mekan değerlendirmeleri, feriköy organik pazarı

14 Ağustos 2021 Cumartesi

 geçen gün emeklilik yemeği yedik bir takım arkadaşlarımla, onların daveti üzerine. mekan seçimini  onlar yaptı. hiç değerlendirme niyetinde değildim mekanı yine adını vermeyeceğim genel üzerinden görüşlerimi yazacağım da onlar daha yemeğe başladığımızda takılmaya başladılar bana:) son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim; ben o mekanı seçmezdim. 

gelelim mekanların haline ve değerlendirmeye.  iyi olduğunu iddia ettiğiniz bir mekanda ilk gelen şeyler nedir? ekmek, su, damak hoşlukları  ve iştah açıcılar değil mi? bizim mekanın ekmekleri soğuk, sıradan fırından alınmış bir ekmekti. dilimlenmiş atılmış bir sepete, o kadar. kırdım 1 puan. sular geldi tamam. iyiolduğunu iddia ettiğiniz  bir mekan sıcak, taze, çıtır çıtır ekmek sunar. masanın içki tercihi şarap oldu.  yine iyi bir mekan iyi bir işletmeci  sızma zeytinyağı, peynir ya da tulum peyniri tereyağı ikilisi gibi ufak başlangıçlar gönderir masaya siparişten önce. bizim mekan siparişi almak için sabırsızlanıyordu:) salata vereyim mi ortaya? yok. tamam, ben de biliyorum bir mekan en çok salata gibi maliyeti düşük ama fiyatı yüksek ürünlerden kazanıyor. ama abicim şarap yenilediğin zaman da ''salata yaptırayım mı?'' diye sokuşturmazsın araya:))) savuşturduk. çünkü biliyoruz o salata duble olacak malum kalabalığız diye çarpı 2. bu ısrardan da kırdım 1 puan. devam edeyim. mezeleri hazır almıştı mekan. hiç bir derinliği ve özelliği olmayan fabrikasyon mezelerdi. bir çok mekan artık hazır alıyor mezeleri. her yerde her ustanın fesleğenli levrek yapıyor oluşu sizi de düşündürmüyor mu? hem de aynı tatta:)))  ben eskiden levrek marine falan yerdim, severdim de ama kardeşim en son öyle mayoneze bulanmış geldi ki hem de neyse iyi bir mekanda deyip ad  vermeden devam edeyim. kaymak gibi levrek marineler balıkçı hasan'da vardı yıllar yıllar önce. neyse 

1 puan da mezelerden gitti. kaldı geriye 7 puan. mekanın tuvaletleri temizdi. servis eh işte ikram yok gibiydi. genel tavırları düzgün olduğu ve hesabı şişirmeden getirdikleri için 7 vereceğim mekana. yoksa yemekler vasat deyip bir puan daha rahatlıkla kırabilirim. istanbul biraz vasata teslim oldu son yıllarda. bir örnek mezeler, her yerde aynı yemekler. kuş kondurmak isteyen şefler de tabakları çok yüksek fiyatlamaya başladılar. geçen gün gayrettepede bir yerde karidesli makarna sordum; 95 lira! olmaz. karidesin kilosu 60-90 arası metro markette. bir tabak makarnaya öğle servisinden para kazanan bir yer 95 lira yazamaz. zaten eski sahipleri bırakmış, çalışan çocuklar devralmış bakalım onlar bu fiyatlarla ne kadar sürdürebilecek. 6 ay diyorum. yine bir başka şef mekanından yemek istemiş söylendiği kadar leziz ve özel bulmamıştık. ona sordum vallaha o da 115 gibi bir rakam söyledi karidesli makarnaya. evet karidesli makarnayı baz alıyorum. 

mekanlar, adalarda (prens) her şeyi beş katına satan esnafın ulaşım  zor olayını kendilerini kalkan etmeleri gibi şimdi de pandemiyi bu anlamsız artışlara kalkan ettiklerini görüyorum. ancak bana göre yanlış yapıyorlar. eylül gibi sakinleşecek herkes, yaz tatili kakofonisi bitecek, okullar açılacak ya da uzaktan eğitime başlanacak yine laptop ve eğitim araç gereçleri, ev-oda-fiziksel alan ve konfor ihtiyaçları önce çıkacak. bir buçuk senede herkes evde yemek pişirmeyi kendine kadar bile olsa kıvırdı. başka başka etkenlerden de pek geceleri çıkılmayacak artık. yani bu fiyatlarla çoğu yer top atacak.

insanlar kendilerine yetecek kadar yemek pişirmeyi kıvırdı demişken pazara çıkma mevzuna bağlayayım olayı. yaklaşık 20 gündür hafta içi resmi kurumlarla olan işlerimi halletmek için neredeyse ben de mesai yapıyor çoğu zaman ya en yakın marketten telefonla sipariş veriyor ya da bir koşu migrosa çıkıp yoğurt vs. alıp eve dönüyordum. neyse ki işleri biraz da benim ısrarlı takip ve kamuyu iyi tanımamla bitirdim. kargoyu hala bekliyorum:) bugün keyifle bir pazara gideyim bu marketten gelen plastikten hallice sebze ve meyvelerden kurtulayım diye feriköy organik pazarının yolunu tuttum.  tezgahlar iki sene önceye göre azalmış geldi gözüme. büyük marketlerde kilosu 2 liraya kadar düşmüş olan kemalpaşa domatesin 5-7 lira arasında bir fiyata satılması dışında  anlamsız pahalılık yoktu. 15-20 civarında seyrediyordu sebzeler, incir en pahalı meyveydi. minik kabaklar 10, patlıcanlar 13 marjındaydı. eh yarımşar kilo alıp bez çantamı doldurdum. oradan bomoniada'da bir soluklandım. aslında mekanların hepsi açık mı diye biraz da kontrol ettim. eğer sadece sabah erken saat diye değilse delimonti kapalıydı ama orası zaten kahvaltılık satan bir yer ve11 gibi açık olmaması enteresandı ama kesin bilgi değil bu. ara güler müzesini gezdim. sonra hoop oradan eve. sebzeleri kuzu etiyle fırında pişirdim. az sızma bol sarımsak ile. yanına avokadolu soğanlı bol limonlu salata yaptım. evet, yavaştan sakin yaşama geçerim ben. az alışveriş, öz alışveriş, bol kitap, bol yürüyüş, bol kahve, az alkol ve tek yön biletli bir seyahat! 


hahayttttt emekli handan iyi günler diler. 


daha iyi günlerimiz olmuştu ve olacak; vakurla bekliyorum / bekliyoruz

6 Ağustos 2021 Cuma


 
iki sene olacak neredeyse hep bir şeyleri bekliyoruz; önce salgının hız kesmesini o arada aşıyı sonra ikinci aşıyı sonra... hep bekliyoruz; kanepede, evde, yürürken,  seyahat ederken kafamızın içinde hep dönüp duran bitmesini beklediğimiz ve normale dönünce yapmayı arzuladığımız şeyler var. belki de yeni normalimiz budur demek istiyorum ama girişte asılı maskeye gözüm takılıyor ve yooo bu yeni normal değil ve olmamalı diyorum. 

neyse ki artık okuyabiliyorum. en son hızla bitirdiğim ''büyülü nisan'' romanından bahsedeyim size. başka bir kitabı ararken -bulamadım- iş bankası yayınlarından yeni çıkan ne var deyince çocukların tavsiyesi ve kitabın tanıtım cümlesinin ''kocaları tarafından belirli kalıplara sokulan, sıklıkla ihmal edilen ve içselleştirdikleri toplum baskısıyla baş etmeye çalışan  bayan wilkins ile bayan arbuthnot gazetede gördükleri ''kiralık şato'' ilanının verdiği ilhamla cüretkar bir plan yaparlar.''  başlaması oldu. aldım, sanırım iki üç günde de bitirdim. yazmak için kafamda evirip çeviriyordum cümleleri; bu sabah erkenden uyanınca hadi handan dedim. 

kitabın ilk 200 sayfası akıcı. elizabeth von arnim iyi bir başlangıç yapmış ve fakat sonra ne oluyorsa oluyor roman sarkmaya başlıyor. ikinci yarı sanki yazar sıkılmış ve onun acısını bizden çıkarıyormuş gibi uzatıyor romanı ve uzattıkça daha da çok sarkıyor.  ilk 200 sayfada karakterlerin açılımı gayet heyecanlı iken sonra toparlama aşaması ıhhh nasıl desem yazarı bile sıkmış! bu kadınlar ancak bu kadarını yapar deyip bırakmış gibi. ve bir başka çok kişisel bir yorum; kitap tanıtım cümlesinde vadettiği kadar ''cüretkar'' değil. ancak mary annette beauchamp (yazarın gerçek adı bu) adlı yazarı tanımak, 1920'lerin londrasında kadınlar nasıl yaşarlar ne düşünürler diye bir bakmak için gayet güzel bir roman. yazarın fotoğrafına baktım da şimdi epeyi karizmatik bir kadınmış. ve evet romanda biyografik özellikler var-mış. eh hepimiz biraz kendimizi yazmaz mıyız zaten. 

yazmak deyince, blog eski şaşaalı günlerine kavuşmuş görünüyor. dün 1200 kişi okumuş! tek bir yorum yok ama:) dur bakalım bu çok okunmaların sonunda reklam alacak mı blog:) bekliyorum) 

en başta  neredeyse iki senedir beklediğimizi yazdım. beklerken okuyorum, yazıyorum, izliyorum, evle ilgileniyorum, yemekler pişiriyorum, yürüyüşler yapıyorum vs. ve fakat yine de seyahat etme fikri ile kendimi oyalamam gerekiyor. ağustos evde geçecek bu sıcakta valiz sürüklemek ya da sırt çantası taşımak fikir olarak bile yorucu geliyor. eylül'de ingiliz hükümeti bizi kırmızı listeden çıkarırsa bir tatil yapacağız. ben kendime kabataslak bojo ne karar verirse versin ekim için bir plan yaptım; yunanistan ve ispanya. hep bildiğim kasabalar kıyı kıyı köy köy orada bir meze burada bir tapas tek yön bilet aldığım bir seyahat yapacağım. keşif istemiyorum, metro istemiyorum, büyük turistik şehirler istemiyorum. barselanaya uçup oradan girona'ya gitmek ya da malaga'ya uçmak gibi. harita, aramak, kaybolmak vs. değil, bildiğim sevdiğim yerlere çift dikiş yapmak istiyorum:) tabii bunun için 10 günde bir servisten öbürüne gitmesi için defalarca mail attığım en son linkedin'den genel müdürü bulup emeklilik işlemlerime bir bakmasını rica ettiğim sosyal güvenlik kurumumuzun ikramiyemi yatırması lazım:) sosyal güvenlik kurumu telefonla kesinlikle ulaşılamayan bir kurum! nasıl bir yoğunlukta çalışıyorlar!? temmuz ayı genelde emekli olma ayıdır herkes bilir bunu, neyse ki linkedin var ve ulaştığım yetkili bugün bir haber verecek gelişmelere dair. 

işte böyle; genelde hemen hemen her gün mutlaka bir kere evden çıkıp ya bir kitapçıya ya bir markete ya da bir avmye gidip hepsini bir arada dolaştığım sonra eve gelip ingilizce ders dinlendiğim, öğle uykularına uyuyup yemek pişirmekten zaman zaman nefret edip yoğurt ile geçiştirdiğim öğünlerden sonra bazan bir heves kuzu incik alıp pişirdiğim aslında yeknesak günler... memleketin hali ayrı bir yürek ağrısı. son bir haftada yaşadıklarımız çok ağır,  hayvanlar aklıma geldikçe gerçekten dengede kalmakta zorlandığım zamanlar oluyor.  yangın öylesine kötü bir durum ki dün gece gönüllü gidip çalışsam diye düşündüm ama gerekli ekipmanım yok diye vazgeçtim. çünkü bunun eğitimini almadım gidip kalabalık yapmak yarardan çok zarar verir hem orada canla başla çalışanlara hem de ekipman bulamazsam bana. deprem sonrası günlerce  düzce'de gönüllü çalışmıştım, orada tek ihtiyacımız yatacak bir yerdi onu da 112 nin kaldığı binada bize de yer göstererek askeri kampetlerle çözmüştü kızılay ile koordineli yardım dağıtırken tanıştığımız yetkili bir abi. ama ne yazık ki yangın böyle bir şey değil. maske lazım, yanmaz ayakkabı lazım  tulum lazım vb. hadi hepsi var diyelim eğitim lazım. bir şey yapamadan evde oturup çok da acının faşizmini yapmayan güvenilir hesaplardan gelişmeleri izliyorum. akyaka'dan iyi haber aldım çünkü orada güvendiğim arkadaşlarım var. güvenmediğiniz bilmediğiniz insanların her yazdığını paylaşmayın diye son vereyim bu yazarken bile yüreğimi ağrıtan konuya. 

işte böyle, 50'ye iki kala yaşadığımı hayata!... 

daha iyi günlerimiz olmuştu ve olacak; vakurla bekliyorum. 

günaydın ahali 


el bakımı, doğum günü hediyeleri, hoşgeldin 48!

8 Temmuz 2021 Perşembe

 siz elinize peeling yapıyor musunuz?  ben hiç yapmamıştım ta ki geçen gün loccitane akmerkez mağazasında yapılıncaya kadar. dezenfektan  vb. ellerimi mahvettiğinden bir kaç aydır loccitane el kremi vs. kullanıyorum; işe yaradı, ellerim

hayata karşı duruşum
gel bakim sen bi, seninle yapacaklarımız var daha çok 
çok güzel haline geri döndü:) geçen gün  mağazalarında el peelingi yaptılar. badem özlü bir granüllü ürün yumuşatılarak eller ovuluyor sonra bol su durulama. onlar haftada bir deseler de bence haftada 1 çok fazla, eller yıpranır ayol zaten günde otuz bin defa yıkıyoruz! neyse, görmüş oldum el peelingi nasıl oluyormuş. ben yapar mıyım, yapmam. altı ayda bir oralarda dolanırken ücretsiz bakıma gelin mesajları birikince gider yaptırırım. o kadar. 

bu 48 pek özgür bir 48 yaş! senelerdir yaptığım iş ile ilişiğimi kestim:))))

sahalara geri döndük dönmesine de beşiktaş'ın hali ne o öyle ya! 

 hafifledim:))) bazan sabahları uyandığımda işe gitmeyeceksin biliyorsun değil mi, diye anımsatıp kendime daha bi keyifleniyorum:))) 

nisan ayında istifayla sonuçlanan süreç şöyle yaşandı benim açımdan; son 4-5 senedir sürekli soruşturma / sürgün / dava / aç dava / kazan handan dava / geri dön / yeniden soruşturma .... şeklinde ilerleyen bir süreç yaşadım; en son artık açtıkları soruşturma benim ''iddialarımı ispat edemediğim / devletin zamanını aldığım'' konulu olunca ifade vermeden önce istifa ettim nisan ayında. zira artık bunlarla uğraşmak istemiyordum. o güne kadar dilekçelerime eklemediğim bütün bilgi ve belgeleri '' ben bunları üst yönetim araştırsın diye eklemedim, buyurun.'' deyip istifa dilekçemi de ekleyip bütün bunlara, son kez  ifade verdim. 

tabii ki aklandım

' devletin zamanını almadığım, bütün söylediklerimin hatta daha fazlasının ispat edilip belgelerinin ekte olduğu; bunun için de herhangi bir  soruşturmaya gerek olmadığının anlaşıldığı '' kararı verildi. 

ben de çantamı alıp çıktım iş yerinden:))) 

konu hala yargıda olduğu için şimdilik bu kadar yazıyorum belki ilerleyen zamanlarda mesela sevmediğiniz bir memurun elini yıkamasından nasıl tutanak tutup soruşturma açarsınız diye müdürleri bilgilendirecek yazılar yazabilir; 

'' verimsiz bu çalışan'' diye başka bir yere tayin   ettirdiğiniz ( sürgün yani) memur davayı kazanıp geri dönünce bu sefer hakkında başka soruşturmalar açmak için nasıl sebepler yaratabileceğine dair müdür tayfasına  tüyolar verebilirim:))) verimsiz dediğiniz insana bilgisayar ve iş vermeyi unutmazsanız iyi olur. çünkü o zaman hakim ''e verimsiz dediğiniz insanın üzerine zimmetli bir bilgisayar bile yok neyle çalışacak bu'' diye bir soru sorabilir! ay müdürlüğünüze bişey olmasın:))))  hakimlerin bu ''nereden baksan tutarsızlık'' olayını gözden kaçırmayacaklarını bilmeniz gerek diye vallahi müdür ve müdüreleri uyaran yazılar yazabilirim:)))) bekleyin anacım:))) 

ama dava konusu olmayacak 1-2 hap bilgi vereyim. bilinen adıyla istifa devlet diliyle '' görevden çekilme madde:94'' günü gelince emeklilik işlemlerinizin yapılması üzerine istanbuldaysanız fatih kaymakamlığının yanında mukim kamu emeklilik dairesinden alacağınız bir dilekçe ( evet diğer sgk'larda yok. sadece vatan caddesinde var kamu emeklilik işlemleri için verilecek 2 satır dilekçe'' ile talebinizi ankara'ya yolluyorsunuz. sonrasını onlar hallediyor. emeklilik için yaşınızın dolmasını bekliyorsanız doğum gününüz emekliliği hak ettiğiniz gün oluyor:))) çift hediye yani. o hediyeye yani ikramiyeye kadar maaş alamıyorsunuz, bu da bir teknik hap bilgi olarak kalsın aklınızda. 

gelelim istifa olayına. önce bir anlamıyorsunuz açık söyleyeyim o kuş gibi özgür hali. ben nisan ayında istifa ettiğimde sevgilim ve yakın arkadaşlarım dışında kimseyle paylaşmadım; buna gerek duymadım. bütün bu süreci her adımda yanımda olan avukatım ile yürütüyor olmak da benim için büyük şans ve rahatlıktı. buradan sevgili avukatım Anıl'a bir kez daha teşekkür ediyorum. bu süreçte en büyük teşekkürü  aramızda 3500 kilometre olsa da  bütün süreci bilen, takip eden, her gün onlarca kez konuştuğum canım sevgilim Richard  eşsiz desteğiyle hak ediyor.  ismini vermeden teşekkür edeceğim insanlar da var:) sanırım ve umarım bu cümleden kendilerini tanırlar:) bütün bu süreci ellerinden geldiği kadar hasarsız atlatmam için çabalayan değerli dostlarıma buradan teşekkürler:) şişttt tanıdınız değil mi kendinizi? 

evet istifa diyordum, rahatlık diyordum. kamu çalışanı olmamak büyük özgürlük! yazarken, yaşarken bir amirinin olmaması, son zamanlarda benim gerçekten tahammül sınırlarımı zorlayan  birey olamamış ama hasbelkader yönetici olmuş insanlardan uzaklaşmak bana çok iyi geldi. 

''istediğim zaman istediğim yere gitmek ve istediğim şeyi yapabilmek büyük özgürlük'' böyle diyorum, eee nasılsın handan emeklilik nasıl gidiyor diye soranlara. 

ay bu kadar yeter bu konu:) gelelim hediyelere; kendime kırmızı taşlı bir yüzük daha aldım! fuar modeli yani tek bu handan hanım, diyorlar, puanınız bu kadar onu da ikiye katladık, diyorlar bunların hepsinin hem doğru hem de pazarlama taktiği olduğunu adım gibi bilsem de ben o anda yüzüğün parmağımda nasıl da güzel  durduğuna hayran hayran bakıyor ve aslında karar vermiş oluyorum almaya! bir de şans kolyesi hediye ettiler bir de çikolata:) aldım gitti! rich bana beni çok duygulandıran bir kart yolladı. buzdolabının kapısına yapıştırdım magnetlerle. her sabah beni sevdiğini okumak iyi geliyor:) 

günlük rutini şimdilik şöyle oluşturdum. sabah erken uyanış, önce bir fincan kahve biraz medya sonra ev toparlamaca duş alma bir fincan kahve daha. sonrası ne yemek yapacağıma ya da dışarıda nerede yiyeceğime karar verme, alışveriş ve bir semt turu için dışarı çıkma. 11 gibi sokakta oluyorum; şans oyunları oynayıp türk kahvesi & maden suyu içip oradan artık günü nereye bağlayacaksam oraya gidiyorum. bazan bir kitapçı bazan geri ev bazan kurtuluş bazan boğaziçi. dün boğaziçi oldu mesela akşam üzeri sokak barında iki bira yuvarladıktan sonra yemek için istikamet. 

deniz ürünleri iyiydi ama ana yemekten çok memnun kalmadım, şefe ( şefim şefim:)))) ilettim eleştirilerimi. 

temmuz ayında bu rutin iyi, ağustos ayına bir seyahat sıkıştırırım yunanı çok özledim yunanı, herhangi bir ada küçücük olması tercihimdir iki meze evi bir fırın bir meyhane yeter de artar bile! ilk fırsatta, ilk. birinci aşıyı dalyan'da olmuştum, ikinci istanbulda. sonra ver elini britanya!:)))) 


okuyamadığım kitapları:) izlediğim filmleri, son aldığım kozmetik ve bakım ürünlerini bir başka yazıya bırakıp bu upuzun yazıyı bitireyim. 

işinizi sevmiyorsanız kendinize iş dışında bir hobi edinin, mutlaka! ben yıllardır bu blogla ve sosyal medya yazarlığı ile yaptım bunu. çok keyif alarak senelerdir yazıyorum. keyif aldıkça da devam edeceğim. 

hoşgeldin 48 



patlıcanlı pilav, okunmayı bekleyen kitaplar, anlatmadığım dalyan tatili...

27 Haziran 2021 Pazar

bu aralar böyle neşeli uyanıyorum sıkça 
 
patlıcanlı pilavı yazarak başlayayım. önce eleştireyim kendimi; patlıcanları doğrayıp tuzlu suda beklettikten sonra durulayıp kurulayıp çiğden koydum pilava. oysa fırın ya da ızgarada bir 10 dakika çevirsem böyle su çekmeyecekti pilavın içinde. eleştiri burada dursun gelelim pilava:) dün uzun zamandır kuru fasulye yapmadığımı fark ettiğimde yaz iyice gelmeden temmuz sıcaklarından önce bir kuru yapayım diye markete doğru yola çıkmıştım bile! kuru fasulye organik olan indirimdeydi ve normal markalardan ucuzdu. şaşırtıcıydı ama ben de fırsat bu fırsat deyip birer kilo aldım, mercimek bulgur vs. dün kuruyu bilinen tarifimle pişirdim. bol soğan, az sarımsak, yarım kapya bir yeşil biber sızmada usul usul pişti, o sırada fasulyeler haşlanıyordu. sonra tencereye eti ekledim, hepsi hemhal olunca da kuru fasulyeleri koyup kaynar içme suyunu üstlerini geçecek kadar koyup kısık ateşte pişirmeye aldım. bir saat kadar sonra bi 15 daha deyip sonra altını kapattım. muhteşem olmuştu! bugün aklımda yanına patlıcanlı etli bulgur pilavı yapmak düştü. kahvaltı yapmadan onu da yaptım sonra duşa girdim. 

    tek patlıcanı tuzlu suda beklettim. sonrası yıkama kurulama. tencereye yine bolca soğan sızma ile kavrulmaya devam ederken salonu toparladım. kim dağıtıyor bu evi lan!? etleri ve patlıcanı ekledim, kuşbaşı dana. artık kuzu ağır olur bu aylarda. sonra organik bulguru da tencereye ekleyip tuz karabiber eklemesi ile yine içme suyunu bu kez daha dikkatli çok az üstlerini geçecek kadar ekleyip hoop yine kısık ateşte pişmeye. pişti, oldu ama tam istediğim değildi. patlıcanlar su çekmişti ve istediğim lokum kıvamında değildi. kızartma evde hiç yapmıyorum ama bir daha yaptığımda fırınlayacağım. sonra bir tabak kuru bir tabak pilav yiyip öğle uykusuna uyudum. mutfağı da bugün için kapattım:) yarına deniz börülcesi aldım. denge:) 

dalyan tatilinden bahsetmedim. neden, çünkü dalyan'da yeni bir şey keşfetmedim. tanıdığım bildiğim güvendiğim otele attım çantayı, havuz başında dinlendim, sonra aşı randevusu alınca hiçç yormadan kendimi aşı olup yine uyudum öğle uykusuna. tanıdığım restoranlarda yemek yiyip daha çok rich'in arkadaşları ile sohbet ettim. evet, türkiye hala kırmızı listede. bir gün köyceğiz pazarını gezdim. sevdim. köyceğiz pazarının içindeki balık lokantalarını çok sevdim. ama sabah erkenden gittiğim için bu sefer deneyemedim. bir daha gittiğimde. köyceğiz'de çok enteresan insanlarla tanıştım; bloga yazamayacağım anılar dinledim:) sadece şu kadarını söyleyeyim, herkesin bu sıralar merakla ne diyecek diye videosunu beklediği abinin yakın çevresinden biri ile tesadüfler silsilesi ile tanıştım. bu kadar yeter:))))  sonra yine hoop otelime döndüm. bir başka gün sarıgerme'yi keşfettim. iki ayrı oteli çok beğendim, sahiline ve denizine bayıldım. tatilimizin bir kısmını sarıgerme'de yapmaya karar verdik. oteller ile ilgili ayrıntılı bilgi vereceğim. 

* the sarıgerme inn 

 * han boutique hotel

bu iki otel deniz kenarında değil köy içinde ama sarıgerme inn'in odalarına han'ın bahçesine bayıldım. her ikisinde de bir kaç gün kalabiliriz. 

sonra tatili kısa kesip istanbula döndüm. evi dip köşe bucak temizledim, temizlikçi kadın yine naza çekince kendini o sinirle bütün temizliği ben yaptım! yine olsa yine yaparım, mis gibi günlük ufak dokunuşlarla tertemiz oturuyorum. 

peter ackroyd'un bir başka kitabını aldım; ilk ışık. henüz okumadım. alıp da okumadığım kitaplar ufak bir tepe oluşturdu. ne zaman okunacaklar hiç bir fikrim yok ama her şeyin zamanı kendiliğinden geliyor, artık ona inanıyorum. zorlamaya gerek yok. 

ay ay ay nasıl unuturum!? çamaşır makinam elveda dedi bana. bir kaç araştırmadan sonra vestel'in fakirler için çıkardığı:))) seg markasında karar kıldım. fiyatı tek etkendi bu kararda. alırken metro market çok yardımcı oldu, vestel hızlıca teknik servisi gönderdi, çocuklar makinayı bağladı. bilgilendirdiler, gittiler. ilk izlenimlerim; sessiz değil. yıkama bitince uyarı ışığı ya da alarmı yok, unutursanız çamaşır attığınızı buruşuk bir makina çamaşıra sahip olursunuz ona göre. bugün beyazları yıkadım, baktım geldim şimdi bornozumda kahve lekesi vardı, çıkarmış. eh işte diyebileceğim bir makina. hele bir kaç sene geçsin ona göre. 

dün anatomy of a murder filmini izledim. 2.40 süresi gözünüzü korkutmasın; son dakikaya kadar izletiyor kendini. netflikş bu ara zayıf, haftaya virgin river 3. sezon geliyor, yani düşünün bu içinde aslındaheyecana dair  hiç bir şey olmayan dizinin bile gelmesi sevindiriyor. yokluğun derecesi. bu havada sinemaya gidilmez zaten, açıldı mı sinemalar onu bile bilmiyorum. yemek üzerine güzel bir kitap çıkmayalı çok oldu. varsa da ben duymadım. duyan varsa bana da bir haber etsin. 

blog çok ilginç okunmaya sahip. bazan günde 14 kişi okurken dün 340 kişi okumuş! vietnam'da yaşayan iki okura selamlar:) çok acayip okunmalar çok. ülkelerin listesi daha acayip ama onda şeyin payı da var hani türkiye üzerinden bağlanmamanın. neyse, okura selam bloga devam. 

48 yaşına giriyorum temmuz 21'de, temmuz 27'de emekli oluyorum:) 30 sene sonra! eylül'de sevgilimle buluşuyorum. garip ve özel bir sene bu sene. kim bilir daha ne sürprizlerle geçecek! 

iyi pazarlar 




kanepede geçen günler, hesap lütfen, bir bahar daha geçti...

30 Mayıs 2021 Pazar

 geçen seneye dair kayda değer pek bir şey anımsamıyorum; anımsadıklarım ondan önceki seneye ait. çünkü geçen sene hep kanepede geçti. 

bu bahar da geldi geçti. kanepede geçen zaman uzadıkça tahammül sınırlarımız zorlanmaya başladı. tam da o zamanlardayız. neyse ki hala iyi kitaplar, iyi filmler var elimizin altında da zaman geçirebiliyoruz. 

hesap lütfen, bitti. çok keyif aldım okurken. çok şey öğrendim. kitapta bahsi geçen yazar, kitap ve filmlere de ayrıca göz atacağım. gelelim yine alıntılara. 

kitaptan; sayfa 44 ''okurlara önerimdir: daha sonra çözülür diyerek isteklerinizi ve düşüncelerinizi asla ertelemeyin.'' 

bu kitabı okumadan önce de bu benim hayat mottolarımdan biriydi. 

üşengeç ve erteleyen insanlardan da çok hoşlanmıyorum zaten. üşenmiyorum, canımın istediğini canımın istediği zaman imkanlarım dahilinde yapıyorum. sorunları da güzellikleri de konuşarak çözmeye ve paylaşmaya her zaman varım. sessiz kalayım da karşı taraf anlasın, insanı değilim ben. karşı taraf da o kadar zeki ya da anlamak isteyen biri olmayabilir:) anlatırım, baktım anlamıyor bir daha anlatmam; hayat öğretmenlik yapmak için çok kısa. anlayanlarla devam ederiz yola. sevgililik için de bu geçerli arkadaşlar için de aile için de. düşündüğünüzü söyleyin, sonra sürekli ben öyle düşündüm de yapmadım da de da diye kafa ütülemeyin ya mümkünse:) 

iş hayatında sıkça yaşadığımız bir sorun var; torpille makam sahibi olanlar. o makamda kalabilmek için yaptıklarını anlatmam için upuzun başka bir yazı yazabilirim, mevzu o değil. milor, torpille gelenleri ve doğurduğu sonuçları şöyle anlatmış. 

sayfa 85 ''torpille gelenler gün geçtikçe zorbalaşırken diğer çalışanların motivasyonları da giderek kayboluyor. bazıları yalakalık yapmayı seçtikçe bazıları daha çok içine kapanıyor. bu durumda kaybeden hep toplum oluyor.'' 

torpille gelen zaten yetkin olmadığından içten içe hep bir görevden alınma korkusu yaşadığında bu korkuyu gizlemek için saldırganlaşıyor. evet, aklınıza gelen örnek doğru:) torpille gelenden daha rahatsız edici bir şey varsa o da yalakalar. bir tanesine bir gün dayanamayıp ' ya siz kocanızı idare eder gibi idare ediyor olabilirsiniz yöneticiyi ama ben etmem bir daha bana ''sus'' işareti yapmayın.'' demiştim, sakince! ikincide bu kadar kibar uyaramayabilirim sizi diye de eklemiştim:) yalakalığın sınırı yok hakikaten bunu arşa çıkaran çalışanları görünce bazan şakayla karışık ''bu yönetici az yapıyor size'' ya demişliğim bile var. torpil iş hayatında her şeyi baş aşağı götüren olgulardan birincisi. sonun başlangıcı da diyebiliriz. görmezden gelip işini yapan çalışan da içine kapanıyor işte. sorun kartopu gibi büyüyor. torpil ve yalakalık birbirini tamamlayan süreçler, yönetici onu yönetici yapanlara yaltaklanıyor, iş yerinde ufak / büyük rantlar için çalışanlar bu basiretsiz yöneticiye yaltaklanıyor böyle böyle gidiyor işte. boş verin, yok sayın. 

sadece yok saymak değil tabii tek çözüm bunun yanında bir başka öneri de milor'dan gelmiş. sayfa 88 ''yalakalık yapmadan işinizi hakkıyla yapmayı, eğer risk almanın doğru olmadığı bir zamandaysanız çalıştığınız alandaki mutsuzluğunuzu hafifletecek alanlara yönelmeyi tavsiye ediyorum. '' 

mükemmel bir öneri. iş dışında bir hobiniz olsun. bu coğrafyada beğenmediğimiz her işten o anda ayrılmak gibi bir lüksümüz yok. o zaman iş saatleri dışında kendimize mutlu olacağımız alanlar açmalıyız. 

ben kişisel alanımın sınırlarını kesin çizen biriyim. mesela geç saatte bana ulaşamazsınız, diyelim ulaştınız ama boş bir şey için arıyorsunuz! bir daha yapmamanızı söylerim. ya da ne bileyim benim evime habersiz gelemezsiniz. sabahları kahve içerken gazete okurken pek konuşmam. siz de konuşmayın mümkünse:))) evim derli topludur düzenlidir siz de misafir iken buna dikkat edin isterim. bunun gibi bir sürü şey. kitapta buna dair güzel bir tespit var. 

hesap lütfen / sayfa 111 '' insanın yaşadığı yerde kişisel zevkleriyle var olması o insana bir aidiyet yaratır, ona huzur verir... kendinizi tanıdıkça da zevklerinizle var olmanın güzelliğini hissedeceksiniz.'' 

her iki cümle de aslında üstüne cümle edilmeyecek kadar net. ancak bir örnek vermeden geçemeyeceğim. liseden bir arkadaşım boşanmıştı, lise arkadaşı olmanın verdiği samimiyetle ''neden'' diye sorduğumda '' handan ben evlilik hayatım boyunca hiç kendi istediğimi yapmamışım hep onun  istediği hayatı yaşamışım şimdi anlıyorum bunu.'' dediğinde insanların kendi özelliklerini ve isteklerini bir tarafa bırakıp başkasının (kocasının/karısının) istediği ve çizdiği hayatı yaşayınca nasıl yıllar sonra canhıraş bir şekilde bitirdiğini görüyorum evliliklerini. evinizi, mutfağınızı, kitaplığınızı, gardrobunuzu kendi istediğiniz şekilde düzenleyin, moda şu diye eşiniz bunu istiyor diye değil. siz mutlu olursanız karşı tarafı mutlu edersiniz mutsuz insan mutlu edemez arkadaşlar, deli olmayın. 

son bir not da sürekli canı sıkılan ve aktivite yapmazsa ölecek gibi olan, kendini eğlendiremeyen, zinhar yalnız kalamayan yeni nesil iyi para kazanan gezen tozan ama hep bir eksiklik duygusu ile çılgınlar gibi alışveriş yapan yine de ve sahip olduğu her şeye rağmen mutsuz beyaz yakalara; milor diyor ki: 

sayfa 114 '' ne fark ettim biliyor musun, insanlar günümüzde eğlencelerini bile iş haline getirmeye başladı.'' 

bu tipi ben kanlı canlı tanıyorum:) bazan da yahu anaokulu çocuğu gibi bir şey yapmazsanız sorun oluyorsunuz, diye takılıyorum onlara. ama kapitalizm çok akıllı, bu orta sınıfın kazandığı paranın çoğunu tereyağından kıl çeker gibi onlara olmayacak şeyleri satarak alıyor. ruhları bile duymuyor. o etkinlik, öteki kıyafet, beriki kurs derken ay sonunda kredi kartı borcu ile yüzleri düşse de öbür ay kapatırım motivasyonu ile çalışmaya ve tüketmeye devam ediyorlar. döngü aynı. ne deniyordu neydi o hayvanın adı:))) neyse. 

ben son dedikçe aaa bir not daha çıkıyor! ama bu gerçekten son. yalnızlık üzerine. ben yıllardır yalnız çıkıyorum seyahate ama bunu duyanlar hep bir nasıl yani diye karşılıyorlar durumu. neresini anlamadıklarını merak ediyorum:) onlar da nasıl canımın sıkılmadığını. ulan malaga'ya gitmişim, her gün başka başka semtleri geziyor, nefis cavalar içiyor, deniz ürünleri cenneti restoranlarda damağım bayram ediyor,  civar köyleri bile trene atlayıp keşfediyorum! sıkılmak ne demek! ahahahah sizin gibi beş yıldızlı otelde, ne idüğü belirsiz sürü sepet yiyecekle doldurulan büfede sıra bekleyip sonra yine aynı döngüde yanmaya çalışmıyorum şezlongda, tabii sıkılırsınız orada kalabalık olsanız dahi. bakın milor ne demiş yalnız kalmayı bilen insanlar için. 

hesap lütfen / sayfa 182 ''yalnız başına kalmayı başarıp bu durumdan keyif alabilen insanlar, başkalarıyla olmayı kendilerinden kurtulmanın bir yolu olarak görmedikleri için, başkalarıyla olmanın değerini daha iyi biliyorlar.'' 

evet, tam da böyle. arkadaşlarımla yemeğe ya da içmeye eğlenmeye çıktığımızda  kimse telefona gömülmez. saatlerce sohbet ederiz, güleriz eğleniriz ya da dertleşiriz hepsini bir arada yapıyoruz daha çok. sonra herkes gayet kafası dinlenmiş, sorunlarını belki paylaşarak başka bir gözden çözüm önerisi almış ya da mutlaka çözülmesi şart değil anlatarak rahatlamış olarak evine dönüyor. yalnız tatile çıkmak kadar güzel bir şey yok. iyi ki sevgilim türkçe bilmiyor ve satırları hiç okumayacak:) 

bakın mesela bu en sıkıcı salgın zamanı pazar rutinimi yazayım size. asker gibi saat 7 olmadan uyandım. önce kahve gazete medya turu yaptım yatakta. sonra salona taşındım, fırına yemek attım:) evi toparladım yemek pişinceye kadar yoga da dahil bütün işleri yaptıktan sonra duşa girdim. rich'le konuştum, duş sonrası kahvaltı ve biraz daha medya turu. malum bugün sosyal medyada yine abi videosu konuşuluyor. şu mafyöz abi:) izlemiyorum ancak ne demiş okuyorum. memleket gündemi ne de olsa. 

sonra bu yazıyı yazdım. milor'un kitabını ben çok sevdim.  iyi ki böyle bir projeye evet demiş, iyi ki nurhak kaya bu nehir söyleşiyi yapmış,  iyi ki okumuşum. tek derdim yaşamımı elimden geldiği kadar güzel yaşamak. bunun için çabalamak/okumak/izlemek/dinlemek hoşuma gidiyor. 

hesap lütfen 

özgün, dengeli ve lezzetli bir yaşamın peşinde 

söyleşi: nurhak kaya 

kronik kitap 

269 sayfa / 35 lira 

iyi pazarlar