kalimera

31 Aralık 2011 Cumartesi
ahtapotla kahvaltı! nihayet acıktım ve ahtapot ızgara-grek salad ile kahvaltı yaptım:)))) yağmur yağarken ne yapılır en iyi? limanda bir tavernaya oturulur; bu arada ben de yazayım, taverna derken müzikli tabak kırmalı bir yer gelmesin aklınıza, restoran/meyhane=taverna demek adada dahası yunanistanda. henüz hazırlık yapılırken kuruldum tavernaya, ahtapoti, grek saladi. efheristo. sabah bir nescafe bir filtre kahve içmiş olmak yeterliydi sanırım ikram gelen uzoya hayır dememek için:))) duble uzo dimitri'den, ahtapot güzeldi, grek salad bildiğiniz gibi işte kocaman bir dilim peynir kocaman kocaman doğranmış salatalık/domates/soğan üzerine koyuluyor ve tabii sucuk-sosis ızgara. yağmur yavaşlıyor e handan da kendini yeniden sokaklara atıyor. küçük bir bar keşfettim, adını bilmiyorum, bira 2 euro, espresso 2.50 neden bilmem kahve pahalı buralarda,

aaa sosyal tespit yapmadan olur mu, bittabi olmaz. yunanistan krizde evet, adalarda fazla hissedilmiyor bu, deniz-balık-turizm derken sanırım adalılar çok hissetmiyor krizi, ancak midilliden hapiste gibiyim diye bahsedenler de var, vageli mesela, 2 saatte gezip bitiriyorum mitilliniyi diyor. ah be vageli, hepimizin sorunu zaten yaşadığımız yeri 2 saatte gezip bitiriyor olmak değil mi? bak bana, 3 günde sıkılmadım hatta 2 günün sonunda ritmimi buldum diyebilirim, önce hızla bir geziyorum ben nereye gidersem gideyim, bir anda yürüyerek ne kadar gezebilirsem geziyor akşam yorgunluktan devriliyor ertesi gün biraz sakinliyor sonra tam olarak tadını çıkarıyorum zaten 3 günden sonra hiç 1 yere dayanamıyorum:)))) ancak barselona için bunu değiştireceğim; kararlıyım, 1 ay kalacağım orada!

***

ada notlarına devam

adada kapkaç falan yok anacım, ferah feza gezebilirsiniz. geç saatlere kadar merkez hareketli, bu kadar kahve içip nasıl uyuyabiliyorlar hayret, belki de kafeinin etkileri kocaman bir yalandır. bir italyanlar bir de adalılar uyuyabiliyorsa dünyanın geri kalanı haydi haydi uyur. balık fiyatlarını öğrendim sizin için:))) ne büyük bir yalan! kocaman barbunlar var kilosu 25 euro! küçük balıkların porsiyonu 7 euro, kalamar-ahtapot 9-10 euro arasında fiyatlarla tavernalarda, balıkları sorunca içeri mutfağa davet ediyor yorgo. haa unutmadan nescafe fincanları öksüz dıyuran boyutlarda. vallaha, şekerini az koyun diye özellikle belirtin yoksa şerbet kıvamında bir kahve geliyor, noy noy alacağım, unutmadım.

devam edebilir

kaybolmak bir sanattır

30 Aralık 2011 Cuma
klasik kaybolma/yol sorma olayımı da yaşadıktan sonra kolaylıkla adalı oldum diyebilirim. yahu arkadaş, denize paralel bir sokaktan ne kadar ayrılabilir bir insan!? adanın hiç görmediğim bir tarafını gördüm fena mı? fena tabii lan! gündüz olsa neyse gece gece hasbinallah. kaybolan handan ne yapar? aynı yolu gerisin geriye yürür, o bir arka sokağa girecekken 2 arka sokağa daldığını görür ama kaybolunup geri gelinmiştir artık, hiç sektirmeden neyine senin kestirme, yürü denize paralal paralel, aaa dur dur feta al şeklinde bir kaybolmayı daha sonlandırdım.


hava bildiğin sıcak. hani ocak!? herkes dışarda, sigara yasağı nanay buralarda, zeytinyağı fecii pahalı, 750 ml/14 avro falan yav. fetanın kilosu 6.70 euro. yağ için market kurcalamam gerek biraz daha mahalle marketleri ışıklı hediyelik satan dükkanlardan her zaman iyidir.

***

gündemin farkındayım. yazasım gelmiyor sadece,

''taaa şırnak'' ha!

kalispera

ben sevdim anacım komşuyu, bu 3. gelişim. lesvos'tan selamlar. vallaha pek bir güzel burası, ayvalıktan 1.5 saat/30 euro karşılığında kendinizi büyükk bir adada buluyor önce kahveye yumuluyor sonra bir motorun terkisinde pansiyonuna gidiyorsunuz. yürüyebilirsiniz de tabii ki. merkez mitillini; cafeler, publar-tavernalar ne ararsanız var. akşam gelmesinin sebebi ayvalıka alışverişe gelen adalılar; sanırım şu sıralar tek tük gezenlerden biriyim adayı türkiyeden.

plomariye gittim bugün; ne var plomari'de? uzo müzesi. hahayttttt yaaaa şehir müzesi gezmeyen handan uzo müzesi gezmeye gidiyor işte. yol virajlı anacım, adaya gelenler araba falan kiralıyormuş, yok, ben paşa paşa bindim otobüse, haaa bak adada yaşayanlar pek bir sürprizliler ha, anlatayım; sabah kremalı ve peynirli böreklerle kahvaltımı yapıp gezerken bir yandan ulan 11 de plomariye otobüs vardı aaaa bak otobüs durdur durdur trafiği, plomari??? diye soru vurgusuyla sor, hah ne şanslıyım plomari otobüsüymüş deyip kurulduğum otobüsten 10 dk. sonra, asıl plomari otobüsüne aktarılınca bir benzinlikte, hımmm dedim ne düşünceli ne iyi insanlar. ne uzun uzun anlatmaya çalışacak ben plomariye gitmiyorum da, seni benzinlikte oraya giden otobüse yetiştiririm de de de de. adam hopp transfer etti beni plomari otobüsüne. sevdim.


plomari güzel, adalarda yaşayan insanlar neden hep daha güzel evlerde yaşıyorlar diye düşünüyordum geri dönerken yorgunluktan uyuklarken. her yer portakal ağacı, portakal ağacı olmayan yer zeytin ağacı, bahçelerde ikisi birden. plomari de yaşlı çok, gençler mitillinide, kızlar çok güzel, biraz kilolular sanki. taaa selanikten tadı damağımda kalmış olan sosislerden yiyorum 2 gündür. portakal kabuğu reçeli bile aldım biraz daha çok alsaydım diye hayıflandım ya dur bakalım biraz sonra dışarı çıktığımda alırım. tam benlik buralar, minicik meze tabakları ne istersen o anda yapılıyor meze dolabı falan yok, mitillinide patatesler hazır ama plomaride hala elde soyup dilimlenmiş patates kızartması yapıyorlar. öğlenin 1 buçuğunda uzoya oturmuştu amcalar yok anacım ben bugün zorla ama gerçekten zorla yarım uzo bardağı kırmızı şarap içtim, işyeri sahibi kadın bir de hamur tatlısı ikram etti, ne yaptıysam yarısını kesmeye ikna edemedim. e n'oldu, handan acıkmayı bekliyor şimdi:)))) ahtapot!

size biraz fiyatlardan bahsedeyim; limanda büyük bir otel var, geceliği 50 avro, kalmayın derim ben 20 avroya da yer var çünkü. ulaşım; avroyu tl ye çevirmezseniz ucuz gibi duruyor, mitillini-plomari=4.5 avro, 1.5 saatlik yol. zaten dışarda avroyu sürekli tlye çevirirseniz rahatsız olursunuz çok pahalı oluyor o zaman. 20 avro pansiyona verseniz, 3 gece 60 avro eder, 30 da yol, 90 avro, eh 3 günde 100 avro da harcarsanız 200 avroya 3 gün gezmiş olursunuz. plomaride 3 sosis ve patates kızartmasına 6 avro aldılar benden:)))) biraz pahalıydı yani. uzo müzesi, içinde 10 dk kalırsanız sarhoş edebilecek kapasitede anason kokuyor.

1860'dan beri
varvagianni uzosu
plomari'nin hazinesi
üst başlığıyla türkçe tanıtım broşürü var. müze yukarlarda, ben yürüdüm siz yürümeyin, otostop çekin taksiye binin birşey yapın. uzolar sahiplerine hediye edilene değin kuzu gibi yatacaklar çantamda;)
bana müzeyi gezdiren beyefendi, aileden özellikle bahsederken bir takım alet edavatın konstantinopolis'den geldiğini de özellikle vurguladı. istanbulu duyunca ayrı bir seviniyorum:)


devam edecek

basınn damadı ve rasyonel kupaj 145' e notlar.

basının damadı, yazın tabii ki daha hareketli olacaktır ama merkezde pek kapalı yer yok. aklında olsun.

rasyo; anacım yine karman çorman bir yazı oldu. ben sana sırasıyla anlatırım olur mu;)

istek

28 Aralık 2011 Çarşamba
7 arkadaşımdan aynı şeyi istedim. 2 si isteğimi yerine getirdi. diğerlerinden ses yok. ulan %50 bile değil be isteğime olumlu yanıt veren arkadaşım. hımmm, gözden geçirmeliyim diğerleriyle olan arkadaşlığımı.

yolda olmak; ne muhteşem bir duygu

küçük bir kasabadayım. kasaba zaten küçük demek değil mi handan? coğrafi olarak büyük olabilir kasaba, küçük bir kasaba yürüyerek bir ucundan diğerine gittiğin kasaba olabilir ancak. peki, kasabayı baştan sona yürüdüm; küçük bir kasabadayım diyebilirim o halde. deniz kenarındayım, ama malum, karanlıkta denizin bize sunacağı bir görüntü yok, uzun yürüyüşten sonra tatlı ve üstüne bir bardak çay ile ödüllendirdim kendimi. şimdi de kucağımda pc yazıyorum;

yolda olmak muhteşem bir duygu. bir yerden bir yere gitmek, berbath ötesi ılık sulara atılmış çay poşetleriyle çay içiyormuş gibi bile yapamamak, otobüste dağıtılan tuzlu bisküviyi yemek, uyumak, uyanmak, kaptanla konuşmak, sırt çantanı atıp kalacağın yere, ellerin özgür yürürken kasabalardaki uzak duygusuna gülümsemekten kendini alamamak. epi topu 2 km kadar uzaktaki yere ''çokk uzakk'' demeleri gülümsetiyor tabii ki beni. yürüdüm o çokk uzakk yolu. biletimi aldım, yarına başka bir coğrafyaya yelken açıyorum.

gündemde ne var ne yok pek bilemiyorum. sabah gazeteleri okudum elbette, borusan meselesi vardı, sirk gibi memleket dedim geçtim. bundan sonra sponsorluk anlaşmaları pek bir detaylı olacak anlaşılan ama benim bildiğim borusan'ın yanına kalmaz bu yaptığı, bırakmazlar yani.

kızıl saçlarımda oynuyor güneş

27 Aralık 2011 Salı
tatildeyim. yorumlarınızı sonra yanıtlayacağım. şimdi, sırtımı güneşe vermiş ekranımın üstündeki ışık oyunlarıyla çay içip bunları yazıyorum. duras'ın kitabı muhteşem. kadınlarla ilgili gerçekleri anlattığı bölüm yalınlığıyla çarptı beni, yolda okudum gelirken. şunu anladım ki ben hala eski arkadaşlarımın yanında rahat ediyorum. şu an yanında olup ruhumu sağalttığım arkadaşımla bir 10 senedir tanışıyoruz da düz hesap olsun diye 10 diyoruz aslında var artısı ya neyse. rengarenk bir kolye getirdim ona, renkli olsun yaşamı onun; öyle istiyorum ben. bir de domestik bir hediye. ikisini de beğendi. ne güzel.

sırtımdan vuran güneş kızıl saçlarımın arasından ekranıma ulaşıyor, saçlarım nar kızılı şimdilerde.

oyuncaklı evleri seviyorum. arkadaşımın evi de böyle bir ev. sürpriz sunmakta cömert bir ev; bana da bu gerekiyor toparlıyor bakıyor okuyorum.

güzel bir sabah
günaydın

yok olmasını istediklerim

25 Aralık 2011 Pazar
* ''erkekler, akıllı kadın sevmez'' vay arkadaş! buna karşı çıkacak en ez bir erkek yok mudur yahu!? hepiniz embesil hatunlardan hoşlanıyorsunuz öyle mi?

bu geyiği başlatan, devam ettiren, buna inanıp aptal rolüne yattıkça hangisi gerçek benim diye daha aptallaşan kadınlar ve onların yanındaki erkekler umarım tez elden yokolur gidersiniz.

***

suratsız işletme sahipleri. gülmek/gülümsemek zorunda değilsiniz ancak bok görmüş gibi bakınmayın etrafınıza. bize birşey olmuyor, pılımız pırtımızı toplayıp başka yere göçüyoruz olan sizin kazancınıza oluyor.

***

bankalar

***

ter kokan insanlar

***

''sen'' hitabıyla konuşmaya başlayan dallama erkekler ve hayatım diyen kadınlar

***

devam edecektir

kesk grevini destekleyin, çocuklarınızı okula göndermeyin; zaten iş bulamayacaklar

21 Aralık 2011 Çarşamba
devlet kurumlarına gitmeyin bugün. vatandaş olarak grev yapın siz de; güneş açtı, parklara gidin çekirdek çitleyin acil değilse rahatsızlığınız ilaçta katkı payına karşılık greve giden doktorunuza destek olun, okula göndermeyin çocuğunuzu bugün bırakın uyusun zaten iş bulamayacak 10 sene sonra bir yerlerin askeri olmazsa.

basına bakmayın siz. kesk,  çalışanların senelerdir mücadelesiyle varolmuş bir sendikadır;

% 600 büyümeyi akp döneminde yakalayan ve bu büyüme rekoruyla üye olmak istediği sendikal birliklere kabul edilmeyen toç/bir/sen var mesela, nasıl büyüdünüz  % 600 sorusuna yanıt veremeyen.

günaydın

la vie matérielle // marguerite duras okudum dün gece.
tarquinia'nın küçük atları  hala anımsadığım bir kitaptır ki okuduğum kitapların çoğunu sonradan anımsamıyorum. her kitaptan mutlaka bir anafikir çıkarmak zorundayım diye hissetmediğimden olabilir mi? olabilir, okuyorum/bitiyor.
tarquinia'nın küçük atları'nı diğerlerinden farklı kılan ne diye düşündüğümde, yalnızlık temasının bu kadar yoğun verilmesi gibi bir yanıt veriyorum yine kendime. yaz/sıcak/yalnızlık/deniz/kadınlar/erkekler... işte yalnızlığın bileşenleri.

okumadıysanız okuyun tarquinia'nın küçük atları'nı;

sonra la vie matérielle'yi okuyun ve içki içiyorsanız içkiyle olan ilişkinize bir daha bakın okurken. yakından bakın; korkmayın.

***

ümit fırat akşam cüneyt özdemir'in konuğuydu ve bir soruya yanıt verirken ekşi sözlük'ten bahsederek şaşırttı beni, kimbilir, belki yazardır bile.

***

nar

memlekete bak

20 Aralık 2011 Salı
çocuk sahibi olunca değişen kadınlar kervanına şirin ediger de katıldı. tuba ünsal çocuğunun doğumgünü fotoğraflarını paylaşmış basınla, hanım da buna çemkirmiş twit twit. tuba ünsal susar mı hiç, o da okan bayülgen'in eski sevgilisinden girmiş şiringerden çıkmış:) hay allah olay tam seyirlik aslında ya ben bir çocuk doğurunda dünyaları yarattım edasında dolaşan kadınlara şaşırmakla kalmıyor kızıyorum bildiğin. doğurdun, büyüt işte bildiğin gibi ne o öyle başkalarına laf giydirme yol gösterme çabaları. iticisiniz haberiniz olsun.

***

yüzlerce üniversite öğrencisi -bence haksız yere ve sadece sosyalist/muhalif olduklarından- içeride gün sayıyor mahkemeye çıkmak/beraat etmek için. aileleri seslerini duyurabilmek için çırpınıyor, biz neyle uğraşıyoruz?!

***

bol sütlü bir kahveyle geçiştirdim öğle yemeğini.

***

ada

bir devlet başkanı için böyle ağlanır mı yahu? anlamadım ben bunu ve anlamayacağım sanırım hiç. bunları sesli dile getirdiğimde annem bizimkinin de ölmesi halinde ağlayanının olacağını -hem de çok- söyledi; düşündüm. evet, ağlayan olabilir bu benim bir yönetici öldüğünde neden ağlanır soruma yanıt değildi. geçelim, sabah sabah tatsız mevzuu.

***
bir adaya gidiyorum.

***
gitmek fikri büyüyor içimde.

***
günaydın

sıkıntı

18 Aralık 2011 Pazar
sıkıcı bir pazar gününden kareler. yağmur altında hiç de romantik olmayan bir yürüyüşle gazete-tereyağı-yumurta alıp evde birbirinin aynısı gazetelere göz gezdirdikten sonra kahve-tereyağlı/reçelli ekmek yiyip doymadan kahvaltı sofrasından kalkıyorum, neden doymadan, bilmiyorum. bahçede taaa amasyadan gelmiş elmalar var bir sepet, rendelesem onları yumurta-yoğurt-tarçın-esmer şeker ile karıştırıp bir avuç unla hamurumsu hale gelen adı  belirsiz harca yarım portakal suyu sıkıyor, araya kedi dili bisküvileri kırıp üstünü yine harçla kapatıyor fırında pişiriyorum. kek desem değil  turta hiç değil. adsız bir tatlı. havanın tadı tuzu yok ama perdeyi açıp karşıdaki ağacı izlemeyi seviyorum, bu arada tatsız tuzsuz twitler atıyorum yerimden kalkıp bir süre yürüyüp geldiğim semt kahvesinde. iki çocuk koşturuyor ortalık yerde ve ben çocukları sevmiyorum. çocuk geldiğinde oturduğum yere önce kötücül bakışlarla yakınıma oturmalarını engellemeye çalışıyor başarılı olamazsam ortamdan kaçıyorum. viyaklamalarına dayanamıyorum çocukların ve annelerinin dünyanın en değişik çocuk kendi çocuklarıymış gibi anne süt istiyorum demelerini gözlerini belerte belerte anlatmalarına bir anlam veremiyor böyle anneleri de sevmiyorum. çocuğu olan 2 kadın yanyana düştüğünde herhangi bir ortamda, bana yanlarından uzaklaşmak kalıyor seçenek olarak, yegane. susemeeeee köfteni yeee diye etrafta koşuştururken o isim moderni anneler, suseme aç değil belli ama senin aptallığın baki diyorum içimden yine. çocuksuz otel buldum tatil yapacak cundada oraya gideceğim.

şiştt sen, evet sen

16 Aralık 2011 Cuma
bugün nasılsın?

a. aşk b. ben

15 Aralık 2011 Perşembe
günaydın

kendime notlar

14 Aralık 2011 Çarşamba
38 yaşındayım; 2 sene daha çalışıp bu hiç sevmediğim işte, ondan sonra çalışmayacağım. 40ımdan sonra memur olmayacağım. sevdiğim bir işi yapacağım. 2 sene daha dişimi sıkıp sevmemek değil NEFRET ettiğim bu işe bay bay diyeceğim.

alınacaklar & yolda olmak

13 Aralık 2011 Salı
* kırmızı ruj

* mehmet murat somer//hop çiki ya ya serisi

* noy noy* süt

* sakız kokulu sabun

* bilet

* noy noy yunanistanda bir süt markası,  bende oynama etkisi yaratıyor adı:) noy noy da noy noy diye diye, bizim tey tey gibi. zaten üstünde folklor kıyafetli kızların resmi var, torba torba alıyorum gittikçe komşuya, en son sakız adasından taşıdım. noy noy almaya gidiyorum ben. iyi bakın kendinize olur mu? memleket sirk gibi zaten, dün avukat bir arkadaşımla sohbet ettik, olacakları 1 sene 2 sene 10 sene önceden öngördüğümüz halde halen daha olanlara şaşırmayan/tepki vermeyen insanlara bir kere daha şaşırarak... erdal eren yaşasaydı 31 yaşında olacaktı bugün; 17 yaşında asılan çocukların olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz daha ne olsun. söylenecek söz çok gidilecek yer daha çok. nefes almak için yola çıkmam gerekiyor benim.

bir girişimci aranıyor

bir girişimci arıyorum; bekarlardan fazladan para almadan -single farkı denen nane- tur organize edecek, tura çocuklu aile almayacak, single insanları -tabii ki onlar da insan- rahat ettirecek, bir acenta açacak ve paraya para demeyecek.

sonra açan olursa aaa handan demişti diyesiniz diye yazıyorum bunu.

single

single farkı almayan bir acenta var mıdır? bilen beni de bilgilendirsin lütfen.

lüfer üzerine bir beyaz türk kampanyası

9 Aralık 2011 Cuma
konu; çinekop yemek
olay: buna kızan bir blogger
oyuncular: kendim çalıp kendim oynuyorum vallaha
özet geç handan: önce yorumları okuyacaksınız, sonra oya hanımın blogundaki nefis çinekop tarifinin altında kopartılan fırtınayı. iyi okumalar.


1. oya, afiyet olsun.

defne koryürek; lüfer kampanyanız pek ''naif'' bir kampanya. küçük balık da kalmadı denizlerde ya neyse.


2. yorumumu kısa kesmiştim oya sıkılmasın diye, yazmadığım kısmı da ekleyeyim.

bu lüfer kampanyasını baştan beri ''naif'' buldum, çok havalı bir balık lüfer, kimse biten küçük balıklardan bahsetmiyor, varsa yoksa boğaz&lüfer, ayrıca bu kampanya defne koryürek'in blogu için iyi bir reklam aracı olmasına da dikkat çekmek istiyorum. defne koryürek ntv de, defne koryürek gazetede, olay ne? lüfer. vallaha süper fikir, istediği kadar kaymağını yesin bunun ama lütfen çinekop yiyen insanlara çemkirmesin. oya yorumu yayınlamaz belki ben kopyasını alayım da bloguma yazayım bari


3. :))) ahahahah tabii ki defne koryürek'in benim yorumuma yanıt vermesini beklemiyorum. ben kiimmm defne koryürek kim. bunu kesin yayınlamaz oya! defne koryürek'in blog takipçilerine nasıl davrandığını, o grupta yer alıp da başka bir fikri uygulamaya koyanları '' benim blogumu/burayı kullanmadınız!!! değil mi?'' diye ısrar kıyamet fırçaladığını da biliyorum. tabii bunlar kişisel konuşmalar olduğundan bloga taşımıyorum, çinekop yemeye de devam edeceğim, kurursa da kurusun soyu lüferim umurumda değil! evet sinirliyim, böyle üstbakış kampanyalardan da gına geldi artık.


***


bu çinekop yemeyin/lüfer bitti boğazda/kalmayacak çocuklarımıza kampanyasına ilk günden beri ''naif'' dedim. şimdi birden sertleştirmeyeyim bu yorumu:) yukardaki yorumlar, oya kayacan/kedili mutfaklar blogundaki yorumlarım, diğerlerinden izin almaya şu an sabrım olmadığından kendi yorumlarımla -merak eden olursa kedili mutfaklar'ı açsın tamamını okusun- yazıyı kotaracağım.


yahu size de gına gelmedi mi bu beyaz türklerin üst bakıştan kotardığı kampanyalardan. bana gına geldi. yine de naif falan diyerek yok sayıyordum; bugün kampanyanın başlatıcısı hanım, oya hanıma çemkirene değin. kimse kampanyana karışmıyor e sen niye çemkiriyorsun derken buralara kadar geldik işte. yok yok memleketin her sorunu bitti lüferi kurtarmaya geldi demeyeceğim. öyle de düşünmüyorum zaten, herkes bir yerinde duruyor yaşamın içinde eylemsellik adına. bu hanım da lüfer & boğaz diye gayet elit bir tabakaya hitap eden bir kampanya yürütüyor. tarım bakanlığını falan harekete geçiriyor, blogunun reklamını yapıyor para verse yaptıramayacağı kadar, gazetelere haber oluyor vs vs vs


hepsine amenna,  da orada dur işte; oya kayacan çinekop yapmış/yemiş diye
                                       çem-ki-re-mez-sin!
hatun işi biliyor, çemkirecek kişinin pr değerine bakıyor, ben de çinekop yedim diye yazıyorum, tık yok; niye? benim blog oya hanımın blogu kadar ünlü değil de ondan. olay net olarak anlaşılmıştır umarım.


akşama çinekop yiyeceğim ulan. inat ettim.

mühim değil bir not: bahsi geçen kampanyayı yürüten kişiyi tanımıyorum. kampanyasıyla ilgilenmiyorum. insanlara nasıl davrandığını bilmem için tanımam gerekmiyor, blog dünyasında neler olup bitiyor haberim oluyor o kadar.

''Kadınlar aslında mutaassıp davransa da hepimizin içinde bir çapkınlık mevcut '' asfaltina


asfaltina, 2005 te tanışmışız biz, eski entrylerden çıkardım. uzun zamandır bu kadar coşkulu bir yazı atmamıştım bloga, bu coşkunun sebebi tabii ki sensin ve benim sana sormadan önce kafamda tıkır tıkır yazmış olmam aslında bunları. seninle hakikaten nehir söyleşi gibi geçiyor sohbetlerimiz, nedir sendeki bu çekiciliğin sırrı? 

“Kadınız” onunla  alakalı olabilir... kadın, kadınla konuşsa bile bi çekicilik  oluyor ister istemez ikisinin arasında... erkekle  olsa bu sohbetler çekici olmaz  mesela  o  konuşma başka bir yere bağlanıyor ki eyvahlar olsun:)
 Bir de sanırım ikimiz de  edepsiz boyutunda   rahatız hal böyle olunca diğer kadınlara oranla  anlatacak  paylaşacak şeyler biraz boyut değiştiriyor sanırım:)

Bir de hep şunu dedim ; Kadınlar aslında  mutaassıp davransa da  hepimizin içinde bir çapkınlık  mevcut  ama  bir şekilde bunu törpülüyoruz ya da saklıyoruz. Saklamayan  “edepsiz “  kadınlar  ( ben gibi) çok net  yaptıklarımızı  yapacaklarımızı  yapmak istediklerimizi  rahat  tabusuz dile  getirdğimizde  bir  sıcak kanlılık   başlıyor ki kadın kadına terliyoruz:)

 
* kız kardeş kız kardeş kız kardeş... sevgilin korkuyor mu onlardan?

Şimdi tek bir sevgili dışında  ki o da  kısa sürdü  sevgilim  olmadığından hiç korkup korkmadıklarını düşünmedim. ama şimdi düşününce korkuyor olabilirler .
Bir de  elimden geldiğince  erkek arkadaşlarımı  aile hayatıma sokmuyorum .

 
* asfaltina jean alırken ne yapalım, nerelere bakalım, bir erkek jean giymiyorsa ne diyelim de giydirelim?

Oyy çok kapsamlı kişiye özel  bir soru bu. Denim  çok  farklı bir tekstil  modası da öyle . değişik her an değişen ayrıntılar  mevcut. Ama bunu   buradan  sınırlamak  yanlış olur ama yine de  neler  vardır dersen ;

 Kadın  vücudunu tanımalı her şeyden önce.
-         Baseni var  mı?  yandan  cepli pantalon  daha geniş gösterir  )
-         Bacağı uzun mu?  kısa paçalı  giymemeli
-         Gövdesi uzun mu, bel kemiği  nerede  başlıyor ( yüksek  bel, düşük bel       ayarı için  
-         kalça çıkık mı değil mi?  arka pantolon  cep modelleri  kalçayı çıkık, basık,  ayrık  gösterme gücüne sahiptir  )


erkek için;
öncelikle erkek pantolonlarının kumaşlari mühimdir. kalin kumaş, kot kumaşı en önemli faktörlerdendir. kumaş; kapatıcı ve kamuflaj malzemesidir. ayırt etmek gerekir. bunun içinde kumaslari bilmek gerekir

ikincisi ki illuzyon görevi gören patlet*tir. tekstilciler bilir erkek pantolonlarında en önemli kısımlardan biri patlettir. bu erkegi inanilmaz rahatsiz edecegi gibi görüntü açısından yanlış fikirlere sokabilir. pantolonda 32/34 bedende [standart] patlet boyu 16-18cm dir. bu fermuar bölümündeki dikiş kısaldıkça mevzu ve görüntü değişik yerlere kayar. diger bir mühim nokta ise fermuar ya da düğme olup olmamasıdır. zira düğme şişkinlik yapan bir aksesuardir. bu nedenle erkek pantolonlarında cok fazla düğme kullanılmaz.

ön ağ denilen bir baska dikkat edilesi bölümdür. erkek pantolonun ağ kisminin cok dar olmamalıdır. yüksek bel, alçak bel pantolonlar dikkatlice ayırt edilmelidir.
basenlerden dar giyinen erkek baştan çıplak gezmiş sayılır.
erkeğin giydiği iç çamaşırı da mühimdir. kadin kısmının, zorlanmayacağı en kolay analizdir. halka açık pazarlarda iç çamaşırların önünde atılası 2 turla her türlü bilgi edinilebilir. buna göre karar vermek gözlere ve aklınıza kalmıştır.(bkz: ic camasiri giymeyen erkek modeli)

kadınların incelerken yaptigi hatalardan bazilari ise; direk pantolon ağına bakmak oysa bakılmasi gereken yer patletin yanina, fermuar kisminin aşağıdan ağa olan kısmındaki son 6 cm dir.
hızlı öğrenmek isteyenler direk temasa geçerek anlayabilirler ama sevgilisi değilse tasvip etmiyoruz.
ayrıca tahmin ettikleri şeyin bir o kadarının da evde olacağını düşünmelerini önerir, erkek karpuz gibidir ne çıkacagı asla belli olmaz der, bazı karpuzların tepelerine vuruldugunda alınan tok sesle en azından kötü karpuz seçilmez uyarımızı da yapalim.


pat boyuna  dikkat etseler yeterli:)
yüksek bel  giyip göbeklerine  kadar   çekmesinler 
kemeri son iliğine kadar  bağlamasınlar
ayakkabısıyla paçasının    birleşme kısmına  dikkat etsinler  ne çok uzun ne çok kısa
kumaşa çok dikkat etsinler !
ve dar giyinmesinler:) * ekşi sözlük'ten copy paste dir aynısı  hala  geçerlidir:)
 
* en son ne kaybettin? 

 Ahh ahh   vodafone'dan kontratla aldığım, gelmesi için  günlerce beklediğim  Iphone 4  ü aldıktan   3 gün sonra  çaldırdım. hala derin acılar içindeyim!
 
* netbook kullanmaya alıştım alışmasına da milletin şaşkın bakışları altında ana bilgisayarda ellerimi klavye üzerinde gezdirip aaa neden birşey olmuyor ki demesem daha iyi olacak. senin de epey dalgın olduğunu ve araba kullanırken sayısız  macera yaşadığını biliyorum.
biz neden dalgınız sence bu kadar ve neden yön duyumuz yok. 


 Ya  o çok tuhaf,  kardeşim çok hızlı  düşünüyorsun ondan konsantrasyonun bozuluyor der. hiper aktif düşünceliyiz:) haliyle  ilk başta yaptığımızı hooopp unutuyoruz.

Ama şöyle  bir anımı anlatayım; bir gün arabayla  Pendik’ten Taksim’e  geleceğim  çok da yorgunum  saat 16:00 filan, en son Altunizade tabelasını gördüm köprüye  varmama 2- 3 dk vardı. Biraz zaman  geçti ( ne kadar kesinlikle   bilmiyorum!!) bir baktım sağ tarafımda bir çiftlik, içinde atlar koşuyor. Eyvah! dedim nerdeyim ?
 Bir amca buldum.
- burası neresi?
+ gümüşlü köyü
- nereye bağlı  Gümüşlü  Köyü???
+ Polonez Köy !

 Oraya kadar nasıl gittim, ne yaptım, ne düşündüm  hiç bir  fikrim yok. Çok açık gözüm  açık uyumuşum.  eve vardığımda saat 20:00 ydi
 Yolda o kadar ağladım ki sinirden  o zamandan beridir de  çok araba kullanmıyorum.  Anlatınca  komik ama yaşarken acı veriyor:)

Sağ sol konusunda ise tamamen  bir  genetik özür iddia ediyorum soğanla sarımsak la olacak iş değil


* erkekler gerekli mi asfaltina, perde taktırmak, sırtı fermuarlı elbiseyi giyerken uyandırıp fermuar çektirmek, araba kullanmalarını izlemek dışında?

Kadınların kol kasına  ihtiyacı var  her zaman. Spordan kaçmamalı . Erkekleri test etmek adına 1-2  kere yaptırılsın  perde taktırma işi ama bence abartılmasın.
Fermuar  içinse  dışarı çıkmadan  20 dk evvel uyandırmak  lazım zira o fermuar çekme hadisesi seksi bir hareket olduğundan  evden çıkışı zor olur kadının:))

 
* içinden bir sosyal medya uzmanı çıkacak senin az kaldı. twitterden sonra ne olacak? 

 Blog hazırlıyor  kardeşlerim eğer yeni bir sosyal medya  ürünü sayfası çıkmazsa
emekliliğimi   kardeşlerimin  ya da onların çocuklarının  bloglarında yazarak  geçirmek istiyorum:) 

*  uuuu beybi, asfaltina blog açarsa ben blogumu falan bırakır onun blogunda yancı olurum şimdiden söyleyeyim.
 
*en son nereye gitti asfaltina? 


Van ‘ a gittim erciş depreminde..  annem  orada çünkü .. ilk haber veren kişi de sensin .. sesin hala kulaklarımda
-         Asfaltina Van'lıydın di mi ?
-         Evet ..
-         Ya Van'da  deprem olmuş...  ama Van'da değil korkma Erciş te
-         Annem  Erciş te ki benim
-         Dıt dıt dıt..  

* burada da araya girmem gerek. ben telefonu '' o zaman hemen kapatıyorum telefonu sen annene ulaş!'' diyerek kapattım. o kısmını duymamış olması normal. 

Ayrıca Bugün öğleden sonra da  İzmir e  gidiyorum. tamamen  can sıkıntısından .. yolculuk  yapmaya ihtiyacım var benim se.k,s kadar yemek kadar... yol almak güzeldir ...

 
asfaltina, elinde notbook la avm de kahvesini içen bir de bundan ''sıcak bir kahve içip dostlarla sohbet ettim'' diye bahseden bir adam bende gay imgesi uyandırıyor. ne dersin? 

Gay den  ziyade gayet sosyal , insanlık hak eşitlikten yana  düşünen, konuşurken gözlerinize  bakan çiçekten böcekten  bahseden , yalnızken  kalabalıklarla birlikte  olduğunu düşünen fantastik bir adam  bu. ama sadece bu. sonrasında erkeklik adına bir şey çıkmaz  benim açımdan .. Gay tabiri birini sıfatlandırmak için kullanmam genelde ama  bahsettiğin anlamda ise  bu o tanıma  giren olmaz. nötr erkek  olabilir ama:) 


* bir yıldız da buraya; oradaki ''sıcak'' vurgusu bende gay imgesini yaratan. ne bileyim hiç 1 erkekten ''sıcak bir kahve'' tabirini duymadım. biri el atsa da aydınlatsa beni.  

*  sevgili olacak erkek: ( yaz bakalım) 
 Asla tanımını  yapamayacağım erkek  sevgili olur sanırım .
“ben de aynı sen gibi bunu seviyorum!”  diyerek ortak payda arayan erkek bana fenalıklar getirıyor.
Korkak olmasın
 Devamlı şaşırtabilen biri olsun ..aniden elimden tutup  hadi gel gidiyoruz! desin mesela , kavga etmesin  ama  kavgadan da kaçmasın
Şiir türküyle kafamı şişirmesin ama romantizmi  bilsin
Kumarbaz olmasın
İyi bir müzik arşivi olsun
Yakın bir dostu  muhakkak  olsun
 Kendi evi olsun ,
 Göbekli  tombiş küçük elli olmasın dahası hiçbir yeri küçük olmasın. seksi olsun daha ne ?
 Küçük olmak  kadına yakışır .
 Yazsam  daha neler yazarım:) 
 

* yıldız yıldız gidiyoruz, blogum kapatma alacak asfaltina senin yüzünden. daha yazarmış da... bilirim.


* asfaltinaaaaa  blogum nasıl, soruları beğendin mi, beni seviyor musun, bir daha ne zaman görüşeceğiz, yemek yapsan bana ne yaparsın mesela? 

blogundakı  kadını çok seviyorum. niyeyse  çok kadın dünyasına  hitap ediyor.
 Çok blog okuyan biri değilim  dürüst olmak gerekirse ama seninki okuduğum ender  bloglardan ...

Sus sus! Sözleştiğimiz  kahvatıyı  uykuda oldugumdan kaçırdım , unuttum sanma   pişman oldum çok üzüldüm  kaçırdığım için ..
yine, yeni bir kahvaltı  harika olabilir .
 Makarna:)  sadece  bunu biliyorum.

*** 

* son yıldız. makarna mı kahvaltı mı derse asfaltina tabii ki kahvaltı derim.

yanıtlara bayıldım ben. iyi okumalar size  

dedemin insanları'na devam

göçten nasibini almış bir ailenin çocuğuyum ben; bir yer ait hissedememem kendimi de bundan. filmi bu yüzden çok eleştiremiyorum; konu narin, devlet hoyrat olmasa çağan ırmak kürt çocuğun sadece aksanıyla kürt olduğunu bize hissettirmekten öte hikayesine bir satır eklememiş demekten daha sert ifadeler kullanabilirdim. olmuyor, yapamıyorum. müsamere tadındaydı derken istiklal marşı sahnesini ilk elden yazabilir, üzerine ''biz çocuklarımıza...'' diye ağlayan damadı ekleyip daha da sertleştirebilirim üslubumu ya onu da yapamıyorum. halen daha memleketimin kokusu deyip burnunun direği sızlayan insanlar varken çağan ırmak'ın samimiyetine güvenmekten başka birşey gelmesin istiyorum elimden. bir başka yönetmen çeker belki kürt çırağın öyküsünü. kimbilir.

gençlerden daha çok orta yaş üstünün filme ilgi gösterdiğini de yazıp zor yazdığım yazılardan biri diyerek sonlandırayım.

***

asfaltina ile aramızda garip bir iletişim olmasa aynı anda birbirimizi arar mıyız hiç! daha da ilginç kılan ise bu aramayı, kahveni al ve yanıtla lüften soruları dememle e zaten aldım kahvemi demesi.

dedemin insanları, ahmet hakan, çağan ırmak vs.

8 Aralık 2011 Perşembe
arkadaş, ne yeşilçam özentili adammışsın sen ahmet hakan! ağlatmıyormuş film bir damla gözyaşı asılı kalıyormuş falan filan yorumlarını okudum bütün hafta dedemin insanları filmine dair. iyi de ben bildiğin ağladım filmde lan! her filmi eleştirecek birşey bulup çıkarabiliriz kabilinden bir sahnede mesela müsamere tadı aldığımı yazayım en baştan, sonra filmde takım elbisenin renginin değiştiği zamanı es geçmediğimi ekleyeyim,  unutmadan; çağan ırmak hep aynı insanlarla film çekmesin lütfen diye esas eleştirimi yazayım; anacım bir an babam ve oğlum mu bu, yok yok değil bu başka demesem de bu düşünce bir balon gibi cümle olamadan geçti kafamdan. aynı coğrafyalara tamam ama aynı oyuncular olmuyor çağan ırmak, ki bence bu çok yapıcı bir eleştiri, babam ve oğlum'da ''devlet'' babada vücut bulurken; çağan ırmak dedemin insanları'nda çocuk karakteriyle işlemiş hoyrat devleti.

bugünlerde favorim mert fırat. mert fırat'ı neden bu kadar beğendiğimi beni az buçuk tanıyanlar hemen çakozlar bilmeyenlerin öğrenmesine gerek yok. adam yakışıklı. filmde rolü az da olsa ekranı dolduruyor.

filmden çıkar çıkmaz ancak bunları yazabildim.

devam edebilir

''parça parça muhteşemim, bütünümde sorun var.'' asfaltina

kaybetmekte yarışırız! ben mesela cüzdanımı düşürebilirim bir takside, taksici  onu arayabilir. o beni arar vs vs vs cüzdan bana ulaşır; 3 ay sonra! ahahahahhaha/hahaytttt sesleri eşliğinde sohbet ediyorsam odur telefonun öbür ucundaki olmadı yanındaki sandalyeyi kapmışımdır masadakilere inceden omuz atarak! vallaha bak. gözlükleri yüzünün yarısını falan değil tamamını kapatıyor hatunun, gören de semtin yeni ünlenen oyuncusu sanacak, değil oysa ki; o sadece bizimle oynuyor. entrylerini işyerinde okumak ciddi sıkıntılar yaratabilir, dalgınlıklarını okurken gözünüzden yaş gelebilir, ancakkk en mühimi tekstil üzerine yazdıklarıdır ki bence üstüne yoktur yazdıklarının. ayyyy handan kimden bahsediyorsun sen?

asfaltina'dan bahsediyorum. yaaaaaa! sorular kafamda uçuyor, çok yakında burada
asfaltina.

* başlık kendi sözü. bence bütünü de muhteşem ya vardır bir bildiği

günaydın

boşanabilmek için çocuğunun iş kurmasını bekleyen anne; evet, kuzey güney dizisinin handan karakterinden bahsediyorum. senarist nasıl bir öfkeyle yazıyor o anneyi ve dahası kadın ne kadar güzel oynuyor bu rolü. kıvanç t. kendi evinin kapısında ''öteki'' diyor kendisi için bir gelecek göremeyen annesine, ötekileştirmek tam da bu işte. dizi izlediğimi söylemiştim değil mi? belgesel izliyorumculardan değilim. kuzey güney ilk bölümlerde iyiydi, gittikçe kötüledi, baba-oğul çatışmasından çıktı, annenin üzerine oynanmaya başlarken, öykü karayel hakkındaki basındaki ve sözlüklerin güzellik temalı faşistçe baskılarına boyun eğen yapımcı-yönetmen-senarist hepsi bu suça ortak olup başka bir oyuncu kadın dahil edildi diziye ve dahil edilme süreci kusturacak kadar çok '' güzel'' sözcüğüyle yapıldı, dizi o zaman bitti asıl şimdi uzatmaları oynuyor. öykü karayel basıp gitseydi keşke dedik ama sözleşme falan vardır imzaladıkları oyuncuların, dizi pazarı iyice palazlandı çünkü. bir de sanki anlamıyormuşuz gibi öykü karayel (cemre) karakterini habire viz viz viz sorar-anlamaz-vızıldar konuşturmuyorlar mı? ha unutacağız biz neden o diğer genç oyuncuyu diziye getirdiklerini ayhhh ne vızıldıyor bu böyle diyeceğiz, yok, öyle değil, farkındayız. biz de o faşizan güzel/çirkin yorumu yapanlarla aynı potaya girmemek için yeni gelen oyuncu (merve b.) için hiç yorum yapmayacağız. biz; annem ve ben.

***

bilet

hahaytttt! orta yaşlı geçkin ofis kadınları

7 Aralık 2011 Çarşamba
hakkınızda dedikodu yaptıklarını aralarındaki sızıntıdan dolayı haberdar olduğunuz geçkin orta yaşlı ofis kadınlarına;

Bakın! evet, sadece bakın, düştükleri komikpanik haller ve kurmaya çalıştıkları mana yoksunu cümlelerle çok ama çok eğleneceksiniz.

bu dedikodu yapan kadınların yanlarında bir tane de gerdan kırarak ortamda kalabilen ofis kadını vardır. böyle onlara bilgi taşır tutunabilmek için grupta; ne yapsın, geçkin saşa işte.

6 x 7

cuma, cumartesi, pazar, pazartesi, salı, çarşamba.

içmediğim 6-7 paket sigaranın parası cüzdanımda da yok. nerede 42 tl

günaydın

güneş + yağmur + gökkuşağı = işe gitsen de, gülümse

ilkbahar

6 Aralık 2011 Salı
lodos manyak etti mi hepimizi? etti. dünkü sorumuz havada kaldı mı? kaldı.
neden yanıtlamadı kimsecikler kırmızı rujun ayrılık kapatıcısı olup olmadığı yönündeki sorumu? pazar günü sevgilisinden ayrılan bir kadın pazartesi sabah kırmızı ruj sürüp işe giderken etkilenmedim imajı verirse mi iyi, hiç makyajsız tabii ki üzüldüm imajı mı? ben yanıtlamayayım şimdi.

***

ayşe arman'ın nadire içkale röportajında, ayşe arman'a göre en çok kirpik uzatan şeyin ne olduğu merak edilmiş. gazeteler hepimizi aptal yerine koyuyor çok uzun zamandır belki de hep böyleydi. ayşe arman'ın çöküşünün hızlandığı diye bir yazı yazılacak fazla değil 1-2 yıl sonra, bu röportajla örneklenerek, ayşe a. hala insanlar rimeli merak etmiş diye kendini mi kandırıyor bizi mi belli değil orası.

***

bahar temizliği

''eski zamanlarda kız istemeye gidildiğinde evin kızından künefe yapması rica edilirmis, eğer künefe beğenilirse ne ala beğenilmez ise vay haline.... '' ss

5 Aralık 2011 Pazartesi
iyileştim. sizi sevgili silent service ile başbaşa bırakıyorum.

***
 ss, pamira'nın babası! '' baba olmak '' nasıl bir his?



bu hakikaten enteresan bir duygu, biraz korku, bolca mutluluk ve sevgi üstüne bir miktar da heyecan ekleyince oluşan duygu kokteyli diyebilirim... aslinda en net hissedilen duygu sevinç ve ufaklığı kucaginiza aldiginda minik elleri ile parmağinizi kavradigi zaman ki heyecan insanin hissettiklerini herhangi bir sekilde anlatabilmesi pek mümkün olmuyor, her insanin tadmasi gereken asil bir duygu hayatiniza giren bu küçük varliğin alışkanlıklarınızı bile bir anda sorgulatabiliyor olmasi kesinlikle bir mucizeden başka birşey degil...




* hep en son soruyorum bu kez baştan soracağım; blogumu çoğu insan beğenmiyor, bunu da mesajla olmadı nik altında çemkirerek yazıyor! ben de, yukarda kapat tuşu var, okumayın deyip çıkıyorum işin içinden, parayla sattığım bir gazete-dergi-üyelere açık bir site değil, önünde sonunda bir blog, sen beğeniyor musun blogumu? ne yapayım bu imlayı düzeltecek bir editörle mi çalışayım, ne dersin?


eeehaaa... bence salla gitsin yaaa... dediğin gibi parayla satılan edilen birşey olsa tamam
da eninde sonunda ücretsiz ve okurun keyfine kalmiş okuyup okumamak... ben şahsen bu çemkirmeleri ufak gülücüklerle karşılıyorum, ki acaba o çemkiren arkadaslar sözlüğün cesitli fasilitelerinde olusan et pazarlarındaki aktivasyon karsisinda nasil tepki veriyorlar birde o bakimdan incelemek lazim aslinda :-)) bana gelince firsat buldukca okumaya gayret gösteriyorum hatta aklımdakileri de yazmaya çalişiyorum doğru veya yanlış....


handan'ın kaleminden'i beğenip beğenmemeye gelince eğri oturup doğru konuşmamda fayda var diyor şöyle başlıyorum söze.... aslinda blogunu beğenip beğenmemek pek fazla umurumda degil; her ne yazıyorsan okumaya çalışıyor yazdiklarini kendi gözümden degil de senin gözünden veya bir baskasinin gözünden görmeye yada anlamaya çalışıyorum diyebilirim. çünkü ancak bu sekilde uzun süre aldığım eğitimin dışındaki bi mantikla düşünebilir ve empati yapip sahip olduğum bakış açısı ve düşünce tarzindan farkli bir şekilde düşünüp doğruyu irdeleyebilirim düşüncesindeyim. zira, sahip olunan tek bir fikir ve düşünce sistemi ile doğrularin bulunamayacagı kanısındayim velev ki ortalik pek çok blog kaynıyor her geçen gün yazanların çizenlerin sayisi artıyor, elbetteki bunlarin hepsinden ana fikirleri okuyup insanin kafasinda yorumlamak benim gibi haftanin 9 saatini iş yerinde geçiren biri olarak imkansız. ama en azından şunu diyebilirim ki yaşam tarzlarımızdan ve almış olduğumuz eğitimden kaynaklı otonom bir filtreleme var sanki bunu okuyayim bunu sonraya saklayayim yada aman hiç okuyamam dedigim bloglarda var ki handan'ın kalemini rss takiplerine almışsam zaten bir sempati hissetmisimdir.... :-) aslında cevap oldukça basitti ama herzaman ki gibi sağlama yaparak doğruyu buldum...


istanbul-barselona-roma? ss hangisinde yaşamayı tercih eder. yanıt e hiçbiri ise, nerede



kesinlikle yukardakiler degil akdeniz ikliminden nefret eder oldum artik :-)) üniversite, çalişma hayati falan derken istanbul ve akdeniz ikliminden sıtkım sıyrıldı... istanbul zaten alabildigine kalabalık orada çalışırken insanları karınca gibi ordan oraya koşuşturmalarını seyretmek bile beni ürkütüyordu hele hele gelecek olan o doğal afeti düşündükçe insanlarin kendi elleriyle yaptiklari kapanlarda..... :-((


kesinlikle istanbul degil diye bir tarafim haykirirken diğer tarafim ise gerçek oyunun istanbulda akip gittigini görüyor ve orada olmadığım sürece sanki oyunu yedek kulübesinden seyrediyormuşum gibi geliyor... ve bu benim gibi otuzlu yaşlarin ortasina yaklaşan kimseler icin pek katlanılır bir olay degil... muhtemelen cok yakinda kendimizi ailecek oralarda bulacagiz... hayirlisi diyorum, eşime kalsa ilk fırsatta eşyalari kartona koymaya başlayacak.... gel gelelim yaşamak istedigim şehir... kesinlikle soğuk iklime sahip bir sehir olurdu. muhtemelen oslo, helsinki yada stokholm gibi gerek bilim ve kültür alanlarında ileri bir şehir olmali tiyatrolar gosteriler ve sergiler sinema bağimsiz sanat galerileri falan bence bunlar bir şehir icin olmazsa olmaz....



* blog dünyasını genel olarak nasıl görüyorsun ss, kimleri okuyor kimlerin sayfasına uğramıyorsun, haaa tabii dizüstü edebiyat dünyasını konuşmadan olmaz, angutyus var mesela, okudun mu kitabını? dizüstünden yastık edebiyatına mı geçecek sence yoksa birkaç seneye kalmayacak mı edebiyat falan hepimiz twitleyeceğiz ve malumatfuruş mu olacağız?




yeni olusan bu sosyal paylaşım platformları ve kanı kaynayan gençler otobanda 200 yapmak gibi gercekten, bazen bu tür platformlar icin çok yaşlandiğimi düşünüyorum... çünkü o kadar hizla gelişen bir yapı ki bu her an bir cok noktadan farkli görüs, fikir ve haber çıkıyor bundan yillar once rss veri tabanim sakin sakin takilirken bugün artik akip gelen bilgileri okuyabilecek zamani zor buluyorum. bu bağlamda belli ahlak ve terbiye çerçevesinde yazan çizen herkesi okumaya gayret sarf ediyorum... illaki kaçirdigim noktalar oluyor blogumda da sik sik kullandigim uzere sonarima veya periskopuma ne takiliyorsa okuyorum ki burda sonardan kastim kendimce ilgi alanlarindan rafine edilmis bazi siteler, bloglar ve mecmualar var. angutyusu daha önceleri duymuşluğum vardir ama okumadim belki ilgi alanima giriyordur da ben fark edememiş olabilirim. bu bağlamda yer yer kendime kiziyorum da ama yapacak birsey yok goruyorum ki zaman ilerledikce sabit zaman dilimlerine sıkıştırdığımız şeyler sürekli artiyor... neyse ama simdi duydum angutyusu ilk fırsatta karasularina girer bir okurum...




* bir mühendisin blogu diye reklam yapmayı düşündün mü hiç? (ahhh kafam! atma kafama twit!)




yani aslinda blog işinde yola cikarken iki blog vardi kafamda, bir tanesi zaten bildigin her telden hayata dair birşeyler digeri de mühendislik uzerine olacaktı ki zaten iş yerinde yeterince bu konularda uğraştığımı fark ettim bu yüzden sanal alemde mühendislik olayini resmen rafa kaldırmayı daha doğru buldum...reklama gelince, belki bir gün ilerde olurda kendi işimi kurdugumda kesinlikle yaparim... kim kendi firmasinin reklamini yapmak istemez ki...



* melezsin sen biliyorum. en sevdiğin yemekten girelim yaşadığın coğrafyanın en iyi restoranından çıkalım, biz gelirsek oralara nerelerde yiyelim ne içelim?




evet evet melezlik olayi bayağı bir karışık baba tarafı angaranin goylusu hem de çerkes olanindan... e ana tarafi ise sıcak akdeniz kanı üstelik ada halkı dogma büyüme kibrisli hem de yunanistana biraksan çatir çutur yunanca, rumca konuşup yolu bulup gelebilecek tarzdan.


şimdi şöyle, daha kücük bir çocukken sıklıkla babamızın doğdugu toprakları ziyaret eder haftasonlarini orada geçirirdik köyün yerel halki cesitli ikramlarda falan bulunurdu da aklımda çerkes yemeklerine dair pek birşey kalmadi. bir tek patestesle ve tavukla fırında yapilan bir yemek vardi tepsinin altina ince doğranmis patatesleri serip üstüne kuşbasi yapilmis tavuk etlerini koyuyor yanlarina havuc dometes falan ekleyip yanina da tereyagi koyup üstünü tekrar ince dilimlenmis patetesle kapatip firina verdiğinde muhteşem bir yemek vardi adini hatirlayamiyorum, kaldi ki zaten yabanci klavyeli bir dizüstü bilgisayarin eksik klavyesiyle hatirlasam bile yazmam mümkün degil....


aslında en sevdiğim yemek kıbrıslıların unlu (ulnu degil populer olan unlu) patatesli köftesi ve çiçek dolmasıdır, kibristaki teyzelerimin bu konudaki başarılari bizim gibi türkiyede okuyup büyümüş yarı karasakallari bile kibris mutfağına hayran bırakmıştır.


gelelim yaşadığım coğrafyaya, günün birinde yolunuz antakyaya düserse gitmeniz gereken tek adres kesinlikle anadolu restorandir; hani su televizyonda şapur şupur yemek yiyen vedat amca da bu restoranda cesitli lezzetleri tadmisti. yaklasik 5 6 senedir is icabi bu bölgedeyim daha bir kez gidebilme şansim oldu ama hayatim boyunca yedigim en leziz pirzolayi orda yedim diyebilirim, zaten bölgede yetişen yeşilliklerin haddi hesabi yok bu bağlamda mezeler falan....aahhh,,,,, yani anlatilmaz kesinlikle tadilmasi gereken lezzetler... diger taraftan antakyada harbiye adinda bir semt varki orada bulunan restorantlarin  adlari da birer lezzet üssü olarak çikmistir bu bölgede. gelgelelim iskenderuna, iskenderunda ise yemek icin deniz kenarinda bulunan petek pastahanesini tavsiye ediyorum ki genelde eşimle haftasonlari burayi tercih ediyoruz ''diyette degilsek'' :-))))


birde künefe var tabiii burda yemekten sonra dadli niyetine künefe yemezseniz dövüyorlar adami... saka saka ama yerel halktan aldigimiz rivayetler dogrultusunda eski zamanlarda kiz istemeye gidildiğinde evin kizindan künefe yapması rica edilirmis, eğer künefe beğenilirse ne ala begenilmez ise vay haline....

* hataylı bir koca bulma umudum da bitti böylece.


* ss, mutfağa girer mi? diyelim ki girdi ve yarım şişe şarap  birkaç dilim de hellim kalmış dolapta, sevgili karısı da aç. ne yapar?


eşim de ben de kapital düzende terlerinin tuzundan bile faydalanilan kölelerden olduğumuzdan mutfakla olan ilişkilerimiz hafta  içiyle sinirli kaliyor ama bazen iş yerinden erken sıyrılıp eve kaçtığımda ilk uğrak noktam tv karsindaki köşe takimi yerine mutfak oluyor. işten cikip mutfaga geçip tencerede bişeyler kaynatmak sonrasinda pişirdiginiz o yemeğe bakip himmm... tuzunu pek ayarlayamamisim yada fesleğen yerine sunu mu katsaydim seklinde kendimi azarlamak beni inanilmaz rahatlatiyor... saniyorum universiteyi aileden uzakta okumanin faydalarindan biri olsa gerek, zamaninda pilav yapmayi öğrenmis birinin mutfaktaki ocakla sıkı fıkı olmamasi bence biraz imkansiz... itiraf etmem gerekir ki mutfakta yapmayi en sevmedigim sey türk kahvesi, nedendir bilinmezlerimdendir bu da....


gelelim su aç eşimi doyurmaya... hellim güzelce doğranip zeytinyağinda çkavurup daha önceden haşlanmis ve soğuk suyun altında duşlanmis zeytin, dereotu ve biraz da kişniş ile harmanlanmis soğuk makarna ile servis yaparım... şarap biraz asidikdi galiba onun yerine belki biraz daha bazik bir tad iceren bir içecek olabilir belki hafif bir limonlu soda veya onun gibi bişey iste....




* ben bir blogu keşfettiğim zaman önce yorumlarına bakıyorum; blog sahibinin asıl profili orada çiziliyor bence, ne dersin?




katiliyorum, neden? çünkü postunda aktarmaya calıştığı konu bir uyarlama yada copy paste engineering olabilir kişinin özü ve aslı spontan olarak verilen yorumlara karsı geliştirdiği doktrini anlatmaya calişirken daha iyi izlenebilinir... yani muhtemelen öyledir herhall... vada miydi o?

****

hatay'a gittim ben, harbiyede sünme peynir & kekik salatası yiyip vakıflı köyünde ev yapımı rakı bile içtim. bir kez gidilecek yerlerden değil hatay. 1 kaç senede 1 hatay-adana-antep hatta urfa bile eklenebilir bu güzergaha, et-kebap-tatlı seferleri düzenlenebilir.  iskenderun nedense pas geçtiğim bir yerdi, sanırım hataydan yaptığım alışverişle sırt çantamın hatırı sayılır bir ağırlığa erişmiş olması bunu nasıl taşırım  ki ben düşüncesiyle iskenderunu pas geçtim. bir dahaki sefere ss hala iskenderunda olursa -olmadı istanbulda- bir tatlı üstüne kebap turu yapmak isterim, norveç-oslo gibi soğuk ülkeler benim de favorim, çünkü sıcak havadan nefret ediyorum! birgün bir yerde karşılacağız ya norveçte kesekağıdına doldurduğumuz karidesleri atıştırıp somon füme en iyi nerede diye restoran ararken olmadı harbiyede kekik salatasını şaraba meze ederken. teşekkürler ss.

ayşe arman, nadire içkale vs

4 Aralık 2011 Pazar
ayşe arman sanırım son zamanlarının en kötü röportajına imza attı nadire içkale röportajıyla. tamam, biliyorum ayşe arman da 1 pr yazarı çok uzun zamandır ve belki de zaten hep öyleydi, ancak bu kadar kör parmağım gözüme nadire içkale otel açtı diye röportaj yapmalı mı yani ayşe. bence yapmamalı. nadire içkale'nin otel açması belki hürriyet akdeniz  ekinde küçük bir haber olabilir, fazlası fazla olur ki röportajın fazlalığı bununla da bitmiyor.

* nadire içkale, kocasının kendisini dövmesinden ''antrenman'' diye bahsetmiş.
- artık yorum yapmak istemiyorum bu zihniyete.

* ''4 kamyon kadın'' demiş röportajın bir yerlerinde, o 4 kamyon kadının kafasına düşmesini istiyorum nadire içkale'nin.

* soyunu, sopunu, doğduğu günü bu kadar allayıp pullayanlardan hiç hoşlanmıyorum. hem zaza'ymış, hem peygamber soyundanmış hem de.... bitmiyor bu de da lar. boşwerin.

* papatyaymış bir zamanlar.

bitmez bu örnekler, cımbızla çektiğim başlıbaşına olay cümleler. çetin altan sosyete sayılabilmek için ailenin en az 100 sene aynı evde yaşıyor olmasından bahis açmıştı bir yazısında, bu duruma göre kendisinin de kabul ettiği gibi nadire içkale sosyete değil. özal zamanında zenginleşmiş akp iktidarında daha da zenginleşmiş bir aile diyelim. ki kendisi de demirel'i tanımadığını, berna yılmaz'la sadece tanıştığını falan söyleyerek anap-akp dönemlerini işaret ediyor. körler göremeyebilir.

ben hala ayşe arman'ın en kötü röportajı diyorum. yazık, ayşe a. kendine başka bir mecra bulsa artık böyle otel açan insanlarla orta sayfayı dolduracak uzunlukta -yarına da sarkmış- konuşmak zor olmalı. ne anlatacak nadire içkale yarın, merak eden var mı?

***

radikal gazetesindeki fotoğrafı görüp kahkahayı basmayanınız var mı? adamlar frak giymemiş frak onları ele geçirmiş! bacakları yok adamların yahu, elif şafak'da evsizler gibi giyinmiş vallaha bot mu çizme mi çözemediğim siyah -tabii- birşey var ayağında, kabanı mahmutpaşa. hiç mi aynaya bakmadınız?

***

gazete okumayı da bırakacağım sigaradan sonra.

sıkılmamak mı sıkılmak mı?

3 Aralık 2011 Cumartesi
eskiden çok zor oyalardım kendimi. şimdiyse daha bir biliyorum sıkılınca ne yapacağımı

bu iyi 1 şey mi değil mi, karar veremediğim o.

sigarayı bırakmak

sigarayı bıraktım!

****

buraya yazıyorum ki yarın birgün başlarsam buraya gelip seni iradesiz seni diye çemkirebilin.

****

sigara beni hasta etti, sigara içiyorum diye restoran kapılarında/balkonlarda üşütmekten bıktım, sigarayı bıraktım. iyi 1 şey bu.

***

'' zira benim kafada ertesi gün 3. katta döşemede dökeceğim betonun metraj hesabı vardı.... :-))) ''ss

1 Aralık 2011 Perşembe
başlıktan anladınız, röportaj konuğum bir mühendis.

***

blogumda imla kurallarına dikkat etmiyorum diye kızıyorlar bana. ne yapayım yani editör mü tutayım maaşlı? ha ben blogdan para kazansam veririm, editör de kazansın derim demesine de yahu ben kazanmıyorum ki. okumayın, bakın yukarda kapat var bir tıkla yokolur diyorum hala daha imla da imla. hay ben imlanın! millet zamanında pek büyük paralar kazanmış biz zevkine yazıyoruz kimseye de parayla-üyelikle-şifreyle okutmuyoruz ki benden imla falan beklesinler. neyse, blog bu, sevmeyen okumasın. geçelim.

***

ss blogger, ekşi sözlük yazarı, baba, mühendis, açtıkları siteden deli paralar kazanmış arkadaşlarını dinlerken başlıktaki cümle geçmiş aklından işte.  bunu bana yazınca röp. başlığı çıktı dedim. kırmadı beni, soruları yolladım. en kısa zamanda okuyacağız ss in maceralarını.

***

uzun uzun sohbet ettim bugün adı bende saklı biriyle. meraklandınız değil mi? yok, sohbeti çok güzeldi demekten başka bir söz alamayacaksınız benden. ısrar etmeyin.

***

pakize suda neden twit atanlar köşeci olmak istiyor gibi birşey demiş, tam cümleyi bilmiyorum, mealen bu. ben ne diyorum buna; 

twitlerimiz sizin köşelerinize yazdıklarınızdan daha güzel ve daha net daha kısa. paranızda gözümüz var anacım bir de o basın gezilerinizde. ondan köşeci olmak istiyoruz. net olarak yazdım, oldu mu?

***

b1