babylon izlenimleri, geçen haftalar... kitaplar, konserler...

21 Mart 2016 Pazartesi
sevdiklerimize sarılmak ve sevdiğimiz şeyleri yapmaktan başka bir çaremiz yok. 

geçen haftanın hatırı sayılır bir kısmını bursa'da geçirdim; bursada geçirdim de semtimizden dışarı çıktım mı? yoooo semt pazarı semt kahvesi ev üçgeninde geçirdim günleri; dinlendim. pazar günü bomboş istanbula ayak bastım; kabataş'tan cihangire oradan harbiye'ye bomboş sokaklarda yürüyüp evime geldim. 

*** 

geçen haftalarda babylon'da garanti caz yeşili kapsamında bir davetiyem vardı; esmerle uzun süre taksi bekledikten sonra nihayet bomontiada'ya gidebildik; özellikle 1 saat önce gittik ki esmer gezsin mekanları. the popülist henüz açılmamıştı, delimonti'de buz gibi biraları yuvarlayıp hem konsere altlık yaptık hem de ortama baktık. delimonti kalabalık her daim. sonra kiva'yı vs gezip babylon'a girdik nihayet. bütün siyaset ve kişisel yargıların dışında şunu söyleyebilirim ki babylon ve bomontiada çok güzel mekanlar. 

o kadar insan varken bile havalandırma gayet başarılıydı ve hiç ayyy nefessiz kaldım, demedim ben. yalnız sanırım ilk kez konsere gelen iki kızcağız kulağımın dibinde sohbet ediyorlardı ki önce bir döndüm, baktım; anlamadılar bir daha dönüp sohbet edecekseniz bar tarafına gidin diye nazikçe uyardım. kızcağızlar n'apsın dediğim gibi sanırım ilk kez konsere gelmişlerdi ve cak cak konuşuyorlardı. kızları susturamadık:) biz bir kaç adım uzaklaştık onlardan ne yapalım ders mi verelim yani konserde yapılacaklar / yapılmayacaklar diye. 

girişte bileğinize bir damga vuruyorlar ve ben aslında bundan hoşlanmıyorum; sene olmuş 2016 hala damga ile konser alanına giriş çıkışların kontrol edilmesi saçma geliyor; başka bir yolu olmalı. ha belli olmuyor damga o başka ama garip yani birinin bileğime damga vurması. değişse güzel olur. biletin bir parçası kalabilir kişide, çıkış girişte gösterebilir. olmaz mı? olur yahu neden olmasın. 

bir lafım da içerideki içki fiyatlarına; tabii bir hafta önce prag'da kozel birayı 1 euroya barda içince babylon'da 22 lira fiyat hakikaten fazla geldi. 22 lira ne abicim ya, insaf! zaten biletler 60 civarı bir de bira 22 e taksi parası vs derken gitti az 100 lira. iki bira içersen, oooo...
 fiyatlar düşürülse iyi olur. sonra niye az insan geliyor, e gelemez nasıl gelsin. 

*** 

istiklal'e gitmek gerek; yine de her şeye rağmen o sokakta yürümek, kahve içmek, kötü de olsa mekanların biraları, fabrikasyon da olsa mezeleri kalabalık yapmak gerek. kapanınca daha mı iyi olacak!? işletmelerin de kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor tabii; taze meze, leziz yemek, uygun fiyat gibi... hep beraber atlatacağız bu günleri de elbette. 

*** 

raffi portakal'ın portakal'ın yüzyılı kitabını bitirdim; ister antikaya ilgi duyun, ister istanbulun tarihine bir yerinden  yakalayacaktır bu kitap sizi. raffi portakal'ın anılarını okurken kimi zaman hüzne boğulacak kimi zaman da kahkahalar atacaksınız. hele bir '' sen benim kim olduğumu biliyor musun?'' tartışması var ki evlere şenlik. anlatayım; raffi bey bir müzeyi gezerken yasak olması belirtilmesine rağmen tombakları çok sevdiği için fotoğrafını çekmektedir, güvenlik gelir, çekmeyin lütfen diye uyarır. raffi bey ise kendine engel olamamakta farklı açılardan fotoğraflamaya devam etmektedir. güvenlik bir daha uyarır; dinleyen kim! en sonunda güvenlik sert bir şekilde ''sen kimsin niye çekiyorsun'' diye fırçalar raffi beyi; raffi beyin türkiyeli tarafı ortaya çıkar:) cebinden kartını çıkarır '' ben raffi portakal, sen kimsin'' diye yanıt verir. güvenlikte kimliğini çıkarır:))) hayal edebiliyor musunuz, iki koca adam sen benim kim olduğumu biliyor musun, diye didişiyor. sonra tabii sulh sağlanıyor, raffi  bey bu kadar sert davranılmaz, diyor; güvenlikte bir adım çekiliyor. yani ermeni de olsanız yahudi de roman da bu topraklarda yaşayan biriyseniz bir gün mutlaka '' sen benim kim olduğumu biliyor musun'' diye ünleyebiliyorsunuz dünyanın herhangi bir yerinde; türkiyelilik bu işte!:))) 

bu kitabı okuyun. 

*** 

hafta başladı. sürü sepet iş var yapmam gereken. 

iyi haftalar 



seyahat vize pasaport ayrımı vs üzerine eğlenceli bir yazı

12 Mart 2016 Cumartesi
şimdi önce adını vermeden hava alanı görevlileri üzerine bir şey anlatıp yazacağım; son budapeşte gezimde, elimde pasaportum biletim uçağa gidecek kapıdan geçeceğim; 

o görevli kızcağız bir eda bir işve elindeki haziran ayında süresi dolacak pasaportuma bir dikkatli bakmalar... bir çevirip kafasını bana bakıp bir de pasaporttaki fotoğrafa bakmalar halinde... ki görmeyin gitsin. içimden gülüyor ve fakat tombul burnumu yan taraftaki dükkana dikmiş ondan yana bile bakmıyorum:))) pasaport özel pasaport; eşşek kadar yazıyor üzerinde, havan kime!? istersem haziran 1 de çıkar 9 unda geri dönerim! o arada hala sayfaları çeviriyor diğer çıkış / giriş damgalarına / ülkelere bakıyor.... baktı, geçtim. 

şimdi vücut dilini falan bilen bir ukalayım ben; desem ki sorun ne, kendince hemen aaa kaygılandı gibi boş beleş öğrenmişliklerden çıkardığı gerçek yaşamda karşılığı olmayan salt bilgiye dayanan bir eylemde bulunacağından, hiç oralı olmadım. 

eyyy hava alanı şaka yav şaka hey sen eğitim müdürü! hiç mi öğretmiyorsun bu çocuklara yeşil pasaportun ne olup ne olmadığını!? belli ki öğretmemişler. 

bir diğer işgüzar prag'da çıktı karşıma; hostel gece nöbetçisi vizeniz nerede deyince, sertçe, vize yok / elindeki özel pasaport diye tısladım:)))) hiı yessss griin pasport diye mırladı:))))) 

yani demem o ki bu vize vs boktan şeyler. 

*** 

bugüne kadar ne italya ne yunan ne de orta avrupa'da girişte bir sorun yaşamadım; pasaportumun süresi bitmesine yakın tarihlerde bile. e bizim küçük hava alanı işletmesine n'oluyor? hiççç ibrikçi başı olduğunu gösterecek işte. 

*** 

uçağa binmek, gezmek vs bunlar lüks şeyler değil ve fakat bizim kafalar hala.... bunları yapabilmek için deveye hendek atlatmanı bekliyorlar. yemezler. 

*** 

cem yılmaz diyor ya '' payam vay abi'' kimseye pasaportumun süresi var dememe gerek yok. öğrensinler. 

*** 

beş sene oldu türkiyede küçük bir sahil kasabasında olan evimiz dışında tatil yapmadım; yunan muhteşem! fiyatlar, insanlar, doğa... 

vize için biraz evrak toplamak gerekiyor, evet; üşenmeyin; toplayın ipsala'dan çıkın keyfinize bakın. 

iyi seyahatler. 

ay unutmadan, vizesiz ülkelere gidin anacım. boşverin evrakı mevrakı 


tan vakti cafe

11 Mart 2016 Cuma
istanbul; gezmenin keşfetmenin sonunun gelmeyeceği bir şehir. 

bendeniz ve sevgili zeynep 

dün, cafe tan vakti'ne girdiğimde '' şimdi biz istanbulu bildiğimizi falan var sayıyoruz ya aslında hiç bir şey bilmiyoruz; zeynep buradan bana bahsetmese hiç farkında olmadan önünden geçip gidecektim, son dört senedir geçip gittiğim gibi.'' dedim. yarım saat kaybolmuş ama sora sora hanı nihayet bulmuş handan neşesiyle. ahahahah kaybolduğum yer sirkeci ha! ben sultanhamam civarlarında bir tur attıktan sonra aslında ne kadar kolay old.. uzatmayayım
en büyük zevkim kaybolmak bu şehirde. 


baştan alayım; zeynep 

benim sevdiğim arkadaşlarımdan; kahve alıp farklı farklı yerlerden, mekanında ziyaret ettiğim sohbetinden çok keyif aldığım ve tabii eli çok lezzetli bir arkadaşım. yeni bir yerde başladım handan, deyince ilk fırsatta geleceğim deyip sözümü tuttum. 

tan vakti cafe; tabii ki hafızanız sizi hemen tan gazetesine götürdü değil mi? eh ben de gitmeden internette ne bulduysam okudum; o günlere dair.. ilginç olan yine tam da aynı günlerden geçtiğimiz; ancak yazının konusu bu değil. bu bilgi burada dursun, ben geleyim hana ve tan vakti cafe'ye. ancak şunu da eklemeden geçmeyeyim; evet hanın tarihi sertel ailesine uzanıyor; ve yine bir kültür merkezi olma yolunda. 

ben gittiğimde zeynep ve arkadaşlarının sohbetine katılıp bir yandan da aa patates salatası / onları günlük yapıyoruz handan / e ben yerim ki bunu / aaa ne güzel burası / bak bu ayna tam selfie çekimi için / bir gün de başka mekana gidelim / kıkırdayalım / olur olur... 

diye çay kahve kurabiye faslından sonra ben artık köfte ekmeğimi istiyordum:)))) sevgili zeynep bana çıtır ekmeğe nefis bir köfte & ekmek yaptı, porsiyon büyük e handan patates salatasını hüpletmiş; bitiremedim:( 

mekan yani aslında han sirkeci tarihi hocapaşa lokantaları sokağının girişinde, sağda. bir cafeden fazlası var elbette; sergiler, fotoğraf kurslarının açıldığı ve şimdi yazmayıp sonra onun için de ayrı bir yazı yazacağım keşfedilmeyi bekleyen atölyeler... sergiyi gezip bir şeyler yemek için yukarı çıktığınızda sizi zeynep hanım karşılıyor; gözleme var, köfte & ekmek var, börekler tattlılar kekler var. minik tavalar gördüm asılı muhtemelen menemen yapıyorlar. fiyatlar makul; en pahalı yiyecek 15 lira! 

eğer o civarda çalışıyorsanız halil lütfü dördüncü han'ı bulun; ikinci kata çıkın ve cafe tan vakti'nde bir öğle yemeği yiyin, çayınızı kahvenizi içip sergiler ve diğer etkinlikler için bilgi alıp işe geri dönün ya da dönmeyin:))) açın orada zevkinize göre siz de bir atölye bakın keyfinize hobinize hayat hep iş değil ya! 

zeynep hanım hobisini iş olarak yapan insanlardan; enerjisi insanı canlandırıyor ben bile ay bir otur başımı döndürdün diyorum, varın gerisini siz hesap edin. 

işte böyle daha hangi dostlarım ile istanbulun nerelerini keşfedeceğim kim bilir. 

günaydın ahali mekan yazılarına böyle keyifli ve arkadaş mekanı ile geri dönmem de benim şansım ha! 

bir daha günaydın, handan kahve içmeye doğru koşuyor siz okurken



kitaptan yemeğe

9 Mart 2016 Çarşamba
450.000 okuru geçti blog. yakında 1 milyon olur:))) 

hep sonradan geliyor aklıma avrupa şehirlerinde korna sesi duymadığım, inşaata -özellikle turist olarak gezdiğimiz şehrin merkezinde hiç- rastlamadığım, insanların çarpmadığını ve ne yiyip içersen iç fişin hemen masaya bırakılması; hesap olayında sorun çıkmadığını... fiziksel olarak yorulsam bile kafa olarak o kadar dinleniyorum ki! sonra dönünce üstüme üstüme gelen arabalara bakıp hoşgeldin istanbula diyorum. 

hala portakal'ın yüzyılı kitabını okuyorum; dün akşam kapalıçarşı bölümünü okurken keşke daha uzun anlatsaydı, diye geçirdim içimden. sahaflardan bir kaç tane daha istanbul kitabı arayıp bulsam iyi olacak. 

hanut sözcüğünün ermenice'den dilimize geçtiğini öğrendim, kitaptan. ve türkiyede ciddi koleksiyonerlerin olduğunu ve daha bir çok şeyi. benim anladığım raffi portakal hep not tutmuş bu kadar kişiyi ve olayı anımsamasına pek ihtimal yok çünkü böylesine anıları zengin bir yaşamda. çok içtenlikle anlatmış ve bu içtenlik sayesinde hiç tereddüt etmeden okuyorsunuz kitabı. bir ara diğer kitapları da  almalı portakal'ın yüzüncü yılı için çıkarılan. 

en çok sanayici ve bankacılar var antika ve eski toplayan. sanırım en üst gelir grubu demek oluyor bu. ve antika bir yatırım aracı. anılar, anekdotlar ve istanbul çok ama çok keyifle okunan bir metin çıkmış ortaya. 

avrupa vs derken mekan yazamadım bir süre. sevgili zeynep arayıp yeni başladığı mekana davet etti çok yakında zeynep'i ziyaret edip mekan hakkında sohbet edip leziz kahveler içip yemekler yiyip mekanı yazacağım. şimdlik sirkeci'de demekle yetineyim. 

sirkeci demişken can oba bir ödül daha aldı; ayşe arman röportajı öncesi biliyordum ben ama yazmamam için rica edince, yazmadım. tebrikler can oba. kanyon açıldı açılacak... 

bahar bahar bahar 

bir bursa bir kuzey ege yapmalı. enginar, sızma, ot, peynir, balık ile şenlenmeli. 

günaydın ahali 


ortaya karışık bir yazı

8 Mart 2016 Salı
sabah gelirken işe yolda yav ben bu iki şehrin güzel yanlarını yazmadım  diye düşündüm kendi kendime; şimdi efendim bakmayın ben kocaman kahkahalar atan bir insan olduğumdan orta avrupanın insanını soğuk bulduğuma; hepsi kibar insanlar prag'lı erkekler bir tık daha yakışıklı:) aklınızda olsun. sonra sokaklar ve kaldırımlar geniş geniş ferah ferah ve elbette temiz. pragda yürürken opera binası civarında karşıdan gelen 60 lık amcanın yerdeki sigara izmaritini alması olayı açıklıyor zaten; adamlar temiz şehirleri de temiz. budapeştede de sabah erkenden hava alanına gitmek için çıktığımda sokaklar temizleniyordu. 

aa bakın size prag'da yürürken kemal demirasal bellevue'de afişini gördüğümü yazmamıştım; prag'da tanıştım kemal demirasal ile; bellevue şefi kemal demirasal'ın mekanında yemek yemiş sonra da kendi mekanına davet etmiş. özel bir menü ile kemal demirasal prag'daydı. ben bir merhaba demek için girdim mekana. pek güler yüzlü bir şef kemal bey. ayaküstü lafladık. 

sonra iyi olan bir şey daha giderken kim duysa aman pasaportunuza paranıza sahip olun dediyse de şükür ki bir şey çaldırmadan döndük yuvaya. tabii ki hostelde uyurken çantanı yanına koyuyorsun paranı ikiye içe bölüyorsun kendince kimi önlemler alıyorsun ama adım başı da hırsızla karşılaşmadım. belki daha kenar / tehlikeli yerlere gitmediğim için. prag özellikle güvenli ben 10 da indiğimde ıssız florenc civarında yürüyen kadınlar gördüm hiçte korkuyor gibi değillerdi e ben de korkmadım. yerel barlarına da gittim geç saatte. şehirlerin sanırım farklı alarmlar yüzünden güvenlik seviyeleri arttırılmış eh bu da turiste yarıyor. 

dünkü yazıyı size kuzu etli arapsaçı / rezene tarifi veririm diye bitirmiştim; aklımdayken yazayım: bir kaç tarif okudum sonra bildiğim gibi yaptım. önce kuzu kaburga aldım bu aralar kasaptan yana şanslıyım; eve gidince bolca ama gerçekten bolca sarımsak ayıkladım rezeneleri sirkeli suda bekletirken sonra iyice ısıttığım tencereye sızmayı sarımsakları koyup en küçük ocağı da kısıp etleri ekledim e tabii ki tuz ; bi 10 dakika kadar et sızma sarımsak pişerken ben o arada rezeneleri yıkadım, sadece iri sapları biraz kestim doğradım gözüme çok az gelince dolaptan bir kaç biber ekledim, hepsini hoop tencereye üzerine 2 yemek kaşığı su ekledim, bekledim pişmesini. kokusu iyice evi sarınca trabzon tereyağı vardı dolapta bir parça lezzeti arttırsın diye koydum tencerenin ortasına bir defa da tereyağı eriyip çevirince kapattım altını.
iki saat kadar sonra oturdum hepsini yedim! 

başka ne yazayım, aklıma gelenler bunlar. 

portakal'ın yüzyılı, enis batur soruyor raffi portakal anlatıyor

6 Mart 2016 Pazar
okuyorum, geziyorum, uyuyorum:)  

gittiğim kitapçıda portakal'ın yüzyılı'nı beraber arıyoruz çalışan ile; bir tane buluyor kitapçı; o arada laflıyoruz onunla, onun ne okuduğuna dair vs. o yeraltı edebiyatçı seviyormuş; benim uzak olduğum bir tür. kitap naylon kaplı; bakıyorum, açabilirsiniz diyor bakışımdaki soruyu anlayarak. açıyorum kitabı oradaki koltuğa kuruluyorum ta ki bir baba kız gelip kendi aralarında konuşarak keyfimi bozana değin, kitabı inceliyor / okuyorum. çocuklardan çok hoşlanmıyorum hele kitapçıda hiç! kalkıyorum, kasaya gidip kitabı alıyor ve evde heyecanla okumaya devam ediyorum. 

arada sevgili irem uzunhasanoğlu ile laflıyoruz instagram üzerinden; o da kitabını yolluyor, büyük bir zevkle onu  da açıyor inceliyor başından biraz okuyor ve sonra günlük işlerime dönüyorum.

karnım çok aç değil ama bir lokma bir şey de yesem iyi olacak; piola'ya doğru yürüyorum; orada atıştırıyorum bir şeyler. beyaz şarap içmek üzere konuşuyor sonra ben oradan daha lokal bir yere gitmek üzere ayrılıyorum. aslında bunların hepsi iki semtte geçiyor; birbirine uzak olmayan ve fakat birbirinden farklı dokuya sahip iki semt; daha lokal yerde üst katta oturmayı teklif ediyorlar bana; ben ise sokağı izlemek istediğimi söylüyor nazikçe reddediyorum; sokağa bakan masaya kuruluyor şehrin bir başka yüzünü tecrübe ediyorum.  

pazara gidiyor daha torbasından otları yeni çıkaran teyzeyi avını bulmuş kartal gibi fark ediyorum:) rezene var bir deste sadece, onu alıyorum bir de roka diğerlerini pişirecek zamanım olmayacak evde. bu hafta seyahat var. teyze taa arnavutköy'den geliyormuş ama iki ay olmuş gelmeyeli eski müşterileri unutmuş olabilirmiş. bizim semtte oturanlar için burası; bim ve pizzacı yan yana ya işte onların karşısında teyze, şimdiye biter ama otlar erken gidin. 

budapeşte için bir iki laf edersem; biz peşte'de kaldık peşte kısmı daha hareketli sonra buda'yı da gezdik tabii. insanları prag'a göre çok daha güler yüzlü yalnız metroda deak meydanına çıkan istasyonda evsizler yatakhane kurmuş! görünce şaşırmayın. avrupa krizde budapeşte de almış nasibini krizden ve gerçekten çok yaşlı insanların en zor işleri çöpçülük, garsonluk, bulaşıkçılık vb. yaptığını gözlemledim 5 gün boyunca her iki orta avrupa şehrinde de. hele prag'da hostelde çalışan teyzeler tek kelime ingilizce bilmiyorlardı. avrupa yaşlı, avrupa işsiz ve prag yani çekler macarlardan zengin ama bir o kadar da suratsız. demek ki ne kadar medeniyet o kadar yalnızlık ve sert ifade. 


orta avrupa benim için çekici bir yer olmaktan çıktı bu gezi ile daha gitmem ben deniz göl dere olmayan yere. tuna nehri var demeyin; çamurlu bir su akıyordu lili ile baktık durduk bu çamurlu suyu mu turizmde pazarlıyorlar, diye diye... 

yemekler; daha önce de yazdım her iki şehirde de biralar ve şaraplar çok güzel yemekler de ise aklımda çok kalacak bir şey yemedim. belki ben denk getiremedim birinde zaten prag'lılara kızıp bir öğün döner yedim!:))) dönerci çocuk elbette türkiyeliydi ve evlenerek gitmişti oraya. lafladık biraz, o da çok gezmemiş oraları henüz yeni evli. prag'da memur ve dönerci hemen hemen eşit ücretleri alıyormuş; karısı memurmuş o da onun kadar alıyormuş. 2500 civarında bir paraya denk maaş alıyor. hangisi az alıyor bilemedim. avrupada memurluk hangi kalemde onu da bilmiyorum. 

bahar geldi. aslında en yav ben ne giyeceğim şimdi bu havada, havası bu günler ama olsun, yine de güzel. otlar çiçekler geziler demek bahar. bir bahar rotası ayarlasam iyi olacak. 

işte böyle. portakal'ın yüzyılı enis batur'un soruları ve raffi portakal'ın yanıtları ile hakikaten istanbula, müzayedeye, eskiye hangisine ilgi duyarsanız duyun bir tarafından sizi yakalayacak bir kitap; alınası okunası kitaplıkta kalası bir kitap. 

nehir söyleşi kitapları soruyu soranın mıdır yanıtlayanın mı, diye bir soru sordum geçen hafta denk geldiğim yazı işleri ile uğraşanlara; kimse bir kalemde yanıtlayamadı herkes aaa hiç düşünmemiştim bunu diye yanıt verdi; attım kucaklarına soruyu, kaçtım:))  bence, soruyu yanıtlayanındır kitap. ben de bu anlamda kitabımı raffi beye imzalattım:)  ona da sordum bu soruyu, enteresan bir soru dedi üzerinde konuşmadan ben oradan kitabımı imzalatmış oraya gitmeden evvel içtiğim güzel bir kadeh kırmızı şarabın etkisiyle hoplaya zıplaya ayrıldım portakal sanat evi'nden. 

işte böyle 

bu hafta böyle geçti 
pek yemek yapmadım, kuzulu rezene yapınca yazarım size. 





'' blogunuzu samimi ve şirin buluyorum '' tunçel gülsoy / yönetici koçu

4 Mart 2016 Cuma
tunçel gülsoy ile yaptığım röportaj nihayet burada; konuşurken insana başka dünyalar açan bir koç tunçel gülsoy; esprili, zeki ve iyi bir istanbullu. şimdi ben çekiliyor aradan ve sizi tunçel gülsoy ile baş başa bırakıyorum. iyi bir fotoğrafçı olduğunu yazmazsam olmaz. 

tunçel gülsoy kimdir, önce buradan başlayalım bence; 


tunçel gülsoy 35 yıllık iş hayatı ve kültür sanat birikimini insanlara destek olmak, onların farkındalıklarını arttırmak için kullanan bir koçtur. yaptığı işi ciddiyetle ve tutkuyla yaparken bir yandan hayattan keyif almaya ve insan olarak kendini geliştirmeye çalışmaktadır. 

yönetici koçluğu nedir tunçel bey? tabii neden koçluk almalıyız? 

günlük yaşamın içinde karşılaştığımız bir çok sorun ve ilişki içerisinde kişi zaman zaman bunalır ve hayatında nelere öncelik vermesi gerektiğini nelerin daha önemli olduğunu unutabilir. koç ona bu konuda destek olarak kişisel farkındalığını arttırır; nelere öncelik vermesi gerektiğini hatırlamasını sağlar. bunları fark eden insan kendisi için daha anlamlı bir hayat sürebilir. 

hemen hemen hepimiz hayatımızı değiştirmek istiyoruz. ve fakat bunu yapabilen az sayıda şanslı insan var.  büyük şehirde yaşam, iş hayatının yıpratıcılığı ve yoruculuğu; hobilerimizi işe dönüştürme isteğimiz gibi bizi yoran ve aslında nasıl yapacağımızı bilemediğimiz ya da bilsek bile eksik olan bir şeyleri hissettiğimiz hayatlar sürüyoruz. 

hayatımızı değiştirmeye nereden başlamalıyız? 

önce hayatımızda var olan bizi sevindiren veya üzen ve ilgi alanımızdaki her şeyin bir envanterini yapmalıyız ve o envanterde var olan şeylerin mevcut durumunu görmeliyiz. daha sonra ise önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde nasıl bir hayat beklediğimizi düşünmeli ve o perspektiften bugünkü hayatımızda neleri hangi sırayla ve nasıl değiştireceğimize karar vermeliyiz. başlangıç noktası budur. 

blogumu nasıl buluyorsunuz? 

blogunuzu samimi ve şirin buluyorum. güzel ve coşkulu bir ruhunuz var; o ruh sizi ve çevrenizi güzelleştiriyor. 

ay ay ay çok teşekkürler tunçel bey. bana koçluk yaparak yazı hayatımı / günlük yaşamımı bir adım yukarı taşıdığınız ve yaşamımı değiştirme düşüncemdeki eksik noktayı fark ettirdiğiniz için de ayrıca teşekkürler ve tabii bu röportaj için de... çok çok teşekkürler. 



orta avrupa notları; prag, canımı sıkanlar

1 Mart 2016 Salı
kafamda uçuşuyor prag; yazayım da rahatlayayım. 
budapeşte prag arası otobüsle 7 saat / 22 euro / eurolines şirketi ile yolculuk 

önce eurolines için bir iki cümle yazmam gerek ama. bu şirket bizim bildiğimiz otobüs şirketi kuralları gibi değil ha aman diyeyim. koltuk numarası yok biletinizde, nereye yetişir ya da  nereyi keyfiniz isterse oraya oturuyorsunuz. kalkış saati 3 mesela, saat 3 oldu mu şoför hop hareket ediyor, öyle yolcuyu sayayım vay kalkıyoruz diyeyim muavin hoş geldin desin, unutun bunları. ilk koltuklarda su ve gazete var alıyorsunuz, geçiyorsunuz. biletinizde varacağınız saat bilgisi de var. ben giderken otobüs boştu ferah feza yayıla yayıla gittim prag'a ve fakat iner inmez dönüş biletinizi alın! dönüşte otobüs doluydu. enteresan ama öyle. arada bratislava var ve çoğunluk orada iniyor. bir de telaffuzu ''pırrnoo'' diye bir şehir var:) çok güldüm ben bu pırrnoo ya. hah ne diyordum eurolines iyi firma otobüsler temiz vs ama türk işi değil. zamanında terminalde olun. prag'da iki tane terminal var; biri bu eurolines ve öğrenci turlarının kullandığı terminal diğeri demek ki daha yerel. 

gece 10 da prag'a vardığımda kendi kendime söyleniyordum; yine hostel bulmadan geldin handan! bu düzensizlik nereye kadar handan! diye derken otobüsün camından karanlık prag'da ışıklı tabelalarda hostel yazısı gördüm! tanrı seni seviyor handan, dedim. indim otobüsten 50 metre yürüdüm ve bingo hostelde yer var fakat ilk lanet praglılarla karşılaşmam da hostelde oldu. şöyle ki; iki gece 22 euro, yine tanrı beni seviyor ki üzerimde bozukluk 22 euro var. çok yorgunum içecek alacağım; 1 euro 20  sent ay bozuk yok, kız para istiyor. lanet! k.altk! içimden bunları söylerken dağ montumun 55 cebinden birinden bir 5 euro buluyorum da alıyorum içeceğimi. yazmayacam adını falan hostelin resepsiyonda çalışan kızlar da güvenlikte duran amca da lanet insanlar ayrıca 11 euroya dahil kahvaltı da kahve de berbat. odalar temiz vs ama kızların ancak bir tanesiyle ertesi gün biraz sohbet ettikte öyle yüzleri güldü, ilk gün prag'da sabah sadece bir kahveci adam gülümsüyordu. asık suratlı aksi insanlar. ay alamadım sinirimi. 

neyse aksiler ve soğuklar bunda coğrafyalarının etkisi olduğu kadar yönetimlerin de elbette etkisi yadsınamaz. kafka boşuna çıkmamış bu topraklardan. 

ben o hostelde yer bulamasam o yorgunlukla az ilerdeki hiltona atacaktım çantayı verecektim euroları uyuyacaktım:) prag saat 10 da uyuyor sevgili orta avrupa gezecekler; haberiniz olsun. bu saatte neden karanlık uyuyor mu prag, diye sorunca ben eeıı hafta içi, diye geveledi bir şeyler klara. ben de uzatmadım zaten eski şehir muhtemelen uyanıktı ama sabah ancak görebildim meydanı charles köprüsünü ve diğerlerini. 

prag'da bir başka canımı epeyi sıkan bir durum da insanların dilenme şekliydi. evet bu dilenme şekli bir insan olarak kalbimi kırdı. hiç kimse bu şekilde dilenmemeli! pozisyonlarını anlatmam da yazmam da zor siz en iyisi görsellerden aratın ve o başları önde diz çökmüş insanların fotoğrafını çekip paylaşabilen varsa bakın, ben prag başbakanı olsam yasaklardım bu durumu. insan fakir olabilir, ekmeği olmayabilir, ekmek çalabilir, bana bir ekmek al bana bir şarap al diyebilir bunların hepsi kabulüm; yeter ki bir başka insana diz çökmesin, bu şekilde insanlığını kalbimi kıracak kadar ayaklar altına almasın. anlatamıyorum tam olarak... üzülmekten daha başka bir duyguydu bu hissettiğim ve tabii o diz dökmüş başı yerde adamların bir de köpeklerine sarılmış halleri.. köpeklere de yazık ulan! o kadar saat hareketsiz durur mu hiç bir hayvan! nereden baksan kötü berbat bir durum. 

prag coğrafya olarak etkileyici evet ve fakat baştan beri söylüyorum; kurban olsunlar yorgo'ya, markoya,  gülümsemek yok bunların şehrinde. bir kahveci adam gülümsüyordu işte:) 

sabah saat 10 dan önce hiç bir yer açılmıyor prag'da, haberiniz olsun. benim gibi 7 de uyanıp 8 de kahvaltı yapıp 9 da hostelden çıkıp boş sokaklarda bütün old townı yürüyüp kahve alacak bir yer bile bulamayıp saat 10 da tura yeni baştan başlayabilirsiniz. çünkü o otobüs terminalinden şehrin merkezine 20 dakikada yürüyorsunuz.  

soğuk soğuk soğuk. ona göre giyinin. 
euro her yerde geçmiyor; paranızı kron'a çevirin bir kaç yer dolaşın en yüksek kura bozdurmaya çalışırken komisyon almadıklarına emin olun. 
saat kulesini izlerken cüzdanınıza sahip olun. 

ben su dolu bir küvetten çıkardıkları ıslak bardak ile bira servisi yapınca bir bira evindeki barmen, tabii ki içmeyip, şişe bira içtim hep. çünkü bence o şekilde servis hijyen değil. 

biraları güzel 
biraları ucuz 
istanbulda biraya verdiğimiz para ile avrupa turu yaparız:)

prag notları devam eder bir süre