ne olacak bu memleketin hali ve dahası nedir bu kahve fiyatları:)

24 Ocak 2022 Pazartesi

 kahveyi sevdiğimi bilmeyen kalmadı. ben kahveyi seviyorum seviyorum da dışarıda kahve içmek ciddi bir olay oldu artık ona ne yapacağız bilmiyorum. blogda siyaset ancak bu kadar olur deyip:) siyaseti sokağa bırakıp gelin size son içtiğim kahveleri ve fiyatlarını yazayım. 

tchibo, rumeli caddesi ve kanyon şubelerini sıkça ziyaret ettiğim bir  zincir mağaza. filtre kahve küçük boy 14-15 marjında. bi kahve alıp sırasıyla remzi kitabevi ve iş bankası yayınlarını ziyaret ediyorum.  dönüşte bir dilim çizkek almadan edemiyorum. sonra diyorum ki bu paraya bir kitap daha alabilirdim. 

dün yürüyüşe çıktım. daha önceleri sıkça kahve içtiğim bir kahveciye uğradım; espresso 17 lira! ayıp ama ya! vallahi 17 lira espresso gerçekten fazla. ismini vermeyeceğim çünkü gerçekten istanbul piyasası böyle. diğer kahvelere bakmıyorum, çünkü benim kahvem filtre/espresso. şurup murup sevmem. ayda yılda bir hadi bir sütlü birşey içeyim sıcak sıcak dediğim zaman cortado içiyorum, o kadar. 

aynı espresso bursa'da rojen pastanesinde 8 liraydı en son. kahve dışarıdan geliyor bize biliyorsunuz, e kur arttıkça fiyat da artıyor, tamam  bursa istanbuldan küçük bir şehir, kiralar daha az, rojen semt pastanesi ama lütfen iki kat fiyatın da hepsi bunlarla açıklanamaz. belli ki ciddi bir kar marjı var.  günde 15 lira istanbulda kahveye vermek demek ayda 450 tl demek ki, ciddi bir rakam. nasıl sosyalleşecek bu gençler? 

hrant'ın anmasına gittiğimde (19 ocak) çok üşüyünce bir kahve iyi gelir deyip etrafa bir baktım, lotus evlerinin altında starbaks açılmış. pek tercih ettiğim bir zincir değil ama polis noktasından çıkıp geri dönüp yeniden aranmak zoruma gideceğinden girdim, bir filtre kaptım. bolca süt ekledi çalışan ben öyle bir şey söylemediğim halde ama iyi günümdeydim, gençlere bişey demek istemedim, demedim. zaten maske, eldiven, çanta, kahve, telefon ayhhhh ahtapot olsam anca rahat ederim diye düşünürken buruk gülümsedim. ha fiyat diyordum, küçük boy filtre 14 -15 bişey. 

son zamanlarda en beğendiğim kahvelerden birini moc coffee roasteryde içtim. 15 tl.  moc 

gayrettepe şubesinin çok güzel bir kış bahçesi var. tam instalık. kahveler leziz, servis özenli. 

bu evde moka pot'ta  (bialetti) yaptığım kahve. tchibo'dan barista espresso çektiriyorum 100 gram, 22-24 arası bir şey ödüyorum. köpüksüz ama tadı gayet iyi, filtre kahve tüketimimi bile azalttı diyebilirim. sabah kahvaltıdan sonra sert bir kahve seviyorum. fincan paşabahçe:) çoraplar, albert konfeksiyon. balıklı yastık, mudo outlet. 


kış güzeli 

kahve içmeden ben
sabah sabah manzaraya bakıp kahvemi yudumlarken bir yazı yazayım ben ya kahveye dair dedim ve bu çıktı elimden. işletmeciler kira başta olmak üzere girdilerden, tüketici her gün artan fiyatlardan şikayetçi. konuştuğum çalışanlar müşterinini azaldığını söylediler. gelecek aydan daha umutlular. insanlar zamlara alışır yeni maaşlar zaten zamlı yatar, diyerek. bunlr kahve fiyatları ve öyle üst segment bir tüketim değil kahve. her ne kadar bu gözler kimi restoranlarda 24 liraya espresso görse de onlar bu değerlendirmenin dışında. çünkü orada bir tabak yemek 100 civarı zaten. başka bir gün içki ve yemek fiyatlarını yazarım yani, bu değerlendirmeler daha sürer. 

günaydın ahali 


''bu sabah yağmur var istanbul'da''*

14 Aralık 2021 Salı

 2021'de 23 yazı yazmışım. bununla kapatırsam seneyi 24 yazı olacak ki bu da ayda 2 yazıya denk geliyor. ne verimsiz bir seneymiş! 

sene sonunda yapılan listelere / alınan kararlara falan hiç inancım olmadı. çetele tutmak da bana göre değil. onlarca kitap aldığım bir sene bu sene. şu anda sehpada schopenhauer' dan okumak, yazmak ve yaşamak üzerine'' duruyor.  

 hemen altında sefarad mutfağı var. felsefeden yemeğe  bir skala. deniz alphan'ın kitabı güzel. gelincik balığı ilgimi çeken tariflerden, bir başka kitapta daha görmüştüm ama yapamamıştım. mesele gelincik balığı bulmakta. bakalım metro markette belki vardır. 

bu senenin en kayda değer olayı emekli olmamdı. sonrasında da 25 günlük yunanistan seyahatim. şimdilerde yılbaşına nereye gitsem diye düşünüyorum. zaten schopenhauer de çok okumayın, düşünün, diyor mealen. okurken başkasının zihninden geçenlerin içinde gezersiniz diyor. altı çizile çizile okunacak kitaplardan. özellikle can sıkıntısından muzdarip iseniz. ki ben en çok 30'lu yaşlarımda sıkıldım. en çok o zaman okudum, en çok o zaman gezdim, en çok o zaman duygularımı  yoğun yaşadım. şimdi ne sevincim ne de kızgınlığım uzun sürüyor, tamam oldu bitti deyip önüme bakıyorum.  belki de olgunlaşmak hadi açıkça yazayım yaşlanmak böyle bir şeydir. bilmiyorum.  neyse, emeklilik diyordum. verdiğim en iyi kararlardan biri. seçemediğin insanlara maruz kalmamak muhteşem bir rahatlık. konuşmayı bilmeyen, görgü kurallarından bi'haber, hasbelkader yönetici olup egosunu bununla büyüten sözüm ona müdür olmuş ama özelde olsa bırak iş bulmayı iki kaz güdemeyecek insanlarla çalıştım, bir yanıyla gerçekten hükümet değiştiği anda düşecekleri durum ile trajikomik bir iktidara yaltaklanma halleri bir yandan da gerçekten kapalı kapılar ardında ellerindekine kendilerinin bile inanamayıp düştükleri haller... boşverdim hepsini. sabah, pofuduk sabahlığımı giyip yağmuru izlerken öyle şükür eden falan bir insan değilim ben de, ne güzel ulan! bak bu yağmurda evdesin diyorum kendi kendime!:) 

onlarca kitap, bir kaç seyahat, bütün senenin elimde kalanı bu. 2022'de umarım baharda uzun upuzun bir seyahate çıkarım da bütün pasını alırım iki senenin. pandemisi bir yandan ekonominin hali bir yandan...  memlekette pek bir şey değişeceği yok, gezip görüp yiyip içip yaşlanalım bari. 

sabah sabah erkenden uyanınca bu yazı çıktı elimden. şimdi çay demleyeyim ben zencefilli tarçınlı. sonra da camdan sokağı izlerim:) 

günaydın

* mfö ne güzeldi eskiden... iyi yaşlanmak gerek. 


 

online alışveriş bir insanı nasıl delirtir? kargocudan vakko'ya oradan gilan'a hizmet sektörüne bir bakış

11 Aralık 2021 Cumartesi

gelin size bir günümü zehir eden, kulaklarımdan ateş çıkaran,  yurtiçi kargo / vakko temalı bir korku filmi gibi ama ne yazık ki gerçek olan günümü anlatayım:) 

ispanyol dizisi la cucinera de castamar dizisinin sonunu ilk sahneden anlamakla birlikte, mutfak yemek, aşk olalalala ne güzel deyip kahve demleyip sıcacık ev çoraplarımı giyip final bölümünü zevkle izleyip kalktığımda ekran başından başıma bunların geleceğini bilseydim... 

üç gün önce vakko onlayn mağazadan bir etek, bir bluz bir de kol çantası sipariş vermiştim. dün teslim edecekti yurtiçi kargo. yurtiçi kargo malum biliyorsunuz internette artık espri haline gelmiş ' geldik, evde yoktunuz'' cümlesi ile özdeşleşmiş bir kargo şirketi. inceden kaygılanınca sabah erkenden sosyal medyadan ufaktan bir evdeyim ha, mesajı attım. gelen yanıt gayet kibardı, ama.... saat 12 civarı ortada kargo falan yoktu. telefonlar telefonlar.. kargo başka bir semtte! neden? hiçç sistem benim köy yerine oraya yollamış!... öğleden sonra gelecekmiş. öğleden sonra kaç saattir? yani bütün gün artık gerçekten giymekten soğuduğum kıyafetleri mi bekleyecektim? neyse, zorla kargo bulundu, eve gelecek. mecidiyeköyden mecidiyeköye adam diyor iki saatte geliriz. ilk delirmemi burada yaşadım, arada ben aramazsam sormazsam zaten başka semtte geziye çıkan kargoyu kimbilir ne zaman bulabilecekleri delirmesini geçiyorum. bu arada kendime neler söylediğimi hiç yazmayayım! 

şimdi lütfen saatlerdir beklediğim semt semt gezen nihayet benim ısrarlı konuşmalarım ile evime gelebilen kargoyu açtığımda gördüğüm manzarayı bütün bu arka plandaki saçma sapan saatleri düşünerek değerlendirin sinir katsayımı. delirdim. o kadar. 

evet, 6 saat sonunda vakko'nun bana koccaman bir kutuda gönderdiği parmak çanta

ahahhaha gerçekten delirmiştim, kulaklarımdan ateş çıktığına eminim.  hızla müşteri temsilciğini aradım ama oradakiler sürekli ''bizi dinleyin lütfen, çözüm...'' diye uzun ve anlaşılmaz cümleler kuruyorlardı. benim ise söylediğim netti; ''paramı iade edin, diğer ürünler de neredeyse hiç ilgilenmeyeceğim bir daha evde esir olmayacağım, bulup geri alın, bu ... kadar şeyi de birini gönderip aldırın.'' fakat namümkün; çalışan insanlar hala ''çözüm çözüm bizi dinleyin'' vs. vb. konuşuyorlardı. zaten müdürünle görüşeyim dediğimde de öyle biri yok burada dediler. ay gerçekten deliriyordum. iki güya müşteri hizmetlerinde çalışan çok kibarcık insanla konuşup da bir şey olmayacağını anlayınca, işte o an kafamın aydınlandığı andı. 

can hakko ile tanışıyordum ben, ve telefonu var bende. aradım. kısaca durumu anlatıp, artık ne ürün ne de beklemek istediğimi söyledim. bu parmak çantanın  fotoğrafını attım:) can bey beni dinledi kusura bakmamamı, hemen ilgileneceğini söyledi. 10 dakika sonra aradı ve vakko'nun direktörünü aradığını, benimle iletişime geçeceklerini, sorunun çözüleceğini söyleyip tekrar bu mutsuzluk için özür diledi. 

direktör aradı, bu bir hataymış, evet. bir geçiş sürecindelermiş, daha iyi hizmet vermek için sistem değişiyormuş, orada bir güldüm sinirden değil gerçekten, bu iyi hali mi? diye sormadan edemedim. benim ürünlerim iki ayrı kargoda gelecekmiş, bu bilgiden hiç haberim yoktu. bu çanta değilmiş zaten:)))) ahahahhaha artık gerçekten gülüyordum. bunu ne diye satıyorlar bilmiyorum: anlattı ama unuttum. sonra neyse direktörler tabii ki patronlarından talimat aldıkları için iki saatin sonunda para hesabıma yatmış ve diğer ürün  kapıya geldiği an geri yollamıştım. gerçekten artık ne o eteği ne de bluzu giymek istiyordum. bu parmak çanta ise  bende hala, benim müsait olduğum bir an birini yollayıp aldıracaklar. 

***

can beye teşekkür ettim. 

*** 

sonra uzun bir yürüyüşe çıktım. ben patronu tanımasam, onlar muhtemelen diğer ürünler  gelecek, bunu iade edin, çantanızı yollayalım vs. gibi doğal olarak çalışan olduklarından prosedürü uygulayıp şirketin kazanması yönünde çaba göstereceklerdi. ben, niye durumundan bu sinir harbinden sonra haberdar  olduğum  ikinci bir kargoyu bekleyeyim ki?! neden bu parmak çantanın iadesi için çaba harcayayım?! neden müşteri hizmetlerinde çalışanların hiç bir yetkisi yok!? sorular net. evet vakko büyük bir şirket, ama geçen hafta nişantaşı şubesinde vitrinde nefis bir deri elbise görüp içeri girdiğimde pek öyle bırakın şaşaalı karşılamayı ''hoşgeldiniz'' bile duydum mu duymadım mı emin değilim, cılız bir ses olabilir. ama asıl sorun deri elbisenin fiyatını sorduğumda bana etiketi yok, vitrinden de bakamayız gibi bir yanıt vermeleri (aslında bir yanıt alamamıştım soruma) oldu. çıktım. şikayet etmeyi düşündüm ama belki çok yorulmuşlardır, genç insanlar hadi şikayet etmeyeyim diye aslında doğru olmayan duygusal bir tavır izledim. ve al, vakko bir başka sinir harbine sebep oldu ve bütün bir günümü çaldı. sanırım bir yenilenmeye ya da çalışan sorunları varsa onlara eğilmeye ihtiyaç var. benim tarafımdan öyle görünüyor, bunu derken tam da bu bakış açımdan başka bir düşünce geçiyor aklımdan; nişantaşı müşterisini tanıyorlar yani beni yeterince ''zengin'' ve ''tanıdık'' bulup / görmediler ve hizmet  vermediler.  böyle olan şirket ya da dükkanlar hatta lokantalar yok mu? elbette var. birçok iyi ve büyük lokantanın bir kaç masasını rezervasyonu olmadan gelebilecek ''iyi ve eski'' müşterilerine ayırdığını biliyorum. anlaşılır. ama mesela tarabya'daki kıyı balık en son gittiğimizde  tek masa olmamıza rağmen bizimle ilgilenmeleri asgari düzeydeydi;  tam da bu düşünceden gelip geçen müşteri bunlar düşüncesiyle böyle bir göz teması kurmamalar, bir nazla tuzla servis yapmalar, yanımdaki arkadaşa haniyse kabalığa varacak davranışlar derken... bir daha gitmedik. evet mutfağı iyi ama biz garsonlara ''hişt pişt birader aslanım koçum'' diye hitap eden hırbolardan olmadığımız için adamla göz teması kuruyorum, diğer garsonu işaret ediyor, o bakıyormuş bizim masaya!  ben sizi ayırt etmek zorunda değilim. 

neyse. vakko diyordum.  vakko'nun müşteriye ihtiyacı var. benim de girdiğim zaman müşteri olabilmem için asgari kibarlıkla karşılanmaya ve bilgiye ulaşabilmeye. etiketine bakmadan alışveriş yapan kaç tane müşterisi vardır vakko'nun? 

yazdıkça aklıma geliyor. yine son günlerde mesela cartier  istinye park mağazası her müşterisine aynı davrandığını gördüğüm / deneyimlediğim bir mağaza oldu. deri kayışlı saat modellerine bayılıp içeri gidip denedim. gerçekten çok güzellerdi ama gerçekten  çok pahalılardı. klasik bilekliklerine baktım, eh alınabilir:) bir yüzük baktım yine efsane! kafam kadar bir kaplan! offf çok güzellerdi. hepsine baktım, denedim, gayet güzel servis aldım, teşekkür edip çıktım. cartier bilmiyor mu müşteri ayırt etmeyi? biliyordur elbette ama yapmadılar. teşekkürlerimi yazdığımda da yine kibarlıkla yanıt verdiler. yarın 1 milyon dolar kazansam yapacağım ilk iş bir cartier saat bir bir bileklik bir de o yüzüğü almak olur:) ciddiyim. 

yine iyilerden gideyim; gilan. mücevher firması. efsane yüzükler yapıyorlar. bir gün  onlardan kafam kadar bir yüzük alıp takacağım:) çünkü, seviyorum, çünkü iyi servis alıyorum, çünkü işlerini olması gerektiği gibi yapıyorlar. 

bunların içinde en iyisinden bahsetmeden bu mevzuyu kapatmayayım; 

sevan bıçakçı jewelry. zorlu'daki mağazaları her gittiğimde hemen uğradığım bir mağaza. yüzüklerine deli oluyorum! her seferinde clara hanım olsun berç bey olsun sohbetleri ile, yeni çıkanları paylaşmaları ile zevkle mücevher üzerine almasam bile sohbet ettiğim bir yer. ve evet o kırmızı yakut yüzükte gözüm var:) gidip gelip bakıyorum.  evi barkı satıp alasım geliyor bazan:)))) 

lokantalarda ise kıyı balık'ın aksine mesela hamdi restoran müşteri ayırmaz. ben o civarda isem zaten yolculuğa çıkıyorum demektir. feribota binmeden bir lahmacun yer bir bira içer bazan tatlı bazan  nefis tereyağlı kahkelerinden alıp yola devam ederim. bütün bunların hepsi bir adana parasında belki biraz fazla ediyor, söyleyeyim size. ne serviste bir eksiklik ne de başka olumsuzluk yaşamıyorum. ha bak şu var biliyorum. eminönü şubelerinde restoran burası çay kahve için arzu ederseniz yan tarafta kafe var oraya buyurun diyorlar. haklılar, kebapçı orası ve meydana hakim bir noktada bir masanın sadece çay kahve hesabıyla saatlerce dolu kalmasına izin vermiyorlar. 

işte böyle. uzun vadede müşteriye hepsinin ihtiyacı var. ama ben kendi adıma bir daha onlayn alışveriş mi, hayır  dedim. çünkü beklemeyi kargo peşinde koşmayı hiç ama hiç sevmiyorum. ayda 3-4 defa da dışarıda iyi bir restoranda yemek yerken  iyi hizmet almayi istiyorum. bunlar bu mahalleden değil tavrı ve bakışı yemeklerini beğensem bile beni mekandan soğutuyor. 

son olarak sadece beymen club elbiseyi tadilat için beymen club'a götürmeniz gerek diyen beymen çalışanına böyle saçma şey mi olur, deyip tabii ki götürmemiş ( nişantaşı beymen'deydim, city's beymen club'a  götürecekmişim:=) ve onlara tadilat için bırakmıştım bu gerçekten saçma tavırlarını anlayıp istediğim tadilatı yaparak elbiseyi evime yollamışlardı. yormayan bir firma beymen. yok, sahibini tanımıyorum:) 


alışveriş yaparken, hizmet alırken sizi  onlara muhtaçmışsınız gibi gören yerlere gitmeyin bişey almayın. biz onlara değil onlar bize muhtaç.  alışveriş yapan biziz.  kendi kıymetinizi bilin. bilmeyenle de çok uğraşmayın paranızı harcamayın yeter. bu en büyük etkidir zaten. 



istanbul'dan haberler

21 Kasım 2021 Pazar
çarşıya pazara yılbaşı gelmiş. en çok da nişantaşı'na. mecidiyeköy ve şişli hattında zaten senelerdir bişey yapılmaz. ilçemizin torpilli semti, nişantaşı. en çok da vakko'ya gelmiş yılbaşı; herkesten önce süslemişler dükkanı. 

 ilk durağım rumeli caddesindeki tchibo; 100 gram deneme amaçlı filtre kahve alıyorum; çikolata aroması varmış hafif hafif. sonra remzi kitabevi; bugün kitap almadım. judy'de görmüştüm celil oker polisiyelerini, 35 lira fiyat görünce usulca yerine:))) sonra city's avm; burada bir markanın mücevhere yüzde 70 indirim yaptığını şaşırarak gördüm. yüzde yetmiş indirim biraz garip geldi değerli taş ve altın için ama büttün kocaman yüzükleri denedim:)))

touchdown kapanmış. reasürans pasajının bir ucundan öteki ucuna ranchero kalmış, en sonda dükkann ( dükkan değil doğru yazdım) var. palivor çiftliği de kapanınca ranchero orayı da almış. taco aşkına:))) touchdown, ben daha istanbulda yaşamıyorken bile bildiğim bir yerdi. o sokakta kırıntı^da buğday birası içtiğimi de anımsıyorum, ki henüz buğday birası pek tanınmıyordu. zaten tutmadı sonra. neyse. touchdown diyordum, mesela bu ve buna benzer bir kaç mekanın daha yazıldıkları ''müdavim yeri'' , '' sosyalleşme yeri'' özelliklerini pek hissedemiyordum. çünkü gelip bir iki gün gezip dönüyordum. sonra burada yaşamaya başlayınca touchdown'da değil ama başka yerlerde müdavim oldum. gittiğimde kahvem ya da saatine göre içkim de geldi sevdiğim yemek de yapıldı. son iki senedir tadı tuzu yok dışarı çıkmanın o başka. 

 beymen club, kış sezonunu pek beğenmedim. orlon kazaklar var ya! orlon nedir abicim?! sağlıksız, terleten bir plastikten hallice bişey. 

 sadece istanbulda değil bütün türkiyeye ve avrupaya dair  okuduklarımdan biliyorum ki hizmet sektörü el değiştiriyor. çoğu eski işletmeler artık sahipleri de yaşlarını başlarını aldıkları ve yeter artık bu şartlarda çalışmayacağım deyip devredip gidiyorlar. zorunlu olarak kapananlar ise malum yüksek kiralar, o kiraların çıkarılması için kuş kadar kuş kondurulmuş tabaklara karnı tok müşteriler... sonuç; seneyi göremeden kapanan mekanlar, işsiz kalan garsonlar, barmenler... ve etkilenen diğerleri. tedarikçiler en başta. sorun büyük, çözüm sektörün bileşenlerinin tamamı olmasa da yarısından fazlasının anlaşması gerektiğinde. kiralar için diyecek bir şey bulamıyorum; ne kiralar duyuyoruz. 

 bu yılbaşı sönük geçer. dışarı çıkmak zaten uzun yıllardır eziyet yılbaşı gecesinde. trafiği ayrı dert fiyatları ayrı limitsiz içkinin getirdiği dipdibe ortam ve yemekler ayrı. evdeyiz. 

 paşabahçe beni zaman zaman sinir etse de sonra unutup hoop girip alışveriş yaptığım bir marka. o küçük sosluklara, fincanlara, süslü süslü dondurma kuplarına dayanamıyorum! 

 çarşı iyice kalabalıklaşmaya / galatasaray formalı gençler fazlalaşmaya başlayınca, gürültüyü kalabalığı kafası kaldırmayan yaşlı ve huysuz bir emekli teyze olduğumdan:)))) eve döndüm.
yaşlı huysuz emekli teyze ve yakışıklı yeğeni organik pazarda:) 

dünden yemek yapmıştım, kuru fasulye & bulgur pilavı. bulgur pilavı için bir parantez açayım. firik bulguru aldım metro marketten. bu kez onu pişirdim. tabii ki yine etli soğanlı sarımsaklı. böyle daha lezzetli olduğunu düşünüyorum, her ne kadar çocukken yediğim, anneannemin ve annemin ''iki tas su bi tas bulgur'' ölçüsüyle basitçe hızla tavuk suyu ile yaptıkları pilavın tadına yaklaşamasa da eh işte benim yaptığım da fena olmuyor be! bu sefer bir çay kaşığı biber salçası da ekledim, çünkü bu tire organik çok leziz. işte böyle, 

çarşı pazar gezilip görüldü, raflarda pek yeni kitap yok, zaten bu sene öyle patlayan bir kitap da olmadı en azından benim radarıma giren. 50 yaş altı yazarları da okumadığımdan:)))) yeni nesile hiç ama hiç prim vermediğimden. film desen ha keza. dün gece italyadan bir film izledim. gerçek hayattan bir hikaye; '' rocco chinnici my your kiss lie lightly on my head'' rocco chinnici' nin hikayesini anlatıyor deyip spoiler vermeden geçeyim. aaa unutmadan ercan kesal'in yeni filmini tabii ki izledim. beni çok sev / love me instead. sarp akkaya çok iyi bu filmde. songül öden ortalamanın altında bir aksan ve oyunculuk sergilemiş. liseli ergen kızları oynayanlar ıhh yani hakikaten olmamışlar. ama filmin tamamı ilk bir saat kadar ağır geçse de hem izlettiriyor hem de olmayanları boşverip iyi oynayanlara odaklanıyor ve izliyorsunuz. bende öyle oldu. haluk rolünü kim oynuyorsa ( bulamadım yahu adını) kısacık rolde döktürmüş. film iyi. izleyin derim. ay bir de ben izledim zamanım gitti siz izlemeyin bomboşş bir film yazayım; red notice. iki saat kafamı sıfırlarım derseniz, o başka ama hakikaten bomboşş bir film. iyi pazarlar

tavsiyeler

19 Kasım 2021 Cuma
kendnizi sevin. günahınızla ( ki ben buna inanmam) sevabınızla ( keza buna da) yaşadığınıza ne yaptıysanız bugünkü sizi vücuda getirmiş olan her ne varsa, sevin / kabullenim. çünkü bunları kabullenmeden hiç-bir-şey yapamazsınız. her kim iseniz osunuz. nokta. bitti. kendinizi sevin: kendinizi sevmezseniz hiç bir şeyi ve hiç kimseyi sevmezsiniz. bu bir çiçeğin kokusunu sevmeye benzemez! kendi kokunuzu sevmeniz gerek diğer bütün kokuları - sizin değişen kokularınıza istinaden- da sevmenizi size anımsatır. zor değil mi anlaması? bence de! mesela hiç korku dolu bir andan sonra terlediniz mi? hah işte o kokuyu biliyorsanız farklı durum ve anlarda karşınıdaki kişiyi de anlayabılir pardon koklAyablirsiniz bu durumda. sevin/anlayın. sivri yönlEirinizi sivRiltin:))) ahahahah gariplerde birinci: bize hep önde gitme/önde gidenin başı kesilir ve bunun gibi söylemler öğretildi. ben diyorum ki, sivri yönlerini daha da keskinleştir! törpüle! çünkü onlar seni sem yapan alt yapından gelen özelliklerin. bıırakırsan ortalama OLURSUN. YILLARCA mutsuzluğa maruz kalabilir manipüle edilebilirsiniz hiç farketmeden. farkına vardığınız an aydınlanma yaşadığınız an olacak; yaşamın tümünde bir mutluluk olmadığını bunun anlarda olduğunu anlayacak ve o anları yaşayacaksınız. bunun için yalnızlaşmayı bunun için yanlış anlaşılmayı gerekirse kavgayı canınız kavga istemiyorsa sessiz kalmayı veyahut bağıra çağıra yine kavgayla ne dediğinizi anlatacaksınız. zor bir coğrafyada yaşıyoruz; baba döver, abi dövmese de ütü yaptırır, evlenirsin kocanın kardeşine hizmet edersin, etmezsen boşanırsın, çocuğunu kendin büyütürsün adamın maaşının 5^'te biri verdiği para ile, dondurmasına yetmez:) gülümseme koydum ama komik değil gerçek bunlar. siz hiç duydunuz mu '' ay kızımız kumar oynamış da oğlumuz borcunu ödedi'' duymazsınız; çünkü şöyledir; '' abisinin biraz borcu vardı bacısı çalıştı ödedi'' kısık sesle '' sağolsun'' kimse duymaz o sağ olsun lafını. erkekler dikinin keyfini yaşar kadınlar öder bu coğrafyada. gerçekleri altalta yazmak çok hoşuma gitmez. böyle köşe yazanları da okumam, biliyorum tanıyorum hepsiyle değilse de çoğu ile oturdum yedim içtim tartıştım yazdım. ha ben yazıdan çok para kazanmadım - az kazandım- ama istedikleri her şeyi de yazmadım:)))) yazı yazarken kendini üstte konumlayanlardan hiç olmadım: biri demiş '' kasiyer beni arayınca bir utanıyorum'' niye diyemedim, sen de bir iş için müşterini arayıp ^^ya bu font sarı değil de kırmızı olsa daha iyi olmaz mı demiyor musun, diye. o zaten bütün o muhalif görüntüsünün altında iktidardan yana bir avukatla çalışıyordu:))) yani reklamdı o '' ayy ayylar utanmalar'' neyse ( hiç de sevmem bu sözcüğü ama) demem o ki, siz kendinizi dinleyin. canınız siktir çekmek istiyorsa az biraz arkaıza bakıp siktiri çekersem ne kadar dayanabilirimin hesabını yapıp çekşn siktiri. ama o gün ama sonra.