hiç sevmiyorum. ayda 3-4 defa da dışarıda iyi bir restoranda yemek yerken  iyi hizmet almayi istiyorum. bunlar bu mahalleden değil tavrı ve bakışı yemeklerini beğensem bile beni mekandan soğutuyor. 

son olarak sadece beymen club elbiseyi tadilat için beymen club'a götürmeniz gerek diyen beymen çalışanına böyle saçma şey mi olur, deyip tabii ki götürmemiş ( nişantaşı beymen'deydim, city's beymen club'a  götürecekmişim:=) ve onlara tadilat için bırakmıştım bu gerçekten saçma tavırlarını anlayıp istediğim tadilatı yaparak elbiseyi evime yollamışlardı. yormayan bir firma beymen. yok, sahibini tanımıyorum:) 


alışveriş yaparken, hizmet alırken sizi  onlara muhtaçmışsınız gibi gören yerlere gitmeyin bişey almayın. biz onlara değil onlar bize muhtaç.  alışveriş yapan biziz.  kendi kıymetinizi bilin. bilmeyenle de çok uğraşmayın paranızı harcamayın yeter. bu en büyük etkidir zaten. 



istanbul'dan haberler

21 Kasım 2021 Pazar
çarşıya pazara yılbaşı gelmiş. en çok da nişantaşı'na. mecidiyeköy ve şişli hattında zaten senelerdir bişey yapılmaz. ilçemizin torpilli semti, nişantaşı. en çok da vakko'ya gelmiş yılbaşı; herkesten önce süslemişler dükkanı. 

 ilk durağım rumeli caddesindeki tchibo; 100 gram deneme amaçlı filtre kahve alıyorum; çikolata aroması varmış hafif hafif. sonra remzi kitabevi; bugün kitap almadım. judy'de görmüştüm celil oker polisiyelerini, 35 lira fiyat görünce usulca yerine:))) sonra city's avm; burada bir markanın mücevhere yüzde 70 indirim yaptığını şaşırarak gördüm. yüzde yetmiş indirim biraz garip geldi değerli taş ve altın için ama büttün kocaman yüzükleri denedim:)))

touchdown kapanmış. reasürans pasajının bir ucundan öteki ucuna ranchero kalmış, en sonda dükkann ( dükkan değil doğru yazdım) var. palivor çiftliği de kapanınca ranchero orayı da almış. taco aşkına:))) touchdown, ben daha istanbulda yaşamıyorken bile bildiğim bir yerdi. o sokakta kırıntı^da buğday birası içtiğimi de anımsıyorum, ki henüz buğday birası pek tanınmıyordu. zaten tutmadı sonra. neyse. touchdown diyordum, mesela bu ve buna benzer bir kaç mekanın daha yazıldıkları ''müdavim yeri'' , '' sosyalleşme yeri'' özelliklerini pek hissedemiyordum. çünkü gelip bir iki gün gezip dönüyordum. sonra burada yaşamaya başlayınca touchdown'da değil ama başka yerlerde müdavim oldum. gittiğimde kahvem ya da saatine göre içkim de geldi sevdiğim yemek de yapıldı. son iki senedir tadı tuzu yok dışarı çıkmanın o başka. 

 beymen club, kış sezonunu pek beğenmedim. orlon kazaklar var ya! orlon nedir abicim?! sağlıksız, terleten bir plastikten hallice bişey. 

 sadece istanbulda değil bütün türkiyeye ve avrupaya dair  okuduklarımdan biliyorum ki hizmet sektörü el değiştiriyor. çoğu eski işletmeler artık sahipleri de yaşlarını başlarını aldıkları ve yeter artık bu şartlarda çalışmayacağım deyip devredip gidiyorlar. zorunlu olarak kapananlar ise malum yüksek kiralar, o kiraların çıkarılması için kuş kadar kuş kondurulmuş tabaklara karnı tok müşteriler... sonuç; seneyi göremeden kapanan mekanlar, işsiz kalan garsonlar, barmenler... ve etkilenen diğerleri. tedarikçiler en başta. sorun büyük, çözüm sektörün bileşenlerinin tamamı olmasa da yarısından fazlasının anlaşması gerektiğinde. kiralar için diyecek bir şey bulamıyorum; ne kiralar duyuyoruz. 

 bu yılbaşı sönük geçer. dışarı çıkmak zaten uzun yıllardır eziyet yılbaşı gecesinde. trafiği ayrı dert fiyatları ayrı limitsiz içkinin getirdiği dipdibe ortam ve yemekler ayrı. evdeyiz. 

 paşabahçe beni zaman zaman sinir etse de sonra unutup hoop girip alışveriş yaptığım bir marka. o küçük sosluklara, fincanlara, süslü süslü dondurma kuplarına dayanamıyorum! 

 çarşı iyice kalabalıklaşmaya / galatasaray formalı gençler fazlalaşmaya başlayınca, gürültüyü kalabalığı kafası kaldırmayan yaşlı ve huysuz bir emekli teyze olduğumdan:)))) eve döndüm.
yaşlı huysuz emekli teyze ve yakışıklı yeğeni organik pazarda:) 

dünden yemek yapmıştım, kuru fasulye & bulgur pilavı. bulgur pilavı için bir parantez açayım. firik bulguru aldım metro marketten. bu kez onu pişirdim. tabii ki yine etli soğanlı sarımsaklı. böyle daha lezzetli olduğunu düşünüyorum, her ne kadar çocukken yediğim, anneannemin ve annemin ''iki tas su bi tas bulgur'' ölçüsüyle basitçe hızla tavuk suyu ile yaptıkları pilavın tadına yaklaşamasa da eh işte benim yaptığım da fena olmuyor be! bu sefer bir çay kaşığı biber salçası da ekledim, çünkü bu tire organik çok leziz. işte böyle, 

çarşı pazar gezilip görüldü, raflarda pek yeni kitap yok, zaten bu sene öyle patlayan bir kitap da olmadı en azından benim radarıma giren. 50 yaş altı yazarları da okumadığımdan:)))) yeni nesile hiç ama hiç prim vermediğimden. film desen ha keza. dün gece italyadan bir film izledim. gerçek hayattan bir hikaye; '' rocco chinnici my your kiss lie lightly on my head'' rocco chinnici' nin hikayesini anlatıyor deyip spoiler vermeden geçeyim. aaa unutmadan ercan kesal'in yeni filmini tabii ki izledim. beni çok sev / love me instead. sarp akkaya çok iyi bu filmde. songül öden ortalamanın altında bir aksan ve oyunculuk sergilemiş. liseli ergen kızları oynayanlar ıhh yani hakikaten olmamışlar. ama filmin tamamı ilk bir saat kadar ağır geçse de hem izlettiriyor hem de olmayanları boşverip iyi oynayanlara odaklanıyor ve izliyorsunuz. bende öyle oldu. haluk rolünü kim oynuyorsa ( bulamadım yahu adını) kısacık rolde döktürmüş. film iyi. izleyin derim. ay bir de ben izledim zamanım gitti siz izlemeyin bomboşş bir film yazayım; red notice. iki saat kafamı sıfırlarım derseniz, o başka ama hakikaten bomboşş bir film. iyi pazarlar

tavsiyeler

19 Kasım 2021 Cuma
kendnizi sevin. günahınızla ( ki ben buna inanmam) sevabınızla ( keza buna da) yaşadığınıza ne yaptıysanız bugünkü sizi vücuda getirmiş olan her ne varsa, sevin / kabullenim. çünkü bunları kabullenmeden hiç-bir-şey yapamazsınız. her kim iseniz osunuz. nokta. bitti. kendinizi sevin: kendinizi sevmezseniz hiç bir şeyi ve hiç kimseyi sevmezsiniz. bu bir çiçeğin kokusunu sevmeye benzemez! kendi kokunuzu sevmeniz gerek diğer bütün kokuları - sizin değişen kokularınıza istinaden- da sevmenizi size anımsatır. zor değil mi anlaması? bence de! mesela hiç korku dolu bir andan sonra terlediniz mi? hah işte o kokuyu biliyorsanız farklı durum ve anlarda karşınıdaki kişiyi de anlayabılir pardon koklAyablirsiniz bu durumda. sevin/anlayın. sivri yönlEirinizi sivRiltin:))) ahahahah gariplerde birinci: bize hep önde gitme/önde gidenin başı kesilir ve bunun gibi söylemler öğretildi. ben diyorum ki, sivri yönlerini daha da keskinleştir! törpüle! çünkü onlar seni sem yapan alt yapından gelen özelliklerin. bıırakırsan ortalama OLURSUN. YILLARCA mutsuzluğa maruz kalabilir manipüle edilebilirsiniz hiç farketmeden. farkına vardığınız an aydınlanma yaşadığınız an olacak; yaşamın tümünde bir mutluluk olmadığını bunun anlarda olduğunu anlayacak ve o anları yaşayacaksınız. bunun için yalnızlaşmayı bunun için yanlış anlaşılmayı gerekirse kavgayı canınız kavga istemiyorsa sessiz kalmayı veyahut bağıra çağıra yine kavgayla ne dediğinizi anlatacaksınız. zor bir coğrafyada yaşıyoruz; baba döver, abi dövmese de ütü yaptırır, evlenirsin kocanın kardeşine hizmet edersin, etmezsen boşanırsın, çocuğunu kendin büyütürsün adamın maaşının 5^'te biri verdiği para ile, dondurmasına yetmez:) gülümseme koydum ama komik değil gerçek bunlar. siz hiç duydunuz mu '' ay kızımız kumar oynamış da oğlumuz borcunu ödedi'' duymazsınız; çünkü şöyledir; '' abisinin biraz borcu vardı bacısı çalıştı ödedi'' kısık sesle '' sağolsun'' kimse duymaz o sağ olsun lafını. erkekler dikinin keyfini yaşar kadınlar öder bu coğrafyada. gerçekleri altalta yazmak çok hoşuma gitmez. böyle köşe yazanları da okumam, biliyorum tanıyorum hepsiyle değilse de çoğu ile oturdum yedim içtim tartıştım yazdım. ha ben yazıdan çok para kazanmadım - az kazandım- ama istedikleri her şeyi de yazmadım:)))) yazı yazarken kendini üstte konumlayanlardan hiç olmadım: biri demiş '' kasiyer beni arayınca bir utanıyorum'' niye diyemedim, sen de bir iş için müşterini arayıp ^^ya bu font sarı değil de kırmızı olsa daha iyi olmaz mı demiyor musun, diye. o zaten bütün o muhalif görüntüsünün altında iktidardan yana bir avukatla çalışıyordu:))) yani reklamdı o '' ayy ayylar utanmalar'' neyse ( hiç de sevmem bu sözcüğü ama) demem o ki, siz kendinizi dinleyin. canınız siktir çekmek istiyorsa az biraz arkaıza bakıp siktiri çekersem ne kadar dayanabilirimin hesabını yapıp çekşn siktiri. ama o gün ama sonra.

emeklilik üzerine

11 Kasım 2021 Perşembe
''emekli oldum'' dediğim anda soru geliyor; '' eee şimdi ne yapacaksın?'' alalalla lan ne yapacağım, yiyip içip yatacağım, diyorum / diyordum / hala diyorum ama yok anam kimse bu yanıtla tatmin olmuyor:))) el cevaplar; - e sıkılırsın - nasıl geçineceksin ( maaşlar düşüyor ya emeklilikte) - ya ne bileyim alıştın çalışmaya vs vb sürü sepet yanıt. artık tane tane anlatıyorum; yav ben çalışacak olsam zaten bir işim vardı, niye bırakıp gidip hiç bilmediğim özel sektörde iş arayayım!... ahahhaha deli misiniz? insanın istediği saatte uyanıp istediği şeyi yapması kadar güzel bir şey yok arkadaşlar, diyorum yine ''e ne bilelim ler'' havada uçuşuyor. aslında biliyorum, soruyu soranların yaşamlarını da aklından geçenleri de... hepimiz çok ama çok genç yaşta çalışmaya başlayan bir meslek grubuyuz. teknik detaya girmeyeceğim. şimdi onlar 8-5 dışında bir hayatta ne yapacaklarını gerçekten kestiremiyorlar. dışarıda bir hayatları yok; ev-iş. benim için ise hiç öyle olmadı. dışarıdaki yaşamım hep daha farklı / eğlenceli ve daha hareketliydi. her neyse, demem o ki emekli olmak bende ahhh ne yapacağım şimdi cümlesinden çok ''ohhh çalışırken vakit bulamadığım her şeyi ferah feza yaparım şimdi'' cümlesine / düşüncesine yol açtı. işin ekonomik boyutuna gelince; evet, maaş düşüyor ve fakat ben ekonomi bilen bir insanım:))) benim mesleğim ev ekonomisi zaten:))) ben kredi kartı bile kullanmıyorum ve gururla söylüyorum ki bunca sene ne kimseye borcum oldu, ne de bankaya borçlanıp bir şey yaptım / aldım. nereye ne harcayacağımı bilirim, param varsa harcarım değilse evimde otururum:) okunacak onlarca kitabım, izleyecek yüzlerce film, konuşacak geyik yapacak bir kaç iyi dostum var. ne kıyafete ne de çantaya çok para harcayan biri değilim. bir kaç sene önce günü geldiğinde emekli olacağımı bildiğim için klasik çok iyi parçalar alıp attım gardrobuma, şimdi çıktığımda kahve/tatlı/kitap/çorap/kozmetik yine alıyorum ancak yetiyor abicim düşen maaaşıma rağmen yetiyor. korkmayın yani diyorum arkadaşlarıma ki ben onlarda kat be kat fazla gezdiğim yediğim içtiğim halde. ha fark şurada ben hostelde kalıyorum ama mesela bir arkadaşım başkasına sorsa ayıplanacağını düşündüğü ''hostellerde kadın erkek karışık kalıyormuş handan, doğru mu bu?'' sorusunu sadece bana sorabiliyor. ben de ona önce hosteli anlatıyorum:)))) hani diyorum biz yatılı okuduk ya hah o yatakhane gibi hostel diyorum ve evet karışık odalar var ama bunu sana soruyorlar; ve sen istemezsen sadece kadın olan odada kalmak üzere isteğini belirtirsin o da olmazsa hostellerin de özel odası var diyorum:))) onlar 5 yıldızlı otelde bir hafta tatil yapıyorlar ben o parayla 3 şehir gezebiliyorum:) çok gülüyorum, niye çünkü şarap içerek yazıyorum bu yazıyı keyfim yerinde yani ziyadesiyle. hele kimi arkadaşlar var ki, sen istanbulda mı kalacaksın tayfası:))) niye? çünkü emekliliği köyüne dönmek ile özdeşleştirmiş. bir jale hanım var mesela ikidir soruyor; ay siz hala istanbulda mısınız? jale hanımcım benim evim barkım burada diyorum ay ne bileyim ben köyüme tayin isteyeceğim diyor. üçüncüye sorarsa '' sana ne lazım jale ( bu kalıp sevgili canan'dan kalma) nereye yerleşeyim mesela:))) diyeceğim kahkaha atarak. evet anamız babamız emekli olunca köyüne döndü belki ama benim köyüm mecidiyeköy. 30 sene çalıştım, günü gelmeden 4 ay önce istifa ettim. bu teknik ve hala yargıda olan bir konu olduğundan üstünde klavye tıkırdatmadan geçeceğim. emekli oldum, gayet mutlu ve rahatım. istediğim zaman istediğim yerde oluyor, istediğim yeri geziyor, istediğim twiti atıyor, istediğim zaman evden çıkıyor istemezsem ev çoraplarımı giyip kocaman fincanlarda onlarca kahve içip sezon sezon dizi izliyorım. ben ne istersem o! bundan daha iyisi var mı yahu!? hayatta ne için çalışıyoruz ki zaten. daha üç ay olmadı ha üstelik bütün bunları konuşurken emelilik üzerine. 17 ağustos günü almıştım bütün haklarımı, tarihi unutmam mümkün değil. kişinin hobisi, zevki, dostu, arkadaşı, sevgilisi, eşi yoksa tabii ki zorlanacaktır. tek sosyal çevresi iş ise yine zorlanacaktır. ben eski işyerime gidiyorum; şef'i sevmeye:)))) hafta içi de gittiğim oluyor, çayımı kahvemi içiyor yukarıdaki sohbetleri bir fasıl da onlarla yapıp sonra yüzümde kocaman bir gülümsemeyle hadi ben mesai bitmeden kaçayım, nasılsa izin almamı gerektiren bir durum yok deyip şaka yollu değil bayağı bunu vurgulayarak şişli'ye geliyor, alışverişimi yapıp evimde leziz sofralar kuruyor ve hayatıma devam ediyorum. bugün mesela balık aldım, evde un yok biliyorum. geçerken her zaman yemek yediğim eve söylediğim pidecinin önünde durdum patron da kapıdaymış zaten, ya bir ricam var dedim, soslu soğan? dedi ahahahhaha o da olur ama bana bir avuç un lazım ya balık aldım evde un yok, dedim. güldü, bizde de öyle iki kişiyiz bir kilo un çok geliyor, deyip yanındaki çocuğa hanfendiye soslu soğan ile un sarın küçük paketlere, dedi. bu kadar. onlar beni tanıyor, ben onları tanıyor ve esnaflıklarını seviyorum. ha kötü pide yolladıklarında da arıyor söylüyorum, hiçç sorun değil gelin telafi edelim diyorlar. laptop alacağım mesela şimdilerde, bu eskidi. bir mağazanın teknik sorumlusuna rica ettim bugün, kampanyada benim için şu şu özellikleri olan bir şey olursa bir mesaj uzağınızdayım, dedim. tamam handan hanım dedi. çamaşır makinamı da öyle almıştım aynı mağazadan. yarım günde hiç resmi olarak yapmaları gerekmese de eskisini alıp, yenisini kurdurmuşlardı. fil gibiyim ben! ahahaha bu ne demek; körün fili tariflemesini bilir misiniz? işte oradaki hikaye gibiyim; biri kuyruğuma basarsa sinirli kavgacı agresif handan'ı tanır:) biri saçıma dokunursa hımmm bu bayağı güçlü bir saça sahip biri der, yanağımı okşarsa... böyle işte, siz nasılsanız nasıl davranır nereye dokunursanız ona göre bir handan görür tanırsınız. hepsi benim. sinirli, neşeli, kavgacı, keyifli, kahkahası öbür sokaktan duyulabilecek desibelde ama kavgası da. sabırlı değilim fevriyim. hislerimle ilerlerim. hislerimi dinlemediğim zaman hata yapıyorum. ne zaman hayır demek isteyip de demediysem sorun yaşadım. tecrübe. insanın yürüyüşünden profilini çizerim. çok az yanıldım çok az yanılırım. yemeği, içkiyi, çikolatayı, dondurmayı, balığı, karidesi, makarnayı, magnalın başında sıcak sıcak yemeyi, ince siyah çorabı, yunan'ı, adaları, kitapları, kahveyi, birayı, şarabı, aperol spritzi, viskiyi, siyah elbiseleri, deri etekleri, siyah tişörtleri, yumuşacık eşofmanları, sporu, yürüyüşü, boğazı, blogu,miniyi, göğüs dekolte.sini, modern sanatı, sergileri, lokantaları, esnaf meyhanelerini, üzümlü keki, sabah erken uyanmayı, öpüşmeyi, sevi.ş.meyi, köy gezmeyi, pazar dolaşmayı, seyahatin her türlüsünü, avrupayı... severim. şimdilik aklıma bunlar geldi. hepsini ömrüm ne kadarsa tekrar tekrar yapacağım. emekliyim, mutluyum ve bir başka iş aramıyorum. belki kendi işimin patronu olmak. o da belki. çünkü kimseyi bir şeye ikna etmeyi gerektirecek bir iş yapmayacağımı biliyorum. bir de şu var; insanlar benim üzerimde istedikleri etkiyi yaratamadıkları zaman sinirleniyorlar. bu şöyle oluyor; yani mesele benim ay evet ya emekli oldum, sıkılıyorum ıhhh ne yapsam ki deyip kalktım mantı açtım, kilo aldım vs dememi bekliyorlar:)))) ay yok! kafalarında bir yanıt var, o yanıt emekli olan sıkılır, bunalır hatta pişman olur ( bir arkadaşım ki kesinlikle kötü niyetle değil biliyorum, çünkü beni sever ben de onu severim, rakı sofrası kurar saatlerce sohbet ederiz ama mesela o bile işalla pişman olmazsın dedi.) yani istedikleri efekti alamayınca sinir oluyorlar insanlar handan'a. sinir olmayın, sizin şimdi gezdiğiniz kapadokyayı ben 93'te gezdim:) ne var yani?!:)))) ne anlatsam sen de biliyorsun deyip kızmayın, senin iki evin var diye ben kızıyor muyum istersen 20 ev al ama kapadokyayı da şimdi gezmişsin:))) yunanı da hiç görmemişsin. ahahhha biri vardı öyle meriç'i geçmemiş, yazık. eh dedim bişey olmaz, 60larında gezersin sen de, ben gezdim sen oku. bu kadar.

karman çorman tatil notları

23 Ekim 2021 Cumartesi

 daha sık yazın demişler:) şaka şaka 1 kişi demiş, blueagenda. bir kaç fotoğraf ayırmıştım bunlarla fotoroman gibi yazarım diye. hazır keyfim yerinde viskim elimde köpeğimizi de sevmiş gelmişken fotoğraf altı notlarla yunanistan yazısı yazayım. 


koukla beach; zakintos adasında en sevdiğimiz plaj. yüksekte, mezeleri harika, muhteşem manzara... bütün gün yiyip içip uyuduk burada! arada eleni ile sohbet ettik, merdivenleri inip denize girdik, ayı fasulyesinden yapılan tereyağlı fasulyeye bayıldım! pattizler hep anne patatesi. şezlong şemsiye ücreti diye bir saçmalık yok ya da bizden almadılar, bilmiyorum. aperol spritz 8 euro, biralar 3.4 euro marjındaydı. bütün gün yiyip içmenin bedeli sizin kapasitenize bağlı. 


en sevdiğim fotoğraflarımdan; yannis'nin mekanından döndüğümüz gece, kalan viskiyi alıp bara gittik. rich, arkadaşlarımız ve ben birer shot attık. 


zakintos adası / alex studio / laganas 
laganas, adanın merkezi zante kasabasına 11 km. bizim otelimiz temiz düzgün büyükçe havuzu olan barında fiyatları çok makul bir oteldi. sabah tertemiz yıkanıp siliniyordu her yer ve odalar temizleniyordu. akşamları havuzu elektrikli süpürge benzeri bişey ile temizliyorlardı, bilmiyorum o şeyin adını. kıyafetler; kimono, zante bölgesinden no name bir mağazadan, sarı ayakkabı:) famous mağazasından 8 euroya görünce dayanamayıp aldığım:) 

bu kahveci patras'da 
adaya gitmek için bilet aldığımız ofisin olduğu ve otobüsün kalktığı yerde, bitişikler aslında. günde iki sefer var patras'dan killini oradan da ferry ile zakintos adasına. 1 saat otobüs 1 saat ferry. iki saatte hoop iyonya adalarından zakintos'tasınız. kahveleri güzeldi. karşısı da gar. pek hareketli pek otur izle kahvesiydi. dedeler içeride kağıt oynuyordu. dedeler gidiyorsa iyidir. 

patras
çok tatlı çok güzel bir şehir. bu manzara otelimden; balkonum bütün barlara nal toplatacak bir manzaraya sahipti. patras'ya ilk indiğimde oh be dedim. ve hemen 6 saatlik yolculuktan sonra elimle koymuş gibi limandan yukarı çıkınca patras'nın esnaf lokantasını buldum:)))) kalamarlı makarnayı görünce çok şanslısın be kadın dedim kendi kendime. buz gibi biraları yuvarlayıp makarnayı da mideye indirince benden mutlusu yoktu! geceliğinin 50 euro olması bile otelin canımı sıkmadı. ah euro ah!... neyse, patras güzeldi. selanik'ten otobüsle gidince bütün o kıyı şeridini de görmüş oldum. 

burası selanik 
selanik'teki maceralı ilk günden sonra şehri daha önce görmüş olmamın verdiği rahatlıkla çantam hosteldeyken ben hem gezdim hem de yer baktım. nihayet bir otelde yer buldum; otelin adını yazmayacağım çünkü mecbur kalmazsam kalmayacağım bir oteldi. bir kere sahibi resepsiyondaydı ve çalışan kıza sürekli direktif veriyordu. ama işte yer yoktu ve ben artık aramaktan sıkılmıştım. geceliğine 50 euro verdim, kahvaltıdan da 5 euro aldılar! ayıp. oda temizdi ama banyo o kadar dardı ki! oteli sevmedim ama neyse plansız gezince oluyor böyle şeyler. iyi ya da kötü reklamları olmasın diye adını yazmayacağım. çok merkeziydi, burası balkondan sesleri duyup indiğim taverna. kapanırken bile isteğimi kırmayıp servis yaptılar. ben de çok uzatmadan kalktım zaten. elbise beymen club, hep evde olduğumuz günlerde onlayn alışveriş olayına benim bile girdiğim zamandan:) bu iyi de öbürü ancak plajda giyilecek bişeydi. 

aynı sokak 
selanik için bir kaç cümle edeyim. ben yıllar önce filia  ( dostluk ) ekspresi ile trenle geldim bu şehre. sirkeciden bindim selanik garda indim:) benim yurt dışı seyahatlerimden birincisi ya da ikincisidir. instagram yoktu ki o zaman tarihi saatiyle getirsin karşıma. deniz kıyısı kafeleri barları çekmiyor beni, bir tur attım tabii ki, içeride güzel taverna küçük meyhane kovalayıp sokak sokak gezdim. ve evet eyleme uzaktan destek verdim, polis kovalarsa elbiseyle koşulmaz anacım ya. pazarın içindeki tavernalar çok turistik ama oturdum, izlemek için.  güvenli temiz güzel bir şehir selanik. ama fazlası waw durumu yok yani. belki benim gitmediğim meteora ve halkidiki öyledir ama selanik bildiğin düz liman şehri işte. 
*** 
sanırım bu tatile dair anlatabileceğim kadar şeyi anlattım. gerisi bana kalacak özel şeyler. 
tatilden dönünce istanbulda en kayda değer contemporary istanbul macerasıydı gittiğim. önce yanlışlıkla santral istanbul'a gittim:))) tersane istanbul'a ulaştığımda  gerçekten yorulmuştum:)  modern sanat üzerine konuşacak yetkinlikte bir eğitimim yok, ben gözüm başka şeyler görsün, şehrin en hareketli noktası orası diye her sene gidiyorum. insanlarla tanışıyoruz, akıl almaz sohbetler ediyoruz, içkiler içiyoruz; istanbul içinde başka bir istanbul yaşıyoruz.  ama bir galeri açmak fikri hep kafamın bir köşesinde var. uyuyor şimdilik. bir bakmışsın bir gün! neden olmasın!? 

tersane istanbul muhteşem manzaraya sahip bir yer. daha fazla etkinlik yapılmalı orada. pop up restoranlar ben onlara gerilla barlar ve restoranlar diyorum; aç, iç kaç:)))) neden olmasın. 

bol bol kitap alıyorum, aldığım hızda okumuyorum ama 
kitaplar için ayrıca klavye tıkırdatacağım. 
çok uzadı  bu yazı çokk. 
hadi görüşürüz 
blue agenda, teşekkürler itici güç oldunuz yorumunuzla yeni yazı için. sevgiler. 




1 sms 10 lira & ingiltere vizesi almak isteyenlerin dikkatine!

21 Ekim 2021 Perşembe

     ingiltere vizesinden bahsediyorum. olayı başa saralım; diyelim ki canınız bir ingiltere gezisi istedi, uzun bir sürece hazırlıklı olun vize için. ben size ana hatlarıyla anlatacağım. 

    ingilizeceye hakimseniz, internet sitesi üzerinden doldurmanız gereken sayfaları doldurup çıktılarını alıp istediğiniz süre için gerekli vize harcını yatırın. 

    ingiltere ve aslında diğer bizden vize isteyen ülkelerin en önem verdikleri vize koşulu; geri dönmeniz için bir sebebinizin olup olmadığı. çalışıyorsanız tabii ki iş yerinizden çalıştığınıza dair bir yazı, eviniz varsa tapusu, bankadan son üç aylık hesap dökümü ( imza sirküleri ile, vize için dediğiniz zaman anlıyorlar merak etmeyin ama ziraat ise çalıştığınız banka  biraz zorlanabilirsiniz) eski pasaportunuz, varsa -zorunlu değil- sağlık sigortanız yurt dışı için olan elbette, kimlik fotokopiniz, gidiş geliş bilet ve otel rez. gibi sürü sepet belgeyi de tamamladıysanız, ki banka için bir parantez açmam gerekiyor. ingiltere orada kalacağınız gün için makul miktarda para istiyor hesabınızda ve bu paranın kaynağının belli olmasını. maaş, ikramiye, lotarya her neyse. ha tabii varsa davetiyeniz bir de her yerde yazmıyor bu bilgi; 

davetiyeyi gönderen kişinin pasaportunun ön iki sayfasının fotoğrafı ya da kimlik fotoğrafı ve numarası  

buraya kadar sinirlenmeden geldiyseniz, bunları acentaya da yaptıracak olsanız bu belgeleri sizin toplamanız gerekiyor. her iki şekilde de belgeler tamam ise zaten sisteme girişlerini yaptığınız zaman size bir randevu tarih ve saati verilecek. şimdi ben size o randevunun işleyişini anlatacağım esas. 

ingiltere vize aracı kurumu profilo avm içinde, 4 katta. gittiniz, kapıda güvenlik gayet ölçülü bir kibarlıkla önce ateşinizi ölçüyor, ona verilmiş isim listesinden sizi buluyor ve belgelerinizi alıp, telefonunuzu ''tamamen'' kapatmanızı ( uçak modu teklif edenler vardı! allahım ya ulan 15 dakika sürmüyor içerideki işlem nasıl bir  ayrılamaz haldir bu telefonla) söyleyip sizi bir adım -evet, bir adım- içeri alıyor. orada bir güvenlik görevlisi daha var, montunuzu ve metal eşyalarınızı çıkarttırıp sizi birinci demir aksamlı kapıdan geçirip  x ray cihazından geçiriyor. ikinci demir aksamlı camlı otomatik kapıya kulaklarında kulaklık fbı ajanları gibi ''2. kapı'' diye talimat veriyor o da açıldı mı, tamam içeridesiniz. elinizde pasaportunuz var, bankolarda çalışanlar, bir başka kağıtta bir numara var, işte o numara ekranda yanınca, yandığı bankoya gidiyor oturuyorsunuz. yine ölçülü kibarlıkla karşılanıyor, pasaportunuz alınıp bir mahfazaya koyuluyor, adınız soyadınız mail adresiniz kontrol ediliyor ve mahfazalı pasaport tekrar size veriliyor. burada bir parantez daha, bir acenta yaptıysa başvurunuzu mail adresi olarak onların mail adresi görünüyor sistemde. bunu değiştirmemiz mümkün değil diyorlar ama siz bana da bilgi gelsin derseniz, işte o zaman sms gelebilir bunun da ücreti 10 lira, diyorlar. tabii o aşamada artık 10 euro da 10 sterlin de deseler kabul edecek halde oluyor insan. bilgiye bir an önce ulaşmak için. nakit ödeme almıyorlar, kartla ödemeyi yapıyorsunuz, mahfazadaki pasaportunuzu alıp, bir yan salona parmak izi ve biometrik fotoğraf için geçip yine panodan sıra numaranızı takip ediyorsunuz. 

numaranız yandı, içeri girdiniz, ceketinizi çıkarıp oturmanızı söylüyor görevli. mahfazalı pasaportu o teslim alıyor, önce başının üstünde köşedeki kameraya bakıp adınızı soyadınızı ve doğum tarihinizi söylemenizi istiyor. söylediniz, tamam. şimdi önce sağ el dört parmak parmak izi için makinaya, sonra sol el dört parmak, sonra sağ başparmak sonra sol şeklinde parmak izini de verdiniz. az kaldı dayanın bitti. 

bunlar tamamlanınca, sizi 15 gün içinde bilgilendireceklerini söyleyip işlemi sonlandırıyorlar. uzun uzun yazdım, ayrıntıları gözden kaçırmayın diye, ama epi topu bu işte. 

hadi bakalım profiloya inin de bir kahve için:) 

not: bahsettiğim turistik vize ve tabii ki her talepte bir dilekçe ile talebinizi iletiyorsunuz:) bunu belirtmemiştim çok evrensel bir kural / silsile olduğu için, belirtmiş olayım.  talebinizi belirten bir dilekçe yazıyorsunuz, konsolosluğa hitaben. 



kısa kısa tatil notları; agistri ve atina biraz da selanik

2 Ekim 2021 Cumartesi
nereden başlasam nasıl anlatsam; agistri butik bir ada;  gidin agistri club hotel'da kalın, muhteşem manzaralarda içkiler için mi diye başlasam, yoksa selanik'te çantamı sürükleyip hostel-otel arama maceramdan mı başlasam; efendim hem fuar açılışı varmış hem de başbakanları gelmiş bak bak bak hem de şehirde protestolar varmış, e bir ben  eksiktim yani. hostelde bir geceliğine yer verdi resepsiyondaki tatlı çocuk, o saatte ( 21.30) gönlü razı olmadı sanırım yer aramama daha fazla. çantayı atıp elimi yüzümü yıkar yıkamaz karşıdaki tavernaya attım kendimi; masa yok:))) sanırım selanik dolmuş ve ben kapı aralığında  duracak olsam da  binmeye çalışan son yolcu gibi selanike girmeye çalışıyorum:))) yorgo (patron)  beni kendi arkadaşlarının masasına oturtuyor,  adamlar hiç ingilizce bilmediklerini sohbet edemeyecekleri için üzülüp özür dilediklerini söylüyorlar yorgo'ya; anlıyorum. kelimesi kelimesine ama vücut diliyle:) servis de açıyorlar, ohhhh bol soğanlı ciğer ve salata ay ay ay tamam selanik güzel. zakintos adasını ben bulmadım, richard buldu. türk yok, ada güvenli, herkesin çantası sırtında asılı  çünkü.  hatta bir ara hangi cehennemden buldun bu adayı, diye richarda kızdım patras-killini arası yollarda adaya ulaşmaya çalışırken ama rich gayet sakin yaramazlık yapan çocukların sessizliğinde karşıladı bu salvomu ve sakinleşmemi bekledi. adam beni iyi tanıyor. 

tamam, baştan başlıyorum. 3 eylül sabah erken saatler uçuşa saatler var ama ben heyecanla yola çıkıyorum. çok şeyi çok özlemişim. bitli sabihayı bile! öğleden sonra atina'dayım. burayı biliyorum. şehrin değişecek hali yok kaldı ki bu ülkede menüler bile değişmiyor! eskiyor epriyor ama ay hadi bu sene de zıptırı otunun yatağında karides çikü koyalım menüyü  bir de cillop gibi yenileyelim demiyor kimse, bildiğini yapıyor senelerce. ne diyordum hah atinada merkeze geliyorum valizimi sürükleye sürükleye önce bir gyros indiriyorum mideye sonra monastraki civarında önce makarnacı sonra takı satan güzel kadınlar bir hostel tarif ediyor. buluyorum, yürürken çocukların büyük bir masanın etrafında oturmuş şarap içtiklerini görüyorum. doğru adresteyim, güzel çocuklar bunlar, o hissi alıyorum. giriyorum, 10 dakikada işlemlerimi yapmış çantamı yukarı fırlatmış aşağı inmiş ve buz gibi bira yudumlamaktayım. seyahat başlıyor. çocuklar 11 gibi ayaklanmaya başlıyor dışarı çıkacaklar ama benim hiç halim yok. siz gidin eğlenin ben sonra katılırım diyorum, gidiyorlar, ben de resepsiyonda maria ile biraz laflayıp uykunun kollarına atıyorum kendimi. 

4 gün atinada sokak sokak meyhane meyhane taverna taverna mağaza mağaza geziyorum. sonra diyorum ki bu kadar atina yeter, bir ada gezeyim çünkü daha richard'ın gelmesine zaman var. atinaya yakın adalara dair bütün okuduklarım agistri adasını gösteriyor. hislerim de. hopp pire limanındayım, bi bilet 11.50 euro, nefis salonları olan kocaman bir ferry ile bir saat yolculuk ile agistri. oh be! soluklanma, ikinci otele çantayı atma. 35 euro geceliği, resepsiyonda çok şeker bir genç kız var. ilk yemek hemen sahildeki tavernada, ağaçların altında kumların üstünde, garson stelyo lise öğrencisi olsa gerek, karides diyorum bira diyorum gelen karides kasesini  gördüğümde gözlerim parlıyor. agistrinin spesiyali bu, küçük karidesler hızla kızartılıyor, bize de çekirdek gibi yemek düşüyor. bu tavernanın her şeyi iyi, kalamar et 4 günde iki üç öğünü orada yedim.  

adada gezmenin alameti farikası yürümektir. yürüyorum yürüyorum yürüyorum yan köye kadar yürüyorum, manzaranın güzelliğinden başım dönüyor. çok güzel bu ada!  bir gün adanın tek belediye otobüsüne binip son durağa kadar gidiyorum. ada içinde ada var:) o adaya üç ayrı plaj yapmışlar, giriş 5 euro falan. neyse, ben bütün gün sıkılırım bir plajda yatmaktan. karşıda manzarası muhteşem yere gidip oturuyorum ama garsonun benimle ilgilendiği yok, göz teması kursam bir karides bir bira diyecem ama yok. hislerimi dinlemediğim her an hata yapıyorum, içimden bir ses kalk git diyor, diğeri biraz sabırlı ol, diyor.. neyse zor bela bir kız çocuğu gelip siparişimi alıyor ama ne masaya kağıt sermek var ne bişey, peçete yok ulan masada! karidesi iptal etmek istiyorum o da olmaz deyince artık senin patronun kim diyorum, gösteriyorlar.  adama epeyi sert ama bağırmadan -etrafta insan çok bağırarak onları rahatsız etmek istemiyorum- şikayet ediyorum. çocuklara bir el hareketi ile ilgilenin diyor ama benim keyfim kaçtı. yarım bırakıp kalkıyorum,  hesabı ödüyorum ama tek sent bahşiş bırakmıyorum, özür diliyor tekrar,  seyahatin en kötü anısı olarak bu kalıyor aklımda. olay şu ki; tek taverna orası ve yunan aileler arap aileler gibi masayı donatıp yiyip içiyolar. e ben yalnızım. ne yapayım yani benimle ilgilenmeleri için adam mı toplayıp gideyim tavernaya:))) dört kişilik masada tek kişi oturunca çok da ilgilenmiyorlar işte. yalnız gezerken bu hep oluyor bazıları soruyor, ''yalnız mısın?'' diye, üzgünüm ama evet diyorum gülümseyerek ya da arkama bakıp yoo ben ve ben gölgem var diyorum bazan, gülüşüyoruz. 

agistriye dönüyorum yani köyün meydanına. sonra işte ada hayatı, sabah bir espresso bir peynirli börek ile kahvaltı nudist plaja giden yolda küçücük, yolu zorlu bir plajda güneşlenme denize girme sonra acıkınca stelyo açılmadınız mı hala diye -saat 1 gibi başlıyorlar servise- kapısına dayanmalar tavernanın. başka bir gün yan köyde önce güzel bir barda bira yuvarlama sonra limanda yemek yeme... böyle bir kaç gün geçiyorum ama adanın en özel yerini yazayım size. giderseniz; 

agistri club hotel.  sahibi   ingiliz bir abi. muhteşem bir manzarası var. havuzu ya da plajı yok, nefis bir terası var.  adanın en tepedeki oteli diyebilirim. işte o gizli sayılabilecek plaja  otelin bitimindeki merdivenlerden inip ulaşıyorsunuz. sabahlarıo muhteşem manzaralı terasa  gidip filtre kahvemi içiyor,  aşağı inip güneşleniyor çıkıp öğle içkimi yine terasta içiyor yani orada gerçekten güzel saatler geçiriyordum.  kalamadım ama içimde kaldı. birazcık pahalıydı. 


şimdi yazıya bir kaç fotoğraf ekleyip bunu sonlandırayım çok uzadı çünkü. sonra daha selanik var patras var zakintos var... 23 gün gezdim yunanda! 19 gün ispanya rekorumu egale etti bu seyahat. 


mekan değerlendirmeleri, feriköy organik pazarı

14 Ağustos 2021 Cumartesi

 geçen gün emeklilik yemeği yedik bir takım arkadaşlarımla, onların daveti üzerine. mekan seçimini  onlar yaptı. hiç değerlendirme niyetinde değildim mekanı yine adını vermeyeceğim genel üzerinden görüşlerimi yazacağım da onlar daha yemeğe başladığımızda takılmaya başladılar bana:) son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim; ben o mekanı seçmezdim. 

gelelim mekanların haline ve değerlendirmeye.  iyi olduğunu iddia ettiğiniz bir mekanda ilk gelen şeyler nedir? ekmek, su, damak hoşlukları  ve iştah açıcılar değil mi? bizim mekanın ekmekleri soğuk, sıradan fırından alınmış bir ekmekti. dilimlenmiş atılmış bir sepete, o kadar. kırdım 1 puan. sular geldi tamam. iyiolduğunu iddia ettiğiniz  bir mekan sıcak, taze, çıtır çıtır ekmek sunar. masanın içki tercihi şarap oldu.  yine iyi bir mekan iyi bir işletmeci  sızma zeytinyağı, peynir ya da tulum peyniri tereyağı ikilisi gibi ufak başlangıçlar gönderir masaya siparişten önce. bizim mekan siparişi almak için sabırsızlanıyordu:) salata vereyim mi ortaya? yok. tamam, ben de biliyorum bir mekan en çok salata gibi maliyeti düşük ama fiyatı yüksek ürünlerden kazanıyor. ama abicim şarap yenilediğin zaman da ''salata yaptırayım mı?'' diye sokuşturmazsın araya:))) savuşturduk. çünkü biliyoruz o salata duble olacak malum kalabalığız diye çarpı 2. bu ısrardan da kırdım 1 puan. devam edeyim. mezeleri hazır almıştı mekan. hiç bir derinliği ve özelliği olmayan fabrikasyon mezelerdi. bir çok mekan artık hazır alıyor mezeleri. her yerde her ustanın fesleğenli levrek yapıyor oluşu sizi de düşündürmüyor mu? hem de aynı tatta:)))  ben eskiden levrek marine falan yerdim, severdim de ama kardeşim en son öyle mayoneze bulanmış geldi ki hem de neyse iyi bir mekanda deyip ad  vermeden devam edeyim. kaymak gibi levrek marineler balıkçı hasan'da vardı yıllar yıllar önce. neyse 

1 puan da mezelerden gitti. kaldı geriye 7 puan. mekanın tuvaletleri temizdi. servis eh işte ikram yok gibiydi. genel tavırları düzgün olduğu ve hesabı şişirmeden getirdikleri için 7 vereceğim mekana. yoksa yemekler vasat deyip bir puan daha rahatlıkla kırabilirim. istanbul biraz vasata teslim oldu son yıllarda. bir örnek mezeler, her yerde aynı yemekler. kuş kondurmak isteyen şefler de tabakları çok yüksek fiyatlamaya başladılar. geçen gün gayrettepede bir yerde karidesli makarna sordum; 95 lira! olmaz. karidesin kilosu 60-90 arası metro markette. bir tabak makarnaya öğle servisinden para kazanan bir yer 95 lira yazamaz. zaten eski sahipleri bırakmış, çalışan çocuklar devralmış bakalım onlar bu fiyatlarla ne kadar sürdürebilecek. 6 ay diyorum. yine bir başka şef mekanından yemek istemiş söylendiği kadar leziz ve özel bulmamıştık. ona sordum vallaha o da 115 gibi bir rakam söyledi karidesli makarnaya. evet karidesli makarnayı baz alıyorum. 

mekanlar, adalarda (prens) her şeyi beş katına satan esnafın ulaşım  zor olayını kendilerini kalkan etmeleri gibi şimdi de pandemiyi bu anlamsız artışlara kalkan ettiklerini görüyorum. ancak bana göre yanlış yapıyorlar. eylül gibi sakinleşecek herkes, yaz tatili kakofonisi bitecek, okullar açılacak ya da uzaktan eğitime başlanacak yine laptop ve eğitim araç gereçleri, ev-oda-fiziksel alan ve konfor ihtiyaçları önce çıkacak. bir buçuk senede herkes evde yemek pişirmeyi kendine kadar bile olsa kıvırdı. başka başka etkenlerden de pek geceleri çıkılmayacak artık. yani bu fiyatlarla çoğu yer top atacak.

insanlar kendilerine yetecek kadar yemek pişirmeyi kıvırdı demişken pazara çıkma mevzuna bağlayayım olayı. yaklaşık 20 gündür hafta içi resmi kurumlarla olan işlerimi halletmek için neredeyse ben de mesai yapıyor çoğu zaman ya en yakın marketten telefonla sipariş veriyor ya da bir koşu migrosa çıkıp yoğurt vs. alıp eve dönüyordum. neyse ki işleri biraz da benim ısrarlı takip ve kamuyu iyi tanımamla bitirdim. kargoyu hala bekliyorum:) bugün keyifle bir pazara gideyim bu marketten gelen plastikten hallice sebze ve meyvelerden kurtulayım diye feriköy organik pazarının yolunu tuttum.  tezgahlar iki sene önceye göre azalmış geldi gözüme. büyük marketlerde kilosu 2 liraya kadar düşmüş olan kemalpaşa domatesin 5-7 lira arasında bir fiyata satılması dışında  anlamsız pahalılık yoktu. 15-20 civarında seyrediyordu sebzeler, incir en pahalı meyveydi. minik kabaklar 10, patlıcanlar 13 marjındaydı. eh yarımşar kilo alıp bez çantamı doldurdum. oradan bomoniada'da bir soluklandım. aslında mekanların hepsi açık mı diye biraz da kontrol ettim. eğer sadece sabah erken saat diye değilse delimonti kapalıydı ama orası zaten kahvaltılık satan bir yer ve11 gibi açık olmaması enteresandı ama kesin bilgi değil bu. ara güler müzesini gezdim. sonra hoop oradan eve. sebzeleri kuzu etiyle fırında pişirdim. az sızma bol sarımsak ile. yanına avokadolu soğanlı bol limonlu salata yaptım. evet, yavaştan sakin yaşama geçerim ben. az alışveriş, öz alışveriş, bol kitap, bol yürüyüş, bol kahve, az alkol ve tek yön biletli bir seyahat! 


hahayttttt emekli handan iyi günler diler. 


daha iyi günlerimiz olmuştu ve olacak; vakurla bekliyorum / bekliyoruz

6 Ağustos 2021 Cuma


 
iki sene olacak neredeyse hep bir şeyleri bekliyoruz; önce salgının hız kesmesini o arada aşıyı sonra ikinci aşıyı sonra... hep bekliyoruz; kanepede, evde, yürürken,  seyahat ederken kafamızın içinde hep dönüp duran bitmesini beklediğimiz ve normale dönünce yapmayı arzuladığımız şeyler var. belki de yeni normalimiz budur demek istiyorum ama girişte asılı maskeye gözüm takılıyor ve yooo bu yeni normal değil ve olmamalı diyorum. 

neyse ki artık okuyabiliyorum. en son hızla bitirdiğim ''büyülü nisan'' romanından bahsedeyim size. başka bir kitabı ararken -bulamadım- iş bankası yayınlarından yeni çıkan ne var deyince çocukların tavsiyesi ve kitabın tanıtım cümlesinin ''kocaları tarafından belirli kalıplara sokulan, sıklıkla ihmal edilen ve içselleştirdikleri toplum baskısıyla baş etmeye çalışan  bayan wilkins ile bayan arbuthnot gazetede gördükleri ''kiralık şato'' ilanının verdiği ilhamla cüretkar bir plan yaparlar.''  başlaması oldu. aldım, sanırım iki üç günde de bitirdim. yazmak için kafamda evirip çeviriyordum cümleleri; bu sabah erkenden uyanınca hadi handan dedim. 

kitabın ilk 200 sayfası akıcı. elizabeth von arnim iyi bir başlangıç yapmış ve fakat sonra ne oluyorsa oluyor roman sarkmaya başlıyor. ikinci yarı sanki yazar sıkılmış ve onun acısını bizden çıkarıyormuş gibi uzatıyor romanı ve uzattıkça daha da çok sarkıyor.  ilk 200 sayfada karakterlerin açılımı gayet heyecanlı iken sonra toparlama aşaması ıhhh nasıl desem yazarı bile sıkmış! bu kadınlar ancak bu kadarını yapar deyip bırakmış gibi. ve bir başka çok kişisel bir yorum; kitap tanıtım cümlesinde vadettiği kadar ''cüretkar'' değil. ancak mary annette beauchamp (yazarın gerçek adı bu) adlı yazarı tanımak, 1920'lerin londrasında kadınlar nasıl yaşarlar ne düşünürler diye bir bakmak için gayet güzel bir roman. yazarın fotoğrafına baktım da şimdi epeyi karizmatik bir kadınmış. ve evet romanda biyografik özellikler var-mış. eh hepimiz biraz kendimizi yazmaz mıyız zaten. 

yazmak deyince, blog eski şaşaalı günlerine kavuşmuş görünüyor. dün 1200 kişi okumuş! tek bir yorum yok ama:) dur bakalım bu çok okunmaların sonunda reklam alacak mı blog:) bekliyorum) 

en başta  neredeyse iki senedir beklediğimizi yazdım. beklerken okuyorum, yazıyorum, izliyorum, evle ilgileniyorum, yemekler pişiriyorum, yürüyüşler yapıyorum vs. ve fakat yine de seyahat etme fikri ile kendimi oyalamam gerekiyor. ağustos evde geçecek bu sıcakta valiz sürüklemek ya da sırt çantası taşımak fikir olarak bile yorucu geliyor. eylül'de ingiliz hükümeti bizi kırmızı listeden çıkarırsa bir tatil yapacağız. ben kendime kabataslak bojo ne karar verirse versin ekim için bir plan yaptım; yunanistan ve ispanya. hep bildiğim kasabalar kıyı kıyı köy köy orada bir meze burada bir tapas tek yön bilet aldığım bir seyahat yapacağım. keşif istemiyorum, metro istemiyorum, büyük turistik şehirler istemiyorum. barselanaya uçup oradan girona'ya gitmek ya da malaga'ya uçmak gibi. harita, aramak, kaybolmak vs. değil, bildiğim sevdiğim yerlere çift dikiş yapmak istiyorum:) tabii bunun için 10 günde bir servisten öbürüne gitmesi için defalarca mail attığım en son linkedin'den genel müdürü bulup emeklilik işlemlerime bir bakmasını rica ettiğim sosyal güvenlik kurumumuzun ikramiyemi yatırması lazım:) sosyal güvenlik kurumu telefonla kesinlikle ulaşılamayan bir kurum! nasıl bir yoğunlukta çalışıyorlar!? temmuz ayı genelde emekli olma ayıdır herkes bilir bunu, neyse ki linkedin var ve ulaştığım yetkili bugün bir haber verecek gelişmelere dair. 

işte böyle; genelde hemen hemen her gün mutlaka bir kere evden çıkıp ya bir kitapçıya ya bir markete ya da bir avmye gidip hepsini bir arada dolaştığım sonra eve gelip ingilizce ders dinlendiğim, öğle uykularına uyuyup yemek pişirmekten zaman zaman nefret edip yoğurt ile geçiştirdiğim öğünlerden sonra bazan bir heves kuzu incik alıp pişirdiğim aslında yeknesak günler... memleketin hali ayrı bir yürek ağrısı. son bir haftada yaşadıklarımız çok ağır,  hayvanlar aklıma geldikçe gerçekten dengede kalmakta zorlandığım zamanlar oluyor.  yangın öylesine kötü bir durum ki dün gece gönüllü gidip çalışsam diye düşündüm ama gerekli ekipmanım yok diye vazgeçtim. çünkü bunun eğitimini almadım gidip kalabalık yapmak yarardan çok zarar verir hem orada canla başla çalışanlara hem de ekipman bulamazsam bana. deprem sonrası günlerce  düzce'de gönüllü çalışmıştım, orada tek ihtiyacımız yatacak bir yerdi onu da 112 nin kaldığı binada bize de yer göstererek askeri kampetlerle çözmüştü kızılay ile koordineli yardım dağıtırken tanıştığımız yetkili bir abi. ama ne yazık ki yangın böyle bir şey değil. maske lazım, yanmaz ayakkabı lazım  tulum lazım vb. hadi hepsi var diyelim eğitim lazım. bir şey yapamadan evde oturup çok da acının faşizmini yapmayan güvenilir hesaplardan gelişmeleri izliyorum. akyaka'dan iyi haber aldım çünkü orada güvendiğim arkadaşlarım var. güvenmediğiniz bilmediğiniz insanların her yazdığını paylaşmayın diye son vereyim bu yazarken bile yüreğimi ağrıtan konuya. 

işte böyle, 50'ye iki kala yaşadığımı hayata!... 

daha iyi günlerimiz olmuştu ve olacak; vakurla bekliyorum. 

günaydın ahali 


el bakımı, doğum günü hediyeleri, hoşgeldin 48!

8 Temmuz 2021 Perşembe

 siz elinize peeling yapıyor musunuz?  ben hiç yapmamıştım ta ki geçen gün loccitane akmerkez mağazasında yapılıncaya kadar. dezenfektan  vb. ellerimi mahvettiğinden bir kaç aydır loccitane el kremi vs. kullanıyorum; işe yaradı, ellerim

hayata karşı duruşum
gel bakim sen bi, seninle yapacaklarımız var daha çok 
çok güzel haline geri döndü:) geçen gün  mağazalarında el peelingi yaptılar. badem özlü bir granüllü ürün yumuşatılarak eller ovuluyor sonra bol su durulama. onlar haftada bir deseler de bence haftada 1 çok fazla, eller yıpranır ayol zaten günde otuz bin defa yıkıyoruz! neyse, görmüş oldum el peelingi nasıl oluyormuş. ben yapar mıyım, yapmam. altı ayda bir oralarda dolanırken ücretsiz bakıma gelin mesajları birikince gider yaptırırım. o kadar. 

bu 48 pek özgür bir 48 yaş! senelerdir yaptığım iş ile ilişiğimi kestim:))))

sahalara geri döndük dönmesine de beşiktaş'ın hali ne o öyle ya! 

 hafifledim:))) bazan sabahları uyandığımda işe gitmeyeceksin biliyorsun değil mi, diye anımsatıp kendime daha bi keyifleniyorum:))) 

nisan ayında istifayla sonuçlanan süreç şöyle yaşandı benim açımdan; son 4-5 senedir sürekli soruşturma / sürgün / dava / aç dava / kazan handan dava / geri dön / yeniden soruşturma .... şeklinde ilerleyen bir süreç yaşadım; en son artık açtıkları soruşturma benim ''iddialarımı ispat edemediğim / devletin zamanını aldığım'' konulu olunca ifade vermeden önce istifa ettim nisan ayında. zira artık bunlarla uğraşmak istemiyordum. o güne kadar dilekçelerime eklemediğim bütün bilgi ve belgeleri '' ben bunları üst yönetim araştırsın diye eklemedim, buyurun.'' deyip istifa dilekçemi de ekleyip bütün bunlara, son kez  ifade verdim. 

tabii ki aklandım

' devletin zamanını almadığım, bütün söylediklerimin hatta daha fazlasının ispat edilip belgelerinin ekte olduğu; bunun için de herhangi bir  soruşturmaya gerek olmadığının anlaşıldığı '' kararı verildi. 

ben de çantamı alıp çıktım iş yerinden:))) 

konu hala yargıda olduğu için şimdilik bu kadar yazıyorum belki ilerleyen zamanlarda mesela sevmediğiniz bir memurun elini yıkamasından nasıl tutanak tutup soruşturma açarsınız diye müdürleri bilgilendirecek yazılar yazabilir; 

'' verimsiz bu çalışan'' diye başka bir yere tayin   ettirdiğiniz ( sürgün yani) memur davayı kazanıp geri dönünce bu sefer hakkında başka soruşturmalar açmak için nasıl sebepler yaratabileceğine dair müdür tayfasına  tüyolar verebilirim:))) verimsiz dediğiniz insana bilgisayar ve iş vermeyi unutmazsanız iyi olur. çünkü o zaman hakim ''e verimsiz dediğiniz insanın üzerine zimmetli bir bilgisayar bile yok neyle çalışacak bu'' diye bir soru sorabilir! ay müdürlüğünüze bişey olmasın:))))  hakimlerin bu ''nereden baksan tutarsızlık'' olayını gözden kaçırmayacaklarını bilmeniz gerek diye vallahi müdür ve müdüreleri uyaran yazılar yazabilirim:)))) bekleyin anacım:))) 

ama dava konusu olmayacak 1-2 hap bilgi vereyim. bilinen adıyla istifa devlet diliyle '' görevden çekilme madde:94'' günü gelince emeklilik işlemlerinizin yapılması üzerine istanbuldaysanız fatih kaymakamlığının yanında mukim kamu emeklilik dairesinden alacağınız bir dilekçe ( evet diğer sgk'larda yok. sadece vatan caddesinde var kamu emeklilik işlemleri için verilecek 2 satır dilekçe'' ile talebinizi ankara'ya yolluyorsunuz. sonrasını onlar hallediyor. emeklilik için yaşınızın dolmasını bekliyorsanız doğum gününüz emekliliği hak ettiğiniz gün oluyor:))) çift hediye yani. o hediyeye yani ikramiyeye kadar maaş alamıyorsunuz, bu da bir teknik hap bilgi olarak kalsın aklınızda. 

gelelim istifa olayına. önce bir anlamıyorsunuz açık söyleyeyim o kuş gibi özgür hali. ben nisan ayında istifa ettiğimde sevgilim ve yakın arkadaşlarım dışında kimseyle paylaşmadım; buna gerek duymadım. bütün bu süreci her adımda yanımda olan avukatım ile yürütüyor olmak da benim için büyük şans ve rahatlıktı. buradan sevgili avukatım Anıl'a bir kez daha teşekkür ediyorum. bu süreçte en büyük teşekkürü  aramızda 3500 kilometre olsa da  bütün süreci bilen, takip eden, her gün onlarca kez konuştuğum canım sevgilim Richard  eşsiz desteğiyle hak ediyor.  ismini vermeden teşekkür edeceğim insanlar da var:) sanırım ve umarım bu cümleden kendilerini tanırlar:) bütün bu süreci ellerinden geldiği kadar hasarsız atlatmam için çabalayan değerli dostlarıma buradan teşekkürler:) şişttt tanıdınız değil mi kendinizi? 

evet istifa diyordum, rahatlık diyordum. kamu çalışanı olmamak büyük özgürlük! yazarken, yaşarken bir amirinin olmaması, son zamanlarda benim gerçekten tahammül sınırlarımı zorlayan  birey olamamış ama hasbelkader yönetici olmuş insanlardan uzaklaşmak bana çok iyi geldi. 

''istediğim zaman istediğim yere gitmek ve istediğim şeyi yapabilmek büyük özgürlük'' böyle diyorum, eee nasılsın handan emeklilik nasıl gidiyor diye soranlara. 

ay bu kadar yeter bu konu:) gelelim hediyelere; kendime kırmızı taşlı bir yüzük daha aldım! fuar modeli yani tek bu handan hanım, diyorlar, puanınız bu kadar onu da ikiye katladık, diyorlar bunların hepsinin hem doğru hem de pazarlama taktiği olduğunu adım gibi bilsem de ben o anda yüzüğün parmağımda nasıl da güzel  durduğuna hayran hayran bakıyor ve aslında karar vermiş oluyorum almaya! bir de şans kolyesi hediye ettiler bir de çikolata:) aldım gitti! rich bana beni çok duygulandıran bir kart yolladı. buzdolabının kapısına yapıştırdım magnetlerle. her sabah beni sevdiğini okumak iyi geliyor:) 

günlük rutini şimdilik şöyle oluşturdum. sabah erken uyanış, önce bir fincan kahve biraz medya sonra ev toparlamaca duş alma bir fincan kahve daha. sonrası ne yemek yapacağıma ya da dışarıda nerede yiyeceğime karar verme, alışveriş ve bir semt turu için dışarı çıkma. 11 gibi sokakta oluyorum; şans oyunları oynayıp türk kahvesi & maden suyu içip oradan artık günü nereye bağlayacaksam oraya gidiyorum. bazan bir kitapçı bazan geri ev bazan kurtuluş bazan boğaziçi. dün boğaziçi oldu mesela akşam üzeri sokak barında iki bira yuvarladıktan sonra yemek için istikamet. 

deniz ürünleri iyiydi ama ana yemekten çok memnun kalmadım, şefe ( şefim şefim:)))) ilettim eleştirilerimi. 

temmuz ayında bu rutin iyi, ağustos ayına bir seyahat sıkıştırırım yunanı çok özledim yunanı, herhangi bir ada küçücük olması tercihimdir iki meze evi bir fırın bir meyhane yeter de artar bile! ilk fırsatta, ilk. birinci aşıyı dalyan'da olmuştum, ikinci istanbulda. sonra ver elini britanya!:)))) 


okuyamadığım kitapları:) izlediğim filmleri, son aldığım kozmetik ve bakım ürünlerini bir başka yazıya bırakıp bu upuzun yazıyı bitireyim. 

işinizi sevmiyorsanız kendinize iş dışında bir hobi edinin, mutlaka! ben yıllardır bu blogla ve sosyal medya yazarlığı ile yaptım bunu. çok keyif alarak senelerdir yazıyorum. keyif aldıkça da devam edeceğim. 

hoşgeldin 48 



patlıcanlı pilav, okunmayı bekleyen kitaplar, anlatmadığım dalyan tatili...

27 Haziran 2021 Pazar

bu aralar böyle neşeli uyanıyorum sıkça 
 
patlıcanlı pilavı yazarak başlayayım. önce eleştireyim kendimi; patlıcanları doğrayıp tuzlu suda beklettikten sonra durulayıp kurulayıp çiğden koydum pilava. oysa fırın ya da ızgarada bir 10 dakika çevirsem böyle su çekmeyecekti pilavın içinde. eleştiri burada dursun gelelim pilava:) dün uzun zamandır kuru fasulye yapmadığımı fark ettiğimde yaz iyice gelmeden temmuz sıcaklarından önce bir kuru yapayım diye markete doğru yola çıkmıştım bile! kuru fasulye organik olan indirimdeydi ve normal markalardan ucuzdu. şaşırtıcıydı ama ben de fırsat bu fırsat deyip birer kilo aldım, mercimek bulgur vs. dün kuruyu bilinen tarifimle pişirdim. bol soğan, az sarımsak, yarım kapya bir yeşil biber sızmada usul usul pişti, o sırada fasulyeler haşlanıyordu. sonra tencereye eti ekledim, hepsi hemhal olunca da kuru fasulyeleri koyup kaynar içme suyunu üstlerini geçecek kadar koyup kısık ateşte pişirmeye aldım. bir saat kadar sonra bi 15 daha deyip sonra altını kapattım. muhteşem olmuştu! bugün aklımda yanına patlıcanlı etli bulgur pilavı yapmak düştü. kahvaltı yapmadan onu da yaptım sonra duşa girdim. 

    tek patlıcanı tuzlu suda beklettim. sonrası yıkama kurulama. tencereye yine bolca soğan sızma ile kavrulmaya devam ederken salonu toparladım. kim dağıtıyor bu evi lan!? etleri ve patlıcanı ekledim, kuşbaşı dana. artık kuzu ağır olur bu aylarda. sonra organik bulguru da tencereye ekleyip tuz karabiber eklemesi ile yine içme suyunu bu kez daha dikkatli çok az üstlerini geçecek kadar ekleyip hoop yine kısık ateşte pişmeye. pişti, oldu ama tam istediğim değildi. patlıcanlar su çekmişti ve istediğim lokum kıvamında değildi. kızartma evde hiç yapmıyorum ama bir daha yaptığımda fırınlayacağım. sonra bir tabak kuru bir tabak pilav yiyip öğle uykusuna uyudum. mutfağı da bugün için kapattım:) yarına deniz börülcesi aldım. denge:) 

dalyan tatilinden bahsetmedim. neden, çünkü dalyan'da yeni bir şey keşfetmedim. tanıdığım bildiğim güvendiğim otele attım çantayı, havuz başında dinlendim, sonra aşı randevusu alınca hiçç yormadan kendimi aşı olup yine uyudum öğle uykusuna. tanıdığım restoranlarda yemek yiyip daha çok rich'in arkadaşları ile sohbet ettim. evet, türkiye hala kırmızı listede. bir gün köyceğiz pazarını gezdim. sevdim. köyceğiz pazarının içindeki balık lokantalarını çok sevdim. ama sabah erkenden gittiğim için bu sefer deneyemedim. bir daha gittiğimde. köyceğiz'de çok enteresan insanlarla tanıştım; bloga yazamayacağım anılar dinledim:) sadece şu kadarını söyleyeyim, herkesin bu sıralar merakla ne diyecek diye videosunu beklediği abinin yakın çevresinden biri ile tesadüfler silsilesi ile tanıştım. bu kadar yeter:))))  sonra yine hoop otelime döndüm. bir başka gün sarıgerme'yi keşfettim. iki ayrı oteli çok beğendim, sahiline ve denizine bayıldım. tatilimizin bir kısmını sarıgerme'de yapmaya karar verdik. oteller ile ilgili ayrıntılı bilgi vereceğim. 

* the sarıgerme inn 

 * han boutique hotel

bu iki otel deniz kenarında değil köy içinde ama sarıgerme inn'in odalarına han'ın bahçesine bayıldım. her ikisinde de bir kaç gün kalabiliriz. 

sonra tatili kısa kesip istanbula döndüm. evi dip köşe bucak temizledim, temizlikçi kadın yine naza çekince kendini o sinirle bütün temizliği ben yaptım! yine olsa yine yaparım, mis gibi günlük ufak dokunuşlarla tertemiz oturuyorum. 

peter ackroyd'un bir başka kitabını aldım; ilk ışık. henüz okumadım. alıp da okumadığım kitaplar ufak bir tepe oluşturdu. ne zaman okunacaklar hiç bir fikrim yok ama her şeyin zamanı kendiliğinden geliyor, artık ona inanıyorum. zorlamaya gerek yok. 

ay ay ay nasıl unuturum!? çamaşır makinam elveda dedi bana. bir kaç araştırmadan sonra vestel'in fakirler için çıkardığı:))) seg markasında karar kıldım. fiyatı tek etkendi bu kararda. alırken metro market çok yardımcı oldu, vestel hızlıca teknik servisi gönderdi, çocuklar makinayı bağladı. bilgilendirdiler, gittiler. ilk izlenimlerim; sessiz değil. yıkama bitince uyarı ışığı ya da alarmı yok, unutursanız çamaşır attığınızı buruşuk bir makina çamaşıra sahip olursunuz ona göre. bugün beyazları yıkadım, baktım geldim şimdi bornozumda kahve lekesi vardı, çıkarmış. eh işte diyebileceğim bir makina. hele bir kaç sene geçsin ona göre. 

dün anatomy of a murder filmini izledim. 2.40 süresi gözünüzü korkutmasın; son dakikaya kadar izletiyor kendini. netflikş bu ara zayıf, haftaya virgin river 3. sezon geliyor, yani düşünün bu içinde aslındaheyecana dair  hiç bir şey olmayan dizinin bile gelmesi sevindiriyor. yokluğun derecesi. bu havada sinemaya gidilmez zaten, açıldı mı sinemalar onu bile bilmiyorum. yemek üzerine güzel bir kitap çıkmayalı çok oldu. varsa da ben duymadım. duyan varsa bana da bir haber etsin. 

blog çok ilginç okunmaya sahip. bazan günde 14 kişi okurken dün 340 kişi okumuş! vietnam'da yaşayan iki okura selamlar:) çok acayip okunmalar çok. ülkelerin listesi daha acayip ama onda şeyin payı da var hani türkiye üzerinden bağlanmamanın. neyse, okura selam bloga devam. 

48 yaşına giriyorum temmuz 21'de, temmuz 27'de emekli oluyorum:) 30 sene sonra! eylül'de sevgilimle buluşuyorum. garip ve özel bir sene bu sene. kim bilir daha ne sürprizlerle geçecek! 

iyi pazarlar 




kanepede geçen günler, hesap lütfen, bir bahar daha geçti...

30 Mayıs 2021 Pazar

 geçen seneye dair kayda değer pek bir şey anımsamıyorum; anımsadıklarım ondan önceki seneye ait. çünkü geçen sene hep kanepede geçti. 

bu bahar da geldi geçti. kanepede geçen zaman uzadıkça tahammül sınırlarımız zorlanmaya başladı. tam da o zamanlardayız. neyse ki hala iyi kitaplar, iyi filmler var elimizin altında da zaman geçirebiliyoruz. 

hesap lütfen, bitti. çok keyif aldım okurken. çok şey öğrendim. kitapta bahsi geçen yazar, kitap ve filmlere de ayrıca göz atacağım. gelelim yine alıntılara. 

kitaptan; sayfa 44 ''okurlara önerimdir: daha sonra çözülür diyerek isteklerinizi ve düşüncelerinizi asla ertelemeyin.'' 

bu kitabı okumadan önce de bu benim hayat mottolarımdan biriydi. 

üşengeç ve erteleyen insanlardan da çok hoşlanmıyorum zaten. üşenmiyorum, canımın istediğini canımın istediği zaman imkanlarım dahilinde yapıyorum. sorunları da güzellikleri de konuşarak çözmeye ve paylaşmaya her zaman varım. sessiz kalayım da karşı taraf anlasın, insanı değilim ben. karşı taraf da o kadar zeki ya da anlamak isteyen biri olmayabilir:) anlatırım, baktım anlamıyor bir daha anlatmam; hayat öğretmenlik yapmak için çok kısa. anlayanlarla devam ederiz yola. sevgililik için de bu geçerli arkadaşlar için de aile için de. düşündüğünüzü söyleyin, sonra sürekli ben öyle düşündüm de yapmadım da de da diye kafa ütülemeyin ya mümkünse:) 

iş hayatında sıkça yaşadığımız bir sorun var; torpille makam sahibi olanlar. o makamda kalabilmek için yaptıklarını anlatmam için upuzun başka bir yazı yazabilirim, mevzu o değil. milor, torpille gelenleri ve doğurduğu sonuçları şöyle anlatmış. 

sayfa 85 ''torpille gelenler gün geçtikçe zorbalaşırken diğer çalışanların motivasyonları da giderek kayboluyor. bazıları yalakalık yapmayı seçtikçe bazıları daha çok içine kapanıyor. bu durumda kaybeden hep toplum oluyor.'' 

torpille gelen zaten yetkin olmadığından içten içe hep bir görevden alınma korkusu yaşadığında bu korkuyu gizlemek için saldırganlaşıyor. evet, aklınıza gelen örnek doğru:) torpille gelenden daha rahatsız edici bir şey varsa o da yalakalar. bir tanesine bir gün dayanamayıp ' ya siz kocanızı idare eder gibi idare ediyor olabilirsiniz yöneticiyi ama ben etmem bir daha bana ''sus'' işareti yapmayın.'' demiştim, sakince! ikincide bu kadar kibar uyaramayabilirim sizi diye de eklemiştim:) yalakalığın sınırı yok hakikaten bunu arşa çıkaran çalışanları görünce bazan şakayla karışık ''bu yönetici az yapıyor size'' ya demişliğim bile var. torpil iş hayatında her şeyi baş aşağı götüren olgulardan birincisi. sonun başlangıcı da diyebiliriz. görmezden gelip işini yapan çalışan da içine kapanıyor işte. sorun kartopu gibi büyüyor. torpil ve yalakalık birbirini tamamlayan süreçler, yönetici onu yönetici yapanlara yaltaklanıyor, iş yerinde ufak / büyük rantlar için çalışanlar bu basiretsiz yöneticiye yaltaklanıyor böyle böyle gidiyor işte. boş verin, yok sayın. 

sadece yok saymak değil tabii tek çözüm bunun yanında bir başka öneri de milor'dan gelmiş. sayfa 88 ''yalakalık yapmadan işinizi hakkıyla yapmayı, eğer risk almanın doğru olmadığı bir zamandaysanız çalıştığınız alandaki mutsuzluğunuzu hafifletecek alanlara yönelmeyi tavsiye ediyorum. '' 

mükemmel bir öneri. iş dışında bir hobiniz olsun. bu coğrafyada beğenmediğimiz her işten o anda ayrılmak gibi bir lüksümüz yok. o zaman iş saatleri dışında kendimize mutlu olacağımız alanlar açmalıyız. 

ben kişisel alanımın sınırlarını kesin çizen biriyim. mesela geç saatte bana ulaşamazsınız, diyelim ulaştınız ama boş bir şey için arıyorsunuz! bir daha yapmamanızı söylerim. ya da ne bileyim benim evime habersiz gelemezsiniz. sabahları kahve içerken gazete okurken pek konuşmam. siz de konuşmayın mümkünse:))) evim derli topludur düzenlidir siz de misafir iken buna dikkat edin isterim. bunun gibi bir sürü şey. kitapta buna dair güzel bir tespit var. 

hesap lütfen / sayfa 111 '' insanın yaşadığı yerde kişisel zevkleriyle var olması o insana bir aidiyet yaratır, ona huzur verir... kendinizi tanıdıkça da zevklerinizle var olmanın güzelliğini hissedeceksiniz.'' 

her iki cümle de aslında üstüne cümle edilmeyecek kadar net. ancak bir örnek vermeden geçemeyeceğim. liseden bir arkadaşım boşanmıştı, lise arkadaşı olmanın verdiği samimiyetle ''neden'' diye sorduğumda '' handan ben evlilik hayatım boyunca hiç kendi istediğimi yapmamışım hep onun  istediği hayatı yaşamışım şimdi anlıyorum bunu.'' dediğinde insanların kendi özelliklerini ve isteklerini bir tarafa bırakıp başkasının (kocasının/karısının) istediği ve çizdiği hayatı yaşayınca nasıl yıllar sonra canhıraş bir şekilde bitirdiğini görüyorum evliliklerini. evinizi, mutfağınızı, kitaplığınızı, gardrobunuzu kendi istediğiniz şekilde düzenleyin, moda şu diye eşiniz bunu istiyor diye değil. siz mutlu olursanız karşı tarafı mutlu edersiniz mutsuz insan mutlu edemez arkadaşlar, deli olmayın. 

son bir not da sürekli canı sıkılan ve aktivite yapmazsa ölecek gibi olan, kendini eğlendiremeyen, zinhar yalnız kalamayan yeni nesil iyi para kazanan gezen tozan ama hep bir eksiklik duygusu ile çılgınlar gibi alışveriş yapan yine de ve sahip olduğu her şeye rağmen mutsuz beyaz yakalara; milor diyor ki: 

sayfa 114 '' ne fark ettim biliyor musun, insanlar günümüzde eğlencelerini bile iş haline getirmeye başladı.'' 

bu tipi ben kanlı canlı tanıyorum:) bazan da yahu anaokulu çocuğu gibi bir şey yapmazsanız sorun oluyorsunuz, diye takılıyorum onlara. ama kapitalizm çok akıllı, bu orta sınıfın kazandığı paranın çoğunu tereyağından kıl çeker gibi onlara olmayacak şeyleri satarak alıyor. ruhları bile duymuyor. o etkinlik, öteki kıyafet, beriki kurs derken ay sonunda kredi kartı borcu ile yüzleri düşse de öbür ay kapatırım motivasyonu ile çalışmaya ve tüketmeye devam ediyorlar. döngü aynı. ne deniyordu neydi o hayvanın adı:))) neyse. 

ben son dedikçe aaa bir not daha çıkıyor! ama bu gerçekten son. yalnızlık üzerine. ben yıllardır yalnız çıkıyorum seyahate ama bunu duyanlar hep bir nasıl yani diye karşılıyorlar durumu. neresini anlamadıklarını merak ediyorum:) onlar da nasıl canımın sıkılmadığını. ulan malaga'ya gitmişim, her gün başka başka semtleri geziyor, nefis cavalar içiyor, deniz ürünleri cenneti restoranlarda damağım bayram ediyor,  civar köyleri bile trene atlayıp keşfediyorum! sıkılmak ne demek! ahahahah sizin gibi beş yıldızlı otelde, ne idüğü belirsiz sürü sepet yiyecekle doldurulan büfede sıra bekleyip sonra yine aynı döngüde yanmaya çalışmıyorum şezlongda, tabii sıkılırsınız orada kalabalık olsanız dahi. bakın milor ne demiş yalnız kalmayı bilen insanlar için. 

hesap lütfen / sayfa 182 ''yalnız başına kalmayı başarıp bu durumdan keyif alabilen insanlar, başkalarıyla olmayı kendilerinden kurtulmanın bir yolu olarak görmedikleri için, başkalarıyla olmanın değerini daha iyi biliyorlar.'' 

evet, tam da böyle. arkadaşlarımla yemeğe ya da içmeye eğlenmeye çıktığımızda  kimse telefona gömülmez. saatlerce sohbet ederiz, güleriz eğleniriz ya da dertleşiriz hepsini bir arada yapıyoruz daha çok. sonra herkes gayet kafası dinlenmiş, sorunlarını belki paylaşarak başka bir gözden çözüm önerisi almış ya da mutlaka çözülmesi şart değil anlatarak rahatlamış olarak evine dönüyor. yalnız tatile çıkmak kadar güzel bir şey yok. iyi ki sevgilim türkçe bilmiyor ve satırları hiç okumayacak:) 

bakın mesela bu en sıkıcı salgın zamanı pazar rutinimi yazayım size. asker gibi saat 7 olmadan uyandım. önce kahve gazete medya turu yaptım yatakta. sonra salona taşındım, fırına yemek attım:) evi toparladım yemek pişinceye kadar yoga da dahil bütün işleri yaptıktan sonra duşa girdim. rich'le konuştum, duş sonrası kahvaltı ve biraz daha medya turu. malum bugün sosyal medyada yine abi videosu konuşuluyor. şu mafyöz abi:) izlemiyorum ancak ne demiş okuyorum. memleket gündemi ne de olsa. 

sonra bu yazıyı yazdım. milor'un kitabını ben çok sevdim.  iyi ki böyle bir projeye evet demiş, iyi ki nurhak kaya bu nehir söyleşiyi yapmış,  iyi ki okumuşum. tek derdim yaşamımı elimden geldiği kadar güzel yaşamak. bunun için çabalamak/okumak/izlemek/dinlemek hoşuma gidiyor. 

hesap lütfen 

özgün, dengeli ve lezzetli bir yaşamın peşinde 

söyleşi: nurhak kaya 

kronik kitap 

269 sayfa / 35 lira 

iyi pazarlar 



ısrarla tavsiye; ''hesap lütfen'' bir vedat milor söyleşisi (1)

26 Mayıs 2021 Çarşamba

 son zamanlarda okurken bu kadar çok eğlendiğim ve kafamı açan bir kitap olmamıştı. öyle ki daha hemen hemen kitabın ortalarındayken (126. sayfadayım) bir kadeh viski koyup kafamdakileri ve aldığım notları paylaşmak için klavyeyi  tıkırdatmaya başladım. 

uzun yıllardır okuyorum ben milor'u; kendisinin de bahsettiği milliyet zamanlarından beri. hatta o zamanlar umarım ki gülümseyerek karşılayacaktır (yazıyı okursa) bir değerlendirme kriteri olarak '' dışı kıtır içi sulu'' tabirini sık kullanması ile ilgili mavra bile çevirmiştim o zaman yazdığım kimi yazılarda. 

çok not aldım kitabı okurken, çok yerde evet ya işte tam da bunu biz bazen onlarca cümle ile anlatmaya çalışıyoruz ama anlatamıyoruz ya da hiç böyle düşünmemiştim dedim. her iki duygu da paha biçilemez, biri yalnız olmadığımı fark etmek öteki hiç bilmediğim bir düşünce tarzıyla tanışmak. 

çok katmanlı bir kitap; hayat, seçimler, davranışlar, şans, doğduğumuz coğrafya... ve dahası bir çok yönüyle ele alınmış. söyleşiyi yapan nurhak kaya gayet başarılı bir iş çıkarmış doğru sorularla. 

gelelim kitaba ve benim yazıda bahsederim diye aldığım notlara; 

* ilk aldığım not sayfa kenarlarında olan kutucuklara ( orijinal bir adı varsa bile ben bilmiyorum) dair oldu. onlar evvela dikkatimi dağıttı ama sonra ya alıştım ya da yok saydım, takılmadım ve okumadım içlerini. çünkü tekrar edilen cümleler olduğunu gördüm. 

* kitaptan, sayfa; 26 ''belki yeterli özgüveni taşımadığımızdan, başkalarının özel alanlarına müdahil olmayı ve kendi üstünlüklerimizi başkalarının zayıflıkları üzerinden göstermeyi iyilik zannediyoruz.'' 

üstüne söylenecek çok şey yok bu cümlenin; etrafımızda böyle çok insan var. bir benzer tanım yıllar önce ekşi sözlük'te ''şikayet eder gibi görünüp övünmek'' başlığında gayet güzel anlatılmıştı. her iki anlatımda da aslolan kişilerin kendi hayatlarında olan sorunları bırak çözmeyi kabul etmekten bile uzak olduklarından hep karşı tarafa ellerindeki güç ile haddini bildirme peşinde olanlar. çok var bunlardan çok, kaçalım, kaçın:) 

yeme içme sektörüne dair çok çarpıcı açıklamalar var sayfa 66'da; gazete yazılarında doğal olarak açık açık yazamadığı  bir çok şeyi kitap için konuşmanın özgürlüğüyle söylemiş milor. ben yazmayayım, siz merak ederseniz okursunuz. az çok yeme içme işleri ile ilgileniyor, bu konuda okuyor ve o zamanlar televizyonda milor'un programını izlediyseniz zaten programın bitme sebebini falan anımsayacaksınız:) ne gizemli yazdım ama:) 

twitter'da bazan meydan savaşları oluyor! çocuklu ailelerin plaj/sinema/avm kısacası kamusal alan halleri ile çocuksuz olanların buna tahammül sınırı üzerine. kazananı yok henüz savaşların ama epeyi sert çatışmalar yaşanıyor. ben çocuksuz taraftayım da neyse ki fenomen olmadığımdan henüz linç edilmedim; yazın bodrum uçağı çocuklu / çocuksuz diye ayrılsa ne güzel olur, falan diye yazdığım halde! çocuklu arkadaşlarım bile koruyor beni zaman zaman ''benim oğlan/kız çok yaramaz handan, haklısın'' diye. hah işte kitapta sayfa 70'te ''yaramaz türk çocuğu'' konusunu öyle güzel anlatmış ki milor, okuyun. neden bizim çocuklarımız hep bağırıp çağırıp masada düzgünce yemek yiyemiyor, ağlıyor vs hepsinin cevabını ve ne yapmanız gerektiğini de geniş bir çerçeveden anlatmış. 

yine kitaptan bir alıntı yapayım; '' insan bıktığı an hatadan hataya koşar.' sayfa 93. fiyuvvv diye diye okuduğum bölümlerden biri daha; gerçekten iş yaşamımızda, ilişkilerimizde yaşadıklarımızdan bıkıp da son veremediğimiz zaman (her şeye her an son verme gücümüz yok ne yazık ki) hatalar silsilesi başlıyor. bu kitabı geçen sene okusaydım, hayatım üzerine daha radikal kararları daha erken alırdım. o kadar  etkilendim ki bu tespitten. 

parça parça aklımda kalanlarla bitireyim yazıyı; gazete okumak benim en büyük zevklerimden biri. eskiden cepten okumazken bir deste gazete alır eve gelir ya da semt pastahanesine gider ve hepsini okurdum. okumadan paylaşmazdım kimseyle ancak okuduktan sonra hepsini bırakır kalkardım. hala daha pek basın kalmamış ise de ben sabahları 20 dakika medya turu yapıyorum; hürriyet'ten savaş özbey ve onur baştürk'ü ( diğerlerine tahammülüm yok) milliyet'ten mehmet tez ve asu maro'yu, habertürk'ten oray eğin'i, cuma günleri t24 sitesinden tuğrul eryılmaz'ı

( dedikoduya bayıldığımı biliyorsunuz) bianet'in başlıklarını, bbc türkçe, bbc ingilizce sitesini ( translate yardımıyla) okuyorum. bundan da büyük zevk alıyorum. sonra gün içinde zaten hep ekşi ve twitter açık oluyor, gündemi oradan takip ediyorum. gazete okumak güzel şey, yanlı dahi olsalar memleketin gündemini tersten takip etmeyi bile sağlıyorlar. mesela ismi lazım değil bir medya grubunu sadece ne diyorlarsa tersini düşünmek için kullanabiliyoruz:) adını yazdırmayın bana:) 

kitaptan; ''gerçekte nelerden zevk aldığınızı bilirseniz hayatın ağırlıklarının giderek hafiflediğini bizzat görecek ve daha huzurlu hissedeceksiniz.'' sayfa 31 

yukarıdaki gazete okumak gibi mesela seyahatlerimde yalnız olmayı çok seviyorum ben. birileriyle plan yapmak, onlara uymak seneler önce deneyimlediğim ama pek zevk almayınca vazgeçtiğim bir şey. olmuyor, zaten iş ve aile hayatımızda bir çok şeyi ortak yapmak yani aslında  ''katlanmak ve idare etmek'' zorundayız. tatillerde kimseyle asgari müşterekte buluşmak, kimseye katlanmak ve kimseyi idare etmek istemiyorum. bu satırları okuyan bir kaç yakın arkadaşım bıyık altında gülecekler biliyorum. ne var, aklınızdan geçeni biliyorum ve açıkçası korkuyorum da:)))) oldu mu? 


son bir iki not ile bitireyim dedikçe uzuyor yazı, hadi iki parmak viski daha...

devam edecek