öylesine konuşmalar... iç dökmeler...

11 Nisan 2021 Pazar

 veba geceleri elimde süründü gitti! yok, bitmiyor. 250 sayfa okudum, şimdi gözümü twitterdan ve her bir işi yaptıktan sonra sanki bir şey olacak ya da olmuş ama benim haberim olmaması dünyanın sonuymuş gibi sosyal medyayı taramaktan kitabı bitiremiyorum! ayhhhh bu nasıl uzun bir cümledir. 

benim olur diye düşündüğüm ''siz ülkemize gelin biz sizi havalimanında aşılarız'' düşüncesi bir takım turizm şirketleri aracılığı ile gerçek oldu! sırbistan'a gelin kovid movid içinde şu kadar euroya tur yapın aşı olun dönün, diye reklamlar görmeye başladım. ancak bunlara elbette güvenilmez. kanepede oturmaya devam! 


az kaldı memuriyete noktayı koyuyorum:))) çalsın davullar! şaka bir yana son senelerde öyle çok yoruldum ve öyle sıkıldım ki amir-memur sözcüklerini duymak dahi  istemiyorum. hayatımdan ''izin almak'' gibi olgu çıkacak; yıllık iznimi bile kullanırken insanlar kıskançlıkla ne çok gezdiğimden dem vuruyorlardı. ulan yıllık izin benim zaman benim size ne?! diyemiyorsun tabii o zaman agresif oluyorsun; e sen de kullan canım iznini, diyordum ne yapayım. tabii hemen bir bahane; işte bla bla bla... annem bile 30 yıldır ne zaman izin alsam  mesela bayramı bekleseydin diye bir erteleme önerir:) 30 yıldır bıkmadan, ben de anneme ''yahu seni dinlesem 30 yıldır hep sonra olacak bir şeyi bekleyip izin kullanmadan çalışırdım'' diyorum. tabii ki elimden geldiğince hiç bir şeyi ertelemeden yaşıyorum, yaşadım, yaşayacağım. ama son  zamanlarda sağlığım bozulacak kadar çok bilgisayar başında kalıyordum iş yerinde. sağ elimin eklemleri ve boynum bu gidişata geçen hafta dur dedi! dur. dinlen! mouse yok, bilgisayar yok, dizi yok! hafif spor var, dinlenme var, uyku var. üç ayrı - biri profesör- doktor elimi gördü ve  bilgisayara mukabil deterjan ve kimyasallardan da  uzak duracaksın, dedi! ''nasıl yaparsın bilmem ama'' diye ekleyerek, evet ''nasıl'' sorusu havada asılıydı. bulaşık yıkamıyorum zaten, kolonyalı mendili de çıkardım hayatımdan, evdeki ucuz el sabunlarını da. simple marka yüz temizleme jeli ile elimi yıkamaya başladım, paraben içermiyor piyasadaki el sabunlarına nispeten iyi bir ürün. daha önce kullandığım krem çok bir işe yaramamıştı, losyon da ha keza onu da ben attım çöpe. şimdi ilacımı içiyor, ve elime organik sızma zeytinyağı sürüyor, temizlik yapmıyorum. ellerim çok güzeldir benim ya vallaha üzülüyordum böyle deformasyon gördükçe. neyse ki toparladım durumu. ayhhhhhh iyileşmeme az kaldı, az! 

alışveriş ne büyük zevkmiş anacım! ki ben bunu şehirde geziyle birleştirirdim. sırt çantam boş çıkardım evden eminönüne uzanır orada türk kahvesi alır, hayfene'ye uğrar baharat dünyasına girer, balıkçıdan bazan haşlanmış karides alır çekirdek gibi yiye yiye çarşı kalabalıklaşmadan evime dönerdim. bazan arada hamdi restoranda mola verir bünyeyi kebaba tatlıya bandırır öyle dönerdim. şimdi eve sipariş veriyorum baharat falan. hey yavrum hey nereden nereye! handan internetten eve baharat söylüyor. dahası bunu becerebiliyor:))))) bilenler bilir internet alışverişi ile kafam hiç hoş değil. hayfene nefis bir şekilde paketlemiş ürünleri, içine minik hediyeler de eklemiş yollamış. teşekkürler. 


dün rich'in doğum günüydü. leeds united sevgilime bir galibiyet hediye etti. sonra minik torunları kapıya gelip onu yemeğe davet ettiler o arada bana da hem ingilizce hem de dedelerinin öğrettiği türkçe ile merhaba dediler. seyahat planlarımız borsa gibi gün be gün değişiyor. türkiye yeniden kapanmayı konuşuyor, ingiltere 12 nisan'da kısmen açılmayı. kanepeden gelişmeleri dikkatle izliyorum. 


sabah sabah gevezelik ettim blogda. bir bu kadar da rich ile konuştum. günlük konuşma / paylaşma ihtiyacımı karşıladığıma göre çıkıp biraz yürüyebilir su alıp eve dönebilirim. 


iyi pazarlar. 




veba geceleri, arter, istanbul

30 Mart 2021 Salı

 kitap tuğla boyutunda! 


bitiririm yazarım diye düşünüyordum ama o zamana kadar bu yazacaklarım aklımdan uçar dedim başladım sabah sabah klavye tıkırdatmaya. 

orhan pamuk okumayı özlemiştim. her ne kadar saçma sapan bir kaç insan ile fotoğrafı beni de sinirlendirse de kitap çıkınca almamazlık edemedim. ahahaha yazarlık başka arkadaşlık başka demeyeceğim ama aklıma gelmedi değil. 

arter'de keyifli bir saat geçirdiğimde kitap çantamdaydı. ikinci kez refik anadol sergisine giremedim! çünkü kapıdaki sıra arter'in önüne kadar hatta dolana dolana ileriye kadar gidiyor da ondan. sıraya girmeyi sevmiyorum. bekliyorum, bir gün böyle erken uyandığımda sabah kapısına dayanacağım pilevneli galerinin:)))) 10'da açılıyor sergi, kapıda mobil kahve ve atıştırmalık satan gençler o saatte pek sıra olmadığını söylediler. iyi bilgi, yazın aklınızın bir tarafına. gelelim arter'e; ben osmanbey'den yokuştan aşağı sallanıp yürüyerek gidiyorum. şehrin dokusunun nasıl değiştiğini gözlemlemek için çok iyi bir rota. tavsiye ederim. ramada otelin yanından aşağı bırakın kendinizi. galerilere yaklaştıkça şehir otelleri ve fermuar üreticilerinin yan yana olduğunu görecek ve şaşıracaksınız. arter diyordum, tertemiz pırıl pırıl, kapıda maske dezenfektan her şey var. maskemi yeniledim orada. içeride de her katta her köşede dezenfektan var. kafesinde hala şarap satılmaya başlanmamış ama yine bir tüyo vereyim size; en geç haziran gibi o güzelim bahçede şaraplarımızı yudumlayabileceğiz. işçilerin duygu durumunu anlatan panolar çok hoşuma gitti. adını unuttum sanatçının. arter gezisinden sonra aynı yokuşu yukarı tırmanmaktan vazgeçip ingiliz konsolosluğuna çıkan dolapdere tarafını yürümeye başlıyorum. o sokaklar bir kaç seneye özellikle konsolosluğa son dönemeçte olanlar epeyi popüler olacaklar, sokakların adını da aklımda tutmaya çalıştım ama bak unuttum işte. fotoğraf çekmedim. siz de bu sokaklarda gezerken izin almadan kimsenin ve hiç bir yerin fotoğrafını çekmeyin. akıllı olun:))) konsolosluğun oraya çıkınca çiçekte bir tur atıyorum, üçyıldız yeni hangi reçelleri tezgaha koydu, diye bakıyorum. şekersiz pişirilen reçel aklımda kaldı:) elma konsantresi ile pişiriyorlarmış. balıkçılar ile laflayıp modern sanata doymuş ama refik anadol hala aklımda kalmış halimle divan'da bir kahve yuvarlayıp evde romana başlıyorum. 


ilk sayfalarda kim/kimdir aklımda tutamayacağım diye endişeleniyorum inceden, bir kaç 10 sayfadan sonra endişem yerini okumaktan aldığım zevke bırakıyor. kim kimdir çözüyorum, bir yandan da karantina ve salgın hakkında orhan pamuk'un ciddi bir okuma yaptığını anlıyorum ve geçen sene kovid hayatımıza ilk girdiğinde okumuş olsaydık kitabı daha bilgili olurduk bu süreçte diye düşünüyorum. bütün bunları düşünüp okurken kitabın 61. sayfasında birdenbire bir şey oldu! okumayanlar için spoiler vermeyeceğim ama kitabın ana karakterlerinden olduğunu düşündüğüm banko paşa öldürüldü! anam, deyip cümleyi bir kez daha okudum, doğru okumuştum. sanki böyle sakin sakin okurken orhan pamuk dur sen şimdi bir seni kendine getireyim bu bir aşk romanı değil bir karantina romanı deyip bu olayı hızla yazmış gibi hissettim. ( okurun gözünden roman böyle bir şey işte. belki de pamuk gayet sıradan bir ayrıntı olarak yazdı onu ama yok yok sanmam) 

birden silkindim, viskiden büyük bir yudum alıp okumaya devam ettim. judy ile eş zamanlı sayılacak okuma yaptık ama o benden önce bitirdi. ben twitterda lak lak etmekten, iş çıkış iki durak önce otobüsten inip yürümekten, markete girip saçma sapan şeyler alıp eve gelip dikkatimi kitaba verinceye kadar judy bitirdi bir kenara koydu bile kitabı:) ben şu an 204. sayfadayım. anlatılan adayı gözümde canlandıramıyorum ama benzediği yerleri biliyorum:) büyükada ve irili ufaklı adalarını yunanın gezdiğimden. şu ana kadar epeyi zevkle okuyorum ama yine judy, yarısından sonra sanırım romanın  biraz sarktığı yönünde bir  eleştiri yazdı. okumasam da henüz diğer yarısını romanın, sanırım tam geçen sene kurgu ve gerçek hayat birbirine karışınca roman biraz değişmiş olabilir. bunu da pamuk'un röportajından alt cümle olarak yorumladım. 

çok enteresan cümleler var kitapta benim her seferinde pamuk'u neden sevdiğimi bana bir kez daha anımsatan; mesela mutsuz/kaygılı insanların hafızalarının çok güçlü olduğunu yazmış mealen bir yerde. buldum, sayfa 158; şöyle yazmış, pamuk;

 ''çünkü bütün evhamlılar ve kindarlar gibi hafızası çok güçlüydü''

gerçekten öyle; mecburen tanıdığım, birlikte çalışmak zorunda kaldığım çok ama çok  mutsuz kadınların çoğu bir olay olduğunda beş seneden falan öncesinden bahsedip o zamanı bu zamana bağlayabilecek kadar geçmişe bağımlı ve her an birileri ona zarar verecek diye ödleri kopan; kendisi mutlu olmadığı için etrafına mutsuzluk, huzursuzluk veren kadınlar...  bu insanlardan kaçmak gerekiyor. 

romanı okumaktan fazlasıyla zevk aldığımı söyleyip bu uzun yazıyı burada sonlandırayım. roman bitmeden bir yazı daha yazar mıyım? bilmiyorum,  ama bitince bir tane daha yazacağım kesin. 

günaydın

salgın ve yaşamımız üzerine de bir kaç satır yazıp yoga yapmak üzere kalkayım:) sokak zevksiz ve yasaklarla dolu olduğundan hala evdeyim. düne kadar cumartesi mekanlar açıktı ama ben kalabalığı zaten sevmediğimden, çıkmadım. şimdi yeni kararlarla o da kapandı. evde okumak, evde spor yapmak, evde durmak daha mantıklı ve sakin geliyor. dönüş uçağım iptal olduğundan nisan ayında güneye inemiyorum. insanlar bu yaz güneye inip daha da geri gelmeyecekler gibi. dün bir kahveci arkadaşım aradı; dalyana yerleşmiş! giden gidene... yemek yapmak zor geliyor artık, meyve yoğurt çerez hala kurtarıcım. yulaf yine:( sahnede. süt ile yerken bunu yemek diye çıkaranın diye diye yiyorum itiraf edeyim. ama spor yapıyorum 10 dakika da olsa! hala ev temizliğini kendim yapıyorum çünkü yardımcı abla kovid geçirdi:( hala nefes alış verişi düzenli değil. yollukları sıkça makinada yıkıyor evi çamaşır suyu ile siliyor, giysilerimi iki saat bile giysem yıkıyorum! umarım haziran ayında seyahate çıkabilirim. bir süre denize bakmak istiyorum sadece. 


kitaplarla filmlerle evinizle kalın.


15 gün 15 gün diye diye seneyi devirdik,

14 Mart 2021 Pazar

geçen sene bu zamanlar ne olacağı hakkında zerre kadar fikrimiz yokken tam da bu sıralar 5 gün evde oturup olanları bi izleyeyim, demiştim. bişey olmadı, o beş gün hep 15 güne on  beş günler aylara evrildi ve biz hala yarı sokakta yarı evde saçma zamanlar geçiriyoruz. marketten geldim az önce, neden bugün gittim? çünkü dün her yerin ama her yerin deli gibi kalabalık olduğunu bilmek için çok akıllı olmaya gerek yok. sosyal medyaya düşen sahil ve park fotoğrafları hakikaten görmemişin sokağa çıkma kısıtlaması kaldırılmış tutmuş gözünü çıkarmış, tadındaydı. gerek yok. bir senedir  son 20 yılda evde oturduğumdan daha çok oturdum iki üç cumartesi çıkmazsam bir şey kaybetmem. bu zamana kadar virüs uğramadıysa bana %51 kalabalığa girmememden oldu, %49'u da loopa alınmış gibi çalışan çamaşır makinası / bulaşık makinası / kahve makinası / kolonyalı mendil ile yer silen handan makinası:)))  çok yıkadım her şeyi çok sildim evi çok attım eskileri...


 
dün kahvaltıya misafirlerim vardı. klasik kahvaltı hazırladım;  yeşil ve siyah zeytin, yoğurt, peynir, yumurta, söğüş domates, közlenmiş kırmızı biber, maydonoz. tabii simit ekmek kruvasan ve üzümlü kek de konuklar tarafından alınıp gelinince mükellef bir kahvaltı oldu. sonra ekmeklerin kalanlarını kuşlara verdim. laf aramızda bir iki kilo aldım sanırım bu ara. kestim yine yemeği memeği kahvaltı salata yoğurt olacak şekilde düzenledim mutfağı ve alışveriş listesini. 


sokağa çıkmayalım demiyorum. bilakis artık normalleşmeye geçmeyi, meyhanelerin açılmasını, barların sokak partileriyle geri dönmesini herkesten çok istiyor olabilirim. olay şu ki ben salgın öncesinde de zaten çok kalabalık mekanları -konser değilse- tercih etmeyen hafta içi gezmeye bayılan biriydim, anımsarsanız. zaten çok misafir sevmemek falan korudu ben benim gibi yabanileri:)))) 


size -istanbulda olanlara- bir sergi haberi vereyim; refik anadol'un uzay temalı enteresan sergisi 19 mart'ta pilevneli galeride açılacak. kaçırmayın. refik anadol benim en beğendiğim işlere sahip  ve aslında tanışmak da istediğim enteresan bir adam. umarım sergide tanışma fırsatı bulurum. 


başka pek ilgimi çeken bir şey yok bu ara şehirde; bir internet aplikasyonuna girip söz almak için el kaldırmak da falan bana göre olmadığından, hele hele sürekli konuşan birilerini dinlemek hiç tarzım olmadığından öyle klub hause falan gibi yerlerde beni görmemeniz normal. ay hiç dayanamam:))) konuşacaksam ben konuşurum ahkam keseceksem ben keserim; çok ama çok gençken yazar söyleşilerine giderdim artık onlara bile gitmiyorum ki bir odaya girip bilmem ne insanını dinleyeyim!? benden çok fazla yer görmüş, çok fazla yaşamış, çok farklı yaşamlar deneyimlemiş bir insanla dahi karşılıklı sohbet etmek ya da en fazla kitabını okumaya tahammül edebilirim yine sadece onun konuşmasına değil. 


bu yazı nereden çıktı, yine bir haber gördüm; herkesin kendini sokağa atmasına istinaden önümüzdeki 15 gün çok mühim diyen:)))) ondan. bu bilim kurulundaki abilerin ve ablaların zaman zaman açıklamaları gözüme ilişiyor da öyle basit öyle günlük bilgi ile yapılması yeterli laflar ki artık gülüp geçiyorum. bağımsız kaynaklardan takip ettim bütün süreci. tavsiye ederim. 


hadi ben kendime film dizi bişey bulayım izlemeye, 

umarım bir sene daha böyle geçmez deyip, değişen alışkanlıklarımız diye kafamda bir yazı taslağının olduğunu kendi kendime buraya not alayım. siz de bana yazarsanız değişen alışkanlıklarınızı birlikte kotarırız yazıyı. 

iyi pazarlar 

ev, evdeyim, evdeyiz, ev ev ev ; mobbing konusunda ön bilgilendirme

24 Şubat 2021 Çarşamba

 yok daha tam delirmedim! başlığa bakıp öyle düşünmeyin. koltuktan bildiriyorum. izne ayrıldım bir kere daha ve sanırım artık son izin; bitince emekli olmak için dilekçemi vereceğim; bir kaç ay kalmış olsa da iş yerine ve çalışmaya tahammülüm kalmadı artık. sabahları işe gidecekken kendimi kazıyor gibiyim yataktan bünyem işi ve iş yerini reddediyor uzun zamandır. işe gitmeyeceğim günler ise sabah ezanı okunurken zinde bir şekilde uyanıyorum. artık yoruldu bünyem; salgın, sıralı çalışmanın fiili olarak bitirilmesi, bütün gün öğle arası bile vermeden çalışmak, susmayan telefonlar, konuşmaktan derdini anlatmaktan, ne istediğini söylemekten aciz kimi çalışanlar, hepsi ve her şey üstüme üstüme geldi. kalan yıllık iznimi aldım. evdeyim. 

rutinim şöyle; uyandım, elimi yüzümü yıkayıp kahve makinasının düğmesine bastım, laptopu yatağa taşıdım, ekşi, gazeteler, bbc türkçe ve ingilizce ( translate yardımıyla) bianet, twitter, bir kaç blog, iki üç fincan kahve eşliğinde okudum bitti. sonra 10 dakika olsun yoga yapabildiysem ne ala değilse evi toparlamaca, duş almaca ve artık salona taşınmaca bu arada saat ancak 10 oldu ha! 

ev; sonrası artık marketten sipariş ya da alışveriş, hava güzelse semtte bir yürüyüş. çünkü gidecek hiç bir yer yok. bu aralar etli bulgur pilavı yapar oldum sık sık. bol soğan, bol sarımsak, bol taze soğan ve küçük bir parça zencefili  sızmada çeviriyorum, kuzu etini ekliyorum sonra bulguru ama bulgur yeşillikten az bir ufak kase kadar, üstünü geçecek kadar suyunu ekleyip kısıyorum altını. hafif yumuşak seviyorum ben pilavı, tuz ekliyorum karabiber bolca. sonra yanına nefis koruk turşusu. annem yapmış. harika bir şey. 

bir de geçen gün yaptığım sardalye tarifini vereyim size. balık alacağım zaman metro marketi seçiyorum. çünkü soğuk zincirlerine güveniyorum ve çeşit bol. sardalye için sarımsak dereotu ve olmazsa olmaz sızmaya ihtiyacınız var:) balıkları üşenmezseniz kılçıklarını da alarak ayıklayın ( küçük balıkları temizlemiyor metro) dereotunu yıkayıp kurulayın incecik kıyın, sarımsakları da incecik kıydıktan sonra tuz ve sızma ile hepsini karıştırın. balıkların içine ve üstüne bolca bu harçtan koyup, yayın. fırında 25 dk aman yeter. balıkları kurutmadan! 

iş 30 seneyi geçti! tam tamına hesaplamak için hesap makinası gerek:)

28 ağustos 1990 da başladım, eh hesaplayın işte. son zamanlarda salgınla birlikte iş de iyice yorucu olmaya başlamıştı. ki benim önceki iş yerimden haksız tayin ile tayin edilmem, dava açmam, davayı kazanmam ve geri döndüğümde katmerli mobbing ile 7 ay daha uğraştığım düşünülürse benim için daha yorucu oldu. mobbing öyle lanet bir şey ki sağlıklı düşünemiyor sadece iş yerinden uzak kalmanın yolunu arar oluyorsunuz. öğle arasında ne yaptığımı merak eden bir yönetici ile çalıştım, daha ne diyeyim. odasından çıkıp benim odamın kapısında sessizce dikilip ekranımı gözetleyen de aynı yöneticiydi.

mobbing ile karşılaştığınız zaman her şeyi kayıt altına almanızı tavsiye ederim. sözel emirleri yazılı isteyin mesela ileride bir dava açacak olursanız elinizde bilgi belge olsun. çünkü kimse tanıklık etmek istemiyor yönetici ile davalı olan çalışana. çalışan gider ben kalırım bu sefer mobbing ile karşı karşıya diye. bu konuda kafalar karışık aslında hala, uzun yıllar yöneticilik yapmış biri mesela bir yönetici ile hiç iletişim kurmadığı bir çalışanın arasında ''mobbing var mı bilemem, hiç konuşmuyorlardı'' tavrını çok doğru gibi bir tavır  düşünebiliyor. kimseye bel bağlamayın, güvenmeyin. iyi bir avukat bulun, elinizdeki belgelerle dava açın, en azından hukuka güvendiğinizi gösterin. 

mobbing konusunu aslında biraz türkçe ifade etmem gerekirse tam olarak şöyle; çalışırken bir kıymetiniz yok ancak iş siz izin kullanmaya gelince birdenbire kıymetli olma haliniz!kimseden işimizi yaparken madalya beklemiyoruz kaç yüzyıldır çalışıyoruz ama asgari görgü ve saygıyı da elbette herkes kadar ve herkes gibi hak ediyoruz. hastayken bırakılan saatlik izni! dahi mahkemeye ben yokken iş yerini terk etmiş, diye göstermeye çalışan yöneticiler var, dikkatli olun. 

bir şeye maruz kalmak kadar kötüsü yok. bu ne olursa olsun! ama aptallık en zoru. twitter hesabına memleketini yazan çapsızları gördü bu gözler:) neden? artık onu da ben yazmayayım:) aynı hesabın kitap & özlü söz alıntı hesapları ile sohbet etme çabalarının menşınlarını da gördüğümü söyleyeyim de nasıl bir profil, anlayın. ki aslında temel sorun  şu bence; hayatı boyunca o koltuktan başka bir koltuğu bırak görmeyi hayal edemeyecek çapsızların insanların üzerinde egolarını tatmin etme çabaları. hele karşılarında biraz kendinden emin dişe dokunur biri varsa sanırım daha kışkırtıcı oluyor ona büyüklük taslamak. bu üst tavrı iş yerinde size gösteriyor işte:) 

benim ve aslında herkesin sevmediği, rahatsız olduğu özellikle son 1 senedir salgın ile adını koyamasa da savaştığı şey; belirsizlik. ben birine bir soru sorduğumda yanıtını almak isterim. kaçamak yanıtlar beni öfkelendiriyor ya da ben şunu yapabilir miyim sorusunun yanıtını vememek hiç değildir. evet ya da hayır. bitti. neyse ki iyi bir avukatım var da bu sorulara benim vermeyi düşündüğüm yanıtları, bana konuşma yasağı uygulayıp hukuk diline çeviriyor da davaları bir bir kazanıyoruz. yoksa iş yeri online konuşmaları bile beni delirtiyor! tekrar tekrar aynı şeylerin yazılması ise çileden çıkarıyor. ama neylersin insanlar aynen aynen diye ikileme ile konuştuklarından... neyse. 

ha unutmadan mesela yine karşılaştığım bir mobbing araç olayı. ben yöneticiyi şikayet ettiğimde bana araç verilmiyor mesela ben taksiye binip bir üst kuruma gidiyorum. böyle bir şey olduğunda taksiden fatura alın. ama yönetici beni şikayet ettiğinde zevkle araç veriyor bana:))) bunu da kayıt altına alın başınıza böyle bir şey gelirse. hakim anlayacaktır aradaki farkı. 


ev; ev iyi ev güzel ev konforlu ve güvenli ise. az ve öz eşya var, ihtiyaçlarınızı karşılıyor, rahat bir yatakta uyuyor, temiz çarşaflarda uyanıyor, güneş alıyor ise bu sıralar en iyi yer ev. 

kanepeden delirmeden seslenmeler 

sizde ne var ne yok?  

not; kişiler ve yerler hayalidir. mobbing konusunda isteyene özelden mesajla daha çok bilgi verebilirim ne yapması gerektiği konusunda. 

sayıklamalar

12 Şubat 2021 Cuma

 eee arkadaşlar n'apıyorsunuz? ekmek yapmak bitti, yoga ne alemde?

ev hali 

şaka bir yana bir sene oluyor neredeyse hayatımıza covid gireli ve bir türlü çıkmayalı. ne yaptıysak olmadı, maske faşizminde takıldık kaldık. takmayınca vatan haini gibi bakıyorlar! evimden çıkıyorum yokuş yukarı yürüyüp su alıp geleceğim bir ben varım neden takayım maske anlamıyorum! nefes almam gerek, nefes. markete yaklaşınca takıyorum, su süt avokado alıp dönüyorum, ahahah biliyorsunuz ananas ve avokado temel ihtiyaç. 

yürüdüğüm tek yol işe giderken bir süre akşam da otobüsten inince şişliden eve; o kadar. yemek yapmaktan da sıkıldım fazlasıyla. migrosa uğrayıp hem sosyalleşiyor hem de mezelerden az az alıp eve geliyorum. üşenmez isem kurtuluşa kadar yürüyüp yoğurt, turşu, damla açıksa dondurma. bıktım vallaha! 

temmuz 27'de emekli oluyorum! sonrasında ne yapacağım, ilk seyahatte nereye gideceğim muamma. açık ise tabii ki sınırlar canım yunan adaları, değilse covid nereye izin verirse. 

kitaplar, filmler, diziler... evde kanepede geçirilen saatler. erken uyuyup erken uyanıyorum. şu anda saat 6.46 fena bir yağmur yağıyor ve bir saat önce daha fena yağarken sesine uyandım yağmurun. akşam yemeği yemeyince çok hafif ve dinlenmiş uyandım, ben de kahvemi demleyip yatakta klavye tıkırdatmaya başladım. ingilizcem üç cümle üst üste olmasa da iki cümleyi çevirecek hale geldi. espri bile yapıyor rich dahası ben anlayıp basıyorum kahkahayı. bazan telaffuzumu düzeltiyor  bazan da deyim öğretiyor. en çok dalga geçtiği benim domates ve patates telaffuzlarım:) o da gergin bu sıralar, hükümetin yeni kararlar alıp seyahat yasağı getirme olasılığından dolayı. umarım iki ay içinde bütün avrupa toparlar durumu. avrupacıyım ben, çok gençken hindistan hayalleri kuruyordum ama artık gitmem. medeniyet, temizlik, güvenlik, iyi yemek, iyi içki için geziyorum ben. en rahat avrupa. onlarca seyahat yaptım tek başıma; lizbon terminalinde saat satan abinin ısrarları, ki onu da savuşturduk, üsküp'te ufak bir peşime takılıp hakikaten mahçup/düzgün bir tavırla kahve içmek isteyen genç adam, hayır dediğimde uzaklaşmıştı hemen, gibi aklıma gelen bir iki ufak tefek şey dışında gezdiğim hiç bir yerde kayda değer bir sorun yaşamadım. bu da avrupacı olmak için yeterden fazlası bir sebepler yumağı. 

internet alışverişi öğrendim! dahası yaptım, ben yaptım! her zaman gezip dolaşıp almaktan yana olan ben beymen indiriminden iki elbise bir çanta vs. aldım çantanın boyutları hayal kırıklığı yaratsa da ders oldu bana:) evdeyken sürekli okunmuyor, yazılmıyor, izlenmiyor o aralarda bir bakıyorum vakko ve beymenin indirim sayfalarında geziyorum:) sonrası? sonrası ne olacak kendimi başka bir şey ile kandırıp sayfayı kapatıp çıkıyorum. 

artık yaşadığımız can sıkıntısı bile değil. başka bir şey. hayatımda hiç bu kadar çok işten çıkıp eve gelmemiştim! hiç bu kadar çok yer silmemiştim. ayda bir kuaföre gidiyorum, çukurcuma  cihangir hattını yürüyorum az sayıda açık yerlerden bir iki bir şey alıp hoop eve dönüyorum. ama bu ay da kısıtlamalar devam ederse bir otelde kalacağım bir kaç gün! otel, restoran, bar, hepsini bir arada sunan güzel manzaraları bir yerde. ev ev ev aaaa!... 

işte böyle, korona günlükleri diye kitap çıkartmış biri. ben de blog yazılarımı bastırayım bari:) kitabım var diye övünürüm. şaka bir yana iş hayatımdan çıkınca online ya da basılı bir dergi çıkarmak fikri var kafamda. cıva gibi iki ya da üç ekip arkadaşı ile ( yazılarımın imla hatalarını düzeltecek türkçesi çok iyi bir arkadaş en başta olmak üzere ) yeni normalde mekanları gezecek, yazacak, reklam alacak bir iş var kafamda. eskileri ben ziyaret ederim:) klasikleri, benim sevdiklerimi, yıllardır gittiklerimi ben yazarım. ama yeni normal çok şeye gebe onu biliyorum, görüyorum, hissediyorum. mesela hangar gibi lokantaların işi zor artık. insanlar uzun bir süre 300 kişilik düğün salonu gibi yerlerde oturmak istemeyecekler. en çarpıcı olanı da tatiller olacak. kimse artık iki gün için valiz sürüklemeyecek çünkü maskeni tak, aşı oldun mu, negatif testin var mı gibi sürü sepet yeni normalde olması gereken işleyişler iki gün için seyahati değmez kılacak; seyahat süreleri uzayıp daha kaliteli hizmetler istenecek. mesela ilk aklıma gelen deniz/göl kenarı ve / veya dağın eteğinde konforlu villalar; konfordan kastım iki hasır koltuk değil! gerçekten konforlu, köye ya da kasabaya yakın, birbirinden uzakta ama güvenlik olayı çözülmüş, size özel çalışanları olan kiralamalar. ben kiraladım diyeyim; sabah ne içerim ne yerim öğle uykusuna ne zaman uyurum güneşlenirken ne yiyip ne içmek isterim hepsini tatlı tatlı anlatacağım; gerekirse villanın çalışanları ile bir pazara gideceğim, alışveriş yapacağız onlar pişirecek hazırlayacak, temizlik vs yapacak biz tatil yapacağız. sahilde ben istersem insanlarla sohbet ederim, istemezsem kalabalık olmadığından rahatça güneşlenip dinleneceğim. yoksa bundan sonra hostel de zor 3000 kişilik benim zaten kapısından geçmediğim oteller de zor. küçük, minik, butik, adının önemi yok; gerçekten iyi ve güvenilir hizmet verecek yerler tercih edilecek. işte böyle. 


şimdi yoga zamanı 

günaydın