saç boyası, tuzlu fıstık ıvır zıvırın dansı

31 Mart 2012 Cumartesi
saçlarımı boyattım. renk  değişikliği için de konuştum; işleme gerek kalmadan boyayla olabilecekmiş değişiklik; güzell.

ekmek arası birşey yemek istedim; sosisleri görünce engelledim kendimi. tuzlu fıstık alıp semt kahvesine kuruldum, kahveyle tıkırdatmak için.

kuaförde hep 4+4+4 ve sonuçlarının yaşamlarımıza kötü etkilerini konuştuk. karı-koca çalışan kuaför, bir türbanlı kadının kocasının çıkmasını ve kadının onun saçlarını yapmasını istediğini ancak ''o mu beni yönetecek!?'' diye söylenerek kabul etmediğini anlattı.

 memur olacağıma 90larda pıtrak gibi açılan kurslara gitseydim de kuaför-cilt bakım uzmanı-epilasyoncu olsaydım. şimdi bir salonum vardı ve ben pedikür-manikür-ağda-saç boyası-fön-kaş alımı (aldırmam ben kaşlarımı)-masaj-cilt bakımı vs bütün bu işleri aynı yerde toplar para paraya demez üstelik kendim fıstık gibi bakımlı gezerdim her daim. bok vardı ziraatçı olacak! te allaam

barilla makarna aldım bi kutu, onu pişireyim akşama ne varsa evde bir sos yaparak.

dur blog dur ben biraz gezeyim

me.melere özgürlük!

1. kadın: sutyen yıkama topuna ihtiyacınız var mı?

2. kadın: yok, (gülerek) iş dışında sutyene bile ihtiyacım yok.

1. kadın: çalışmasak, takmazdık değil mi bu zırh gibi şeyi?

2. kadın: işe de bağlı biraz; iş ne kadar özgürse memeler de o kadar özgür!

ayrılık konuşmaları

erkek:  ne yaptım ben?
kadın: birşey yapmadın; ondan ayrılıyoruz.

fesleğen yatağında yumurta

cihangir kafelerinde kullanılabilir başlıktakli isim:))) telif hakkı falan istemem.

günaydın blog, günaydın. 45 dk yürüdüm bu sabah, iyi değil mi, öncesinde de 1 saat hareket. iyi bir kahvaltıyı haketmiştim, aaa en öncesinde 1 kivi var dur unutturma! feslegenleri elimle kırıp kırıp tabağa yaydıktan sonra kayısı pişirdiğim yumurtaları üzerine boca edip en üste de domates-sızma-deniz tuzu sosunu ekleyince.... fiyuvvvv bir lezzetli oldu ki! pekii bu kadar sağlıklı bir kahvaltıdan sonra ne yedi handan da şimdi maden suyu içiyor? 4 dilim baklava. hay senin kafana! 1 değil 2 değil 4 dilim baklama senin neyine? iyi be kızma, akşama kadar soda meyve gideceğim artık n'apim.

ben bir medya turu atayım blog, sen bekle

sıcağı sıcağına '' el yazısı ''

30 Mart 2012 Cuma
bu film ilk önce göynük'e yarayacak. bunu yazın bir tarafa.  ali vatansever taşrayı biliyor bu muhakkak ancak taşraya dair fantazi kurmasının önüne geçmemiş bilmesi; taşrada bir kadın parkta / bankta uyuyamaz! ha istanbulda da uyuyamaz ya şimdi konuyu dağıtmayalım. evet, taşra yabancı erkek sevmez, ancak yabancı kadını bağrına basar; bunu da biliyor ali vatansever. filmden birkaç sahneyi çıkarsa / hiç çekmese olacakmış; çocukların birbirlerine uyguladıkları şiddeti bu kadar seksist bir dille anlatmayabilirdi yönetmen, ben olsam öyle anlatmazdım çocuk zalimliğini. 

 wilma elles'nin popülaritesinden faydalanmaksa amacı, sinema salonunun 3/2 sini doldurması filmin başarı hanesine yazılabilecek olsa da uzun vadeli bir seyirci getirmeyeceğini söyleyebilirim. neden? seyirci garip bir şekilde gülmeye endeksli gelmiş; espri kırıntılarına dahi kahkaha atarak bunu gösterdi ama film ben bu isteği karşılayacağım diye yola çıkmadı zaten, bunu yönetmen hanesine değil seyirci hanesine eksi olarak yazabilirim.
vallaha ben filmde ''rüzgar'' metaforunu bir yere bağlayamadım, anlayan varsa bana da yazsın lütfen.

gelelim oyunculara; sarp akkaya benim düzenli izlemediğim ezel dizisinde farkına vardığım bir adam, şimdi suskunlar adlı dizide oynuyor ve bir parça hep aynı rolü oynuyor gibi gördüm bu akşam, suskunlar dizisini yüreğim kaldırdıkça birkaç bölümde bir izleyebiliyorum, araya sıkıştırayım.

cansu dere soğuk kadın rolünü iyi oynuyor, bu kesin. hani fıkır fıkır bir cansu dere hayal edemiyorum ben, yönetmenler de hayal edemiyorlar belli ki.

ali vatansever ''zeynep'' /cansu dere/ karakterini çok derinden işlememiş derken esasından filmin tamamında bir derin işlenmemiş karakter sorunu var. sabun köpüğü bir film izleyeyim diye giderseniz, karaktere hiakye yazarken bulabilirsiniz kendinizi salonda, benden söylemesi.


sercan badur henüz çok ama çok genç bir adam. dizi / film derken pişecek deyip keseyim.

kafamda uçuşuyor düşünceler, mekanlar güzeldi, kaza nasıl / neden / ne zaman oldu anlayamadığım ama üzerinde durmadığım şeyler, taşrada çocuklar erken büyür, bunu biliyor ali vatansever, kendisine tavsiyem; sakin olun ali bey, bir tek insanın hikayesini anlatın ama derinden, istediğiniz kadar ayrıntılı anlatın. yine taşrada anlatın zaten taşranın sinemaya verdiği en büyük hareket alanı zamanın yavaş geçmesi; 1 günde bir insanın 80 yılını anlatabilirsiniz. sakin...

izlerken filmi ben kime mektup yazdım diye kendi kendime sordum: aklıma 2 insan geldi. birinin adını unuttum ne yazık ki... mektuplarıma yanıt gelmedi.

şimdilik bu kadar derken, istanbul life ve aktüel, ferzan özpetek / cem yılmaz ikilisini ve film haber/röportajını kapağa taşıyarak pişti olmuşlar diye magazin notunu da iletip bomonti biramdan bir yudum alayım.


tabii ki bu piştiden hiç etkilenmiyor ve bir sürpriz olmazsa bir sonraki filmim ferzan özpetek'in filmi olacak diyorum.

bir yudum daha bomonti ve yolluyorum yazıyı.

'' el yazısı ''

 ali vatansever ilk kez oturmuş yönetmen koltuğuna; senaryo da kendisinin. bu bilgiler ekşi sözlük'ten. cansu dere, sarp akkaya, wilma elles ve sercan badur oynuyor.


film hakkında yazılanları okumadan izleyeceğim bu akşam el yazısı filmini. filmden sonra yazacağım.

günaydın aşk!

hava kapalı; sıcak simit & ezine peynir & çayla kahvaltı. cuma gününden midir son günlerde yaşananlardan mıdır bilinmez; ben de kapalıyım.

***

çocuklarını anlatan insanlardan hoşlanmıyorum. yok böyle değil; sadece, çocuklarının ne yaptığını anlatan, bunun üzerinden tabii ki evini & kocasını parlatan insanlardan hoşlanmıyorum. kendi aralarında  sidik yarıştırmak için, babamız bizi şuraya götürdü / babamız bize bunu yedirdi diye anlattıklarında bıyık altından gülüyor ve yine katılmayarak bu sohbetlere hevessss kursak olayını başarıyla uyguluyorum. çocuğumuzu nasıl daha iyi yetiştiririz / nasıl eğitebiliriz / ne okuyabiliriz / ne okutabiliriz diye konuşsalar belki bir nebze katlanılır olabilirler ancak bu halleriyle yeterince iticiler. haberleri var mıdır bilemem. olsa ne kaddar güzel olur yav!

***

bol sütlü bir espresso içerken ben siz de camdan bakın dışarıya
hayat sokakta!

* çocuklarından ''hiç'' bahsetmeyenlerden neden bahsetmedin diyenler oluyor. orası biraz dikenli bir yol; çocuğundan hiç bahsetmiyorsa anne & baba onları yazı konusu yapmamak en iyisi, aksi kötü olur.

neler oluyor ankarada? kesk direniyor

29 Mart 2012 Perşembe
ankarada kesk üyelerine polis saldırısı

alana gsm jammer getirildiği doğrulandı. 3g cihazları çalışamaz halde olduğu bilgisi doğrulandı.

saldırı sonrası necatibey caddesinde toplanan yaklaşık 1000 kişi yürüyüşe geçmekte

fok katliamına karşı yapabileceklerimiz

                                         
                                       fok katliamına karşı yapabileceğimiz 5 şey

'' bak hiç kapalı var mı? ''*

eylemden geldim blog; yorgunum.
öğle yemeği: simit
son zamanlarda neden kilo aldığımı anladım blog; eskiden çok daha aktifken sendikada her gün eylem her gün hareket derken kilo almaya fırsat bulamıyormuş bünyem. iki gün üstüste eyleme gittim, eridim. inamazsan inanma;)

yorgunluk çayı içtim şimdi. başlık eylemi kenardan izleyen başörtülü iki teyzeden birinin diğerine elleriyle kortejin iki tarafını işaret edip söylediği söz / yaptığı yorum. kelimesi kelimesine ve sert bir tonlamayla okuyun lütfen. '' buyrun siz gelin. '' diyecektim; eylemlerde kortej dışına söyleyeceğiniz bir sözün çok farklı sonuçlara sebep olabileceğini bildiğimden, sessiz kaldım. çocuğunun / torununun okula giderken karşılaşacağı sorunlarda aklına gelecek mi bugün, yaptığı yorum bilinmez ama hiç mutlu olmayacağı aşikar. 9 yaşında çırak olan bir torunla nasıl mutlu olunabilinir ki?!

***

ben bi ankaraya nar'a bağlanayım.

eylem güzeli

dün saat 16.30 da telefonuma saat 17.00 da 4+4+4 e karşı eylem çağrısı mesajı düşünce,
işten çıkınca alanda aldık tabii soluğu. ankaranın aksine bursada gaz bombası / tazyikli su olmasa da gergindi yürüyüş; zira istikamet akp binasıydı. akp binasının önüne siyah çelenk bırakılıp basın açıklaması yaptıktan sonra meydanda oturma eylemiyle devam etti eylem. hava serin, kitle coşkuluydu; oturma eylemi sırasında söz alan ve minik bir kız çocuğu ise çoğumuzun gözünü yaşarttı doğrusu; heyecanımızı kamçılamasının yanında. akşam simitleri çıtır, arkadaşları görmek güzel, ankaradaki arkadaşlarımıza destek çıkmak ise en önemlisiydi.

kesk halen daha bu toprakların tek muhalif sendikası.  

***

eve geldiğimde oldukça yorgundum ama çıtır ve parlak balıklar beni bekliyordu onları ihmal edemezdim. tavanın dibini az biraz sızmalayıp balıkları sarımsak eşliğinde kısık ateşte pişirmeye bırakıp nane-taze soğan-sızma-domates-salatalık-maydonozdan mütevellit salatayı da yapınca oy oy oyyy diyerek giriştim balığa! sanıyorum son zamanlarda yediğim en lezzetli balıktı bu sardalya. balıksalatadan sonra hürremin entrikaları bile gözümü açık tutmaya yetmedi be blog, en son, annem '' kanepede kaburgaların birbirine geçti handan, yatağına git '' deyince emir almış asker gibi gözümü açmadan yatağıma koştum.

***

kızlar bir sorum var size. şimdiii ben nemlendirici olarak neutrogena ve diadermine  kullanıyorum, ve fakat biliyorum ki artık bir tık daha üst nemlendirici de kullanmalıyım; malum, bakım/minik çizgiler vs. ancakk, her başka marka denemem cildimin verdiği tepkiyle son buluyor.

soru şu? normal/karma bir cildim var / 38 yaşındayım / sigara içiyorum ( çok az da olsa ) ve hem bakım yapacak hem nemlendirecek hem de lütfen yüzümün tepki vermeyeceği bir içerikte olacak nemlendirici bileniniz var mıdır? eskiden bir markayı almaya karar verecek olsak bizim dememize gerek kalmadan minik boyunu denememiz için verirdi satıcı dener öyle kararımızı verirdik. şimdi yok böyle birşey. kızlar ezile büzüle deneme boyu yollamıyor artık firmalar diyordu ilk zamanlar şimdi onlar da kanıksadılar vallaha hiç yok deneme boyu diyorlar, parfümde bile yok! koklamadan parfüm nasıl alacağız, bilen varsa veri gelsin.

***

devam edebilir

aşk!

28 Mart 2012 Çarşamba
fesleğen?
 2 tl abla
 yok yeaaaa! ( ergen dili ve edebiyatı işe yarıyor bazan)
 1 liraya aldım bir destecikcik fesleğeni, ince ince kıyayım ben onları akşama, sonra sızmayla sarımsakla sos yapayım; isteyen ekmeğe sürsün yesin isteyen makarnasına katsın, ha sardalya aldım ben yav, fırına atacağım bir dal koysam tepsiye? denemeli

***

pazar esnafının da alışveriş yaptığı bir esnaf kitlesi var. kim bunlar; kışın sahlep satan amca yazın limonataya çevirir, poşet satan esnaf her daim poşet satar, pidenin yuvarlak ve minik hali diyebileceğimiz cantık satışını da aynı adam yapar senelerdir arabasının arka kısmına yaptırdığı raf sistemiyle sıcak tuttuğu cantıkları. hemen oracıkta yağlı kağıda sardığı cantıkları bıçakla dilimler, biber isteyene pul biberi eker, servis eder. kıymalı; 1.25 kuşbaşılı; 1.50
kaptım bir kuşbaşılı, içi az, kabul, ama eti güzel. kekik de koymuşlar, bir kolum daha olsaydı fotograflayacaktım:))))) yuttum ayaküstü minik pideyi. şimdi çay vakti.

şişttt zoi; bursada pazarlarda kumaş satılmıyor. hele böyle minik semt pazarlarında hiç. belki büyük pazarlarda tekstil esnafı tezgah açıyordur ancak benim semtimde yok. kumaş almayalı senelerrr oldu be zoi'cik; sen söyleyince anısmadım. elbise dikmeye dellenirsem arar bulurum sana da yazarım.

esinlenme, dekolte vs.

27 Mart 2012 Salı
en sevdiğiniz dekolte?

neden dekolte?

sevgiliye dekolte, eşe döpiyes diyen erkekler hangi düşüncede

dekoltesinin eliyle kapatan kadının hissettirdikleri / düşündürdükleri

dekolteyi taşıyabilmek

şişştttt erkekler ne diyorsunuz bu dekolte olayına

güzel şeyler

* tekne sahibi bir arkadaşın olması;) boğazda gezerken, neredesin / oradan alalım seni deyince arkadaşın türk kahvesinin yanındaki lokuma bir bakış atıp, hesabı ödeyip sadece seni almak için kıyıya yaklaşan tekneye binip uzaklaşmak:) balık tutanlar neşe içinde sana el sallarken, kahve içenlerin kıskanç bakışlarını uzaktan bile olsa farketmek.. süper bir deneyim; yaşayın / yaşatın

* istanbulda; '' sen neredeysen ben oradan alayım seni '' diyen arkadaş, cansın sen

* işten çıkıyorum ve oraya geliyorum diyen yakışıklı editör; bir daha gelsen ya sen

* güneşli günler

buenos dias!*

                                                  günaydın

dice kayek, magnum temptation vs.

26 Mart 2012 Pazartesi
ben modacı değilim. bunun için de karşı pastaneye gidip bir magnum temptation bir de magnum badem alıp geldiğimde magnum dondurmalarına güzelleme yapmak durumunda hiç değilim. ancak, dice kayek modacı ve magnum ile işbirliği yaptıklarından ya da magnum'dan iş aldıklarından magnumu çok sevdiklerini söylemek zorunda kalabiliyorlar. oysa yediğimiz dondurma bile değil; sütlü buz. yaaaaa

ve içinde früktoz-glikoz şurubu var diğer birçok şeyin yanında.

reklam sen nelere kadirsin diye geçiyor içimden; paris'te yaşayacaksın, modacı olacaksın, ekonomik gücün daha kaliteli dondurma yemeye yetecek kadar güçlü olacak ama magnum'un glikoz şuruplu dondurmasını öveceksin. cık cık cık ve tabii yazık. eminim pariste gerçek dondurma vardır. ve yine eminim ki dice kayek bundan habersizdir:) modacı olmak / zengin olmak bir gusto sahibi olmak demek olmuyor işte her zaman. onlarca bu düşünceyi destekleyen  cümleler yazabilirim; sıkılmadan keseyim.

dice kayek sonradan modacı nasıl olunur sorusunun yanıtı kardeşler;
 haz tahtı yapmışlar, magnum mini seviyorlar; hem de  modacılar...

* ben modacı olmadığımdan we magnum'un reklamını da yapmadığımdan, gayet rahat koyunun olmadığı yerde abdurrahman çelebi diyebileceğimden bu sütlü buzları yiyorum diye rahat rahat yazarım. magnum temptation bana pek bir tad vermedi, magnum bademi tercih ederim.

benim yazı tarzıma yabancı olanlara edit: tabii ki bir modacı dondurma firmasıyla iş yapabilir. burada bahsedilen, işi yaparken işin dışına çıkıp ''zaten'' o markayı sevdiğini söylemek, bunu röportaj konusu yaparsan, glikoz şuruplu bir mamülü överek böyle çuvallarsın işte.

3 kadın & 3 şehir

3 şehirde 3 kadın plan yapmaya çalışırsa n'olur? açalım; 3 farklı şehirde yaşayan 3 birbirine zerre kadar benzemeyen 3 kadın bir kasabada buluşup bir başka yere gitmeyi kotarabilecekler mi? 

* yanıtlarınızı alayım; sonucunu sonra yazacağım. 

bu 1

*** 

antakya hakkında entry okuyorum; adana/antakya/urfa dolanmak düşüyor aklıma 
kızlarla konuşuyorum; komşu giriyor rüyalarıma 
uyurken carlos;  barça diyorum usulca 

ne olacak benim bu halim? 

ha, ne olacak?

bahar temizliği

iki arada bir derede gardrobumu düzenledim. böyle yazınca gören de ne kadar çok kıyafetim var sanar ama değil anacım, geçen sene doğumgünümde aldığım elbiseyi 1 kez  giymiş olmam ne kadar yanlış bir seçim yaptığımı gösterdi bana; elbiseye baktıkça... tişörtleri katladım, kışlık çorapları el çantamın içine attım, atsan atılmaz satsan satılmaz kolyeleri ayna çivisine, ayna kenarına, yatak başına astım:) fularları, serin geceler için bir iki tanesinden gerisini katlayıp kaldırdım, yok yeni oje moje almak! kırmızı biterse mavi var o da biterse mor... kararlıyım azaltacağım bu çıfıt çarşısını. kitapları ayıklasam bir de ne süper bir iş yapmış olacağım blog biliyor musun? siyah v yaka tişörtü elime bir makas alıp sırtına ince çizikler atarak farklı bir halde giyeceğim bu yaz ve tabii son yazı olacak. sarı tişörte de iki firkete gerek:) yandan yandan firketeleyeceğim; beyaz pantolonla bu sene eskitilecekler listesinde onlar da. esprit tişörtler eskimiyor lan, hala var mı esprit markası onu bile bilmiyorum bak, biri siyah diğeri yeşil 2 tişörtü kaç senedir giyiyorum ben. aslının sevdiği siyah elbise bu sene hayatına plajbikiniüstüelbisesi ile devam edecek ve yazı çıkaracabilecek mi belli değil, hafiflemek istediğim anda ilk atılacak! şimdilik aklıma gelenler bunlar blog. bahar,  atılacak en güzel şey.

***

nasıl bahar temizliği yaparım diyenlere gelsin: evde kimse olmasın öncelikle, kapıyı kilitle perdeyi çek; kıyafetleri giy üstüne bak bir şöyle kendine / elbiseye / eteğe / tişörte, halen daha iyi duruyorsa üzerinde koy gardroba, ağzı yüzü yamulmuşsa at sırt çantasına, uzun yolda eski tişört giyip yol bitince çöpe atmak kadar rahatlatıcı birşey yok. unutma! çorapları ayıkla şimdi, kaçmış-delinmiş olanlar hemen çöpe, diğerlerini kirliye, bir yıkansınlar öyle koy bir çantaya. fularlar ona keza, eskiyen bir tane fularım ama öyle güzel eskidi ki atmak ne kelime öyle kullanmaya bayıldım ama fular tabii bu elbise olsa hımmm olabilirdi aslında. çamaşırlar; eskiyeni çöpe demeyeceğim; tişört eskileri
gibi onları da uzun yolda / tatilde giy & at şeklinde değerlendirebilirsin. hem çanta hafifliyor, hem yolda birşey yıkamak kurutmak zorunda kalmıyorsun. cüzdanda deprem olmaması için en eskileri tabii giy & at kısmına ayırıyoruz:) ona göre. en yumuşak tşörtleri pazar sabahları için ayırabilirsin; şort & tişört her zaman candır. 

ayhh bu ne gevezelik be!

alegre

ara dönem ayakkabım yok benim; çizme / bot sonra hoop yazlık platform topuk (y. nin kulakları çınlasın) ayakkabılarım. akşam, geçen sene indirimden aldığım nine west ayakabıları ayağıma geçirip üstüne de mango / 29.99 luk elbiseyi geçirdim; uuu beybi bu yaz formam belli oldu benim. ( sözlükte olsa / yazar burada benim nine west ayakkabım var demek istiyor diye lafı yapıştırırdı biri; kimse demeden ben diyeyim, indirimden tam anımsamıyorum ama 30 liraya mı ne almıştım bir cevahir avm / indirim talanında!)

***

sarı çanta almaktan vazgeçtim anacım, sarı & yeşil çift tarafını da kullanabildiğim çantaya devam. ( az para harca handan, az)

***

adalarda fayton kaldırılsın mı / akülü araba olsun mu diye bir tartışmadır gidiyor. sürü sepet fikir var ortada; fayton adaların simgesinden, hayvanlara yazık diyenlere kadar. epi topu 2-3 kez gitmişliğim var adaya ve ada bok kokuyor demem için yeterli bu sayı. diğer yandan son gittiğimizde mecali kalmamış ve yere yığılmış atı gördüğümden fayton & at & ada yerine akülü araba mı olur, bisiklet mi olur ne olsursa olsun da atların eziyeti bitsin diyen tarafta olduğumu beyan edeyim. kokusuna çare bulunamıyor, e atlara iyi de bakılmıyor, ne anladım ben bu simgeden? vespa kullansın ada sakinleri. atlara yazık.

***
                                                           ambición

günaydın aşk

su & ateş

***

aynı yüzükten genelde 2 tane var bende; neden derseniz, kızkardeş derim. şimdi her iki yüzük parmağımda da aynı yüzükten var, bir de işaret parmağımda çok severek aldığım gümüş 7 farklı desenin birarada olduğu bir yüzük var.

***

ortaya karışık

25 Mart 2012 Pazar
the hunger games filmini izledim dün, biliyorsunuz. bilmediğiniz kitabından son anda haberdar olduğum; bırakın kitabı, yazarını bile holivud yıldızı sanacak kadar uzağım bu türe. ancak film benim için değişik bir deneyimdi; gelecek / hayatta kalma yarışmalarının gidebileceği son nokta / ölüm & aşk ikilemi vs. sürükleyici bir filmdi. kamera çok hareket ediyor eleştirisini haklı bulmakla beraber, sanırım şiddet sahnelerinde net görüntü vermemek için bilinçli yapılan bir hareketti o. filmden sonra hakkında yazılanları okuyunca kafamda soru işareti kalmadı, kitabını okuyabilir miyim peki? sanmam. bana uzak bir tür.

***

yazıyorsak eleştiriye de açığız; az önce ekşi sözlük'e evlenmemeye güzelleme yazdım; gelen yanıtı buraya alsam yüzünüz kızarır. peki ben ne yaptım? sildim mesajı, mesaj yollayanı da bana ulaşamayacağı bir noktasına yolladım sözlüğün:) o sağ ben selamet. ben evliliğin kötü birşey olduğunu yazarken o da bana bekarlığın kötü olabileceğini kendince yazabilir. bu kadar.


uzun uzun yazıdan iyilik / güzellik / hoşluk / bahar havası / kişilik güzellemesi yazmaya ne yapım müsait ne de bu gerekli birşey. yazıyoruz, okuyan herkes kendince değerlendiriyor okuduğunu; zira, okuyanın  cümlelerin arkaplanını bilmesine olanak yok; olmamalı da.

***

ben, polemik severim, kavgayı daha çok severim. yazılanları okurum, yorumlarım, dalgamı geçerim, buna karşın biri, hele de bir başkası için niye böyle yaptığımı sorgularsa üstelik bunu korkakça yaparsa onu da döverim lafla. ben handan olarak karşımdakine de ismiyle hitap ediyorken birinin -belki kişinin kendisi diyeceğim, ki o zaman durum vahim- gizlenerek savunmaya çalışması bana komik gelmekle beraber ''siber zorbalık'' geliyor.

hayranlığa da dikkat kesilirm ben; hayran bir süre sonra çünkü beklediğini alamazsa hayran olduğundan, bana saldırdığından katmerli saldırabilir hayranlık duyduğu kişiye; bunu iştahla yapar üstelik; hayranlığının bir karşılığı olmasını ister.

ya da daha farklı bir sebebi olabilir hayranlığın; tercihlerin anlatılamazlığı diyelim buna tercihlerinizi açık edemezseniz bir türlü istediğiniz gibi ,geçiriverirsiniz hayranlık kisvesini! yaaaa bak hiç bu gizil hayranlığı böyle düşünmezdiniz değil mi? cümleyi bir tamamlayabilseniz!... çok şey değişecek yaşamınızda ama nerede o cesaret.

bana, küfrettiğim için ''edepsiz'' diyene, gülüyorum. ben ne zaman terbiyeli olduğuma dair bir laf ettim ki, diyorum. sen edepli oldun da n'oldu yavrucum? ben söyleyeyim mi? bak ''maşa'' oldun. iyi mi oldu şimdi bu kadar terbiye? cık, maşa olacağıma edepsiz / küfürbaz biri olurum daha iyi.

***

pazar notu: adsız bir afacan olmayı nasıl yediriyorsunuz kendinize bir anlasam?

adsızafacansustu

tüh! adsızafacanperiseverdensesyok
pazar neşemize devam edelim o zaman kırmızı ocelerimizle bakalım ne var ne yok blog aleminde

günaydın niyetine; adsız afacana isim bulmaca; perisever mesela:)

polemik bazan karşı taraf çok korkak  bir adsız olsa bile...

ben bu adsızafacanavukatı sevdim, böyle bir oehhhh falan yazıyor sanıyorsun arkasından kallavi birşey gelecek; yok. 0

adsızafacanımadbulalımsana
perisever mesela nasıl?

hahayttttt

adsız avukatçıktan yanıt var

avukatçığımız uyanmış, duruma uyanması ise uzun sürecek gibi... bana gıcık oluyormuş; buna ne kadar sevindiğimi bilse böyle birşey söylemezdi eminim. çok sevindim, çok.

devam avukatçık, devam

peri hayranlarını sıkı bağla, benim blogda geziyorlar aman ha!

adsız görevde. periiiiii hayranlarını sıkı bağla, bak benim taraflarda zıplıyorlar bu ara. yanıtını neden yayınlamamışım diye dertlenmiş şimdi de, ayyyy şekerim blog benim blogum neyi istersem onu yayınlarım. peri ile neden uğraşıyormuşum? s-a-n-a-n-e? ha sanane yavrucum?


peri seni mi tuttu onu koruman için? nasıl ki sevgili dalını koca dalını bırakmadan tutması gibi, kafan karışmıştır anlayamazsın sen, bak aç oku, koca dalındayken bir eli öbür eliyle nasıl ''yara izlerini şehvetle sevdiğinden'' bahsetmiş sevgili adayına. adamı düşünüyorum da ulan alnında ya da vücudunda bir yara izi varsa! piiii ekran başında ne hale gelmiştir adam değil mi? sen böyle numaralar bilmediğin için adsız, bu yorumları bırakıyorsun işte, sana da yazık, oku öğren:)))  şimdiki tutamacı sensin belli ki, kolay gelsin, blog dünyasında korumayla gezen periye de helal olsun. hakikaten.

ulan biz sevgiliye siktiri çekince kalıyoruz bir başımıza, hatun akıllı tabii.

adsız / perinin avukatı, kolay gelsin
sana  siktir çekebilirim;  çok dişime göre olmasan da severim böyle kılçıkları;) devam

the hunger games / açlık oyunları

24 Mart 2012 Cumartesi
izlediğim en ilginç filmlerden biriydi the hunger games / açlık oyunları; tavsiye ederim. biraz uzun ama baştan söyleyeyim, aç susuz girmeyin filme, bayılırsınız vallaha

akşam raporu, peri'nin avukatı yanıtını ezber ediyor

adsız ya da peri'nin avukatı diyelim kendisine, almış yanıtını:) ben buradan sildim; o  ezber etti zaten çoktan, rahatladın mı peri'nin avukatı? ahahah

***

kızlarrrrr! 29.99 a mango'da

arayınca bulunuyormuş; mango'da 29.99 tlye elbise var. siyah-mavi-pembe-kırmızı benim gördüğüm renkler, başka renkler de vardır siz bi kurcalayın bakın. 100-150 lira civarında geziniyor sırta takılacak elbiseler, bu 29.99 luklar güzel; sırt dekoltesi yerinde, yaz akşamları giyilesi.

gün şenlikli başladı

ne yapacağıma karar veremediğim için uyuttum kendimi sabah saatlerce... uyandığım halde; bir çocuk gibi masal anlatmasam da çehovdan öykü okuyup uyuttum. sonra birden ne yapacağımı bilir bir halde uyandım, sızmaya deniztuzu-karabiber ekip yumurtaları tavaya, ekmekleri kızarmaya velhasılı kelam kahvaltıyı hazır ettiğimde 1 bardak çayla çok oyalanmadan attım kendimi sokağa. sokağa dediğime bakmayın; boşwerin.

açtım bilgisayarı, blogda 1 yorum denetleme bekliyor;

adsız:
peri'ye mi bu camın arkasından iğnesi? ilginç...

denetledim; yanıtladım:

handan:
adsız ...., derdin benimle mi periyle mi? onu de önce


evet, günümüz şenlendi. 

güne devam.

güzel şeyler

23 Mart 2012 Cuma
cihan kırmızıgül 25 ay sonra tahliye oldu. poşu davası dersem anımsayacaksınız.

sarı çanta zamanı; durum raporu



bahar gelince kahve içme isteğim azalıyor; yaz gelince hiç aramadığım kahve taa kış gelince aklıma düşüyor yeniden. enteresan. 

camın arkasından bakıyorum hayata diye edebiyat yapmayacağımı biliyorsunuz; karşı pastahanede dışarda oturuyor tek başına bir adam, iki kadın ve genç bir çift. yalnız adam sigara içiyor. 

gülümsüyorum

yarım yarım kitaplarım; proust'tan aydın şimşek'e ondan ismail cem'e savrulan bir çizgide okuyorum. bunlar bitince ne okusam? 

saçlarımın boyanması 
yazlık elbise alınması 
çantamın değişmesi 
gerekiyor.
bunları biri benim yerime yapsa:) 

sabah sabah

karacabey kasabasındaki ulucami'de yangın çıkmış; yazık.

ntvmsnbc haber verirken herkese eşit davransa ve adlarını açık etmese; aynen, kendi tanımlarıyla ''Ünlü bir lokantalar zinciri sahibinin, 17 yaşındaki torununun '' ve diğerlerinin ad ve soyadlarının başharflerini yazdığı gibi.

komik bir haber; ''Valiliklere genelge gönderen İçişleri Bakanlığı, milletvekillerine trafik cezası kesilmemesini istedi.'' ntvmsnbc.com.tr 
hangi polis bırak vekili, çocuğuna / yakınına / eşine & dostuna ceza kesebiliyordu ki?!
gülümseyin geçin yoksa sinirlerimiz bozulur..

günün en iyi haberi; rum'lar tapularını almaya başlamışlar. 

Galata Rum İlkokulu 23 yıl sonra iade edildi. Yıllar önce devlet tarafından el konulan Galata Rum İlkokulu’nun tapusu, dün vakıf yetkililerine teslim edildi. ntvmsnbc

kültür zehirlenmesinin böylesi

22 Mart 2012 Perşembe
korupark cinetech sinemaları haftalık programı geldi; ilgimi çeken ne varmış bakalım yeni haftada?

* hunger games / açlık oyunları; sözlükten baktım biraz, kitap oldukça sürükleyiciymiş. ben de filmini izleyeyim.

***

ne sinema ne tiyatro ne de kitap okumak insanları değiştirmiyor. bu nereden çıktı handan derseniz, etrafınıza bir bakın derim; adam / kadın, film diyor, kitap diyor, tiyatro diyor ancak sabah günaydın diyemiyor ya da dememekle kendisini farklı bir yere koyduğunu sanıyor. ya da yüzlerce film izledim ben diyor, en son izlediği filmden konuşurken şu olguyu veyahut şu insanı gördünüz mü filmde diye soruyorum ben, aaa yokk görmemiş! zehirleneceksin kültür alımından ama bakış açında bir farklılık var mı onu söyle bana?:) 
yok, otur. 0

iyilik hali üzerine

nane yapraklarının ferahlatıcı etkisine teslim ettim bünyeyi; böyle, ''bünye'' diyerek hasta olan bir başka şeymiş gibi yapıyorum sanırım, ben değilim hasta olan, bünye yorgun biraz; nanenin kokusu doldu odaya, limon da dilimledim, dışarda yaşam akıyor / bahçeli evin köpekleri havlıyor / ben cam kenarına taşıdığım masamın üstüne vuran güneşe perdemsi birşeyle engel olmaya çalışıp hepsini de kapatamayıp -canım sıkılır- parmaklarımın üstünde oynaşan güneşle bir yandan aydın'ın (şimşek) kitabını okuyor bir yandan çalışıyor öte yandan handanı sağaltmaya çalışıyorum. çok daha iyiyim.

***
kitaptan: jean - claude vareille '' tek anlam devri geçti.'' sayfa 122

mutluluk üzerine

yine üşüttüm, yine çok uyudum kendime gelmek için, yine uyurken mutluluk / mutsuzluk üzerine düşündüm; çorba içtim akşam sonra da kanepeye uzanıp ikidizibirarada izledim, erkenden uyudum; kafamda yine mutluluk / mutsuzluk ve ben düşünceleri dolanırken,
kahve içmedim bu sabah, zeytin, domates, biber, peynir yiyip bünyenin toparlanmasına yardımcı oldum. 38 de bu kadar çabuk yoruluyor ve üşütüyorsam ben 40+ da ne kadar nazik bir bünyeyle uğraşacağımı şimdiden düşünmeye başladım. dinlenmeliyim, bugün de dinlenmeliyim.  mutluluk; tüy gibi bir ruh hali demek benim için; kısa cümlelerle anlaşabildiğim / anlatmaya çalışmadığım kendimi, denize bakar gibi dağda yürür gibi beyninin bir tarafında zaten bilinen bir hareketi yaparmış gibi bir hal mutlu olma hali... aklımdan geçen cümleleri tamamlayıp ona uyma hali mutluluk hali benim için, yarım bıraktığım her cümle kendi yolunu bulmaya çalıştıkça kayboluyor; ben tamamlayacağım cümeleleri artık ve ne diyorsa o cümle onu yapacağım.

şişşşt

20 Mart 2012 Salı
gezi niyetine ilk nereye gideceksiniz?

kendime notlar

sinirlenmemek iyi birşey değil mi blog? sakin kalmak; karşındakinin, kaybetmenin yaşattığı duygularla davrandığını bilip sakin kalmak ve hala tane tane... ayhhhhhh daha fazla devam edemeyeceğim!

:))) sinirlenmedim; diyeceğim bu.

***

orgazmik lezzette bir yemek yedik akşam. heyecanlıydık. 

*** 

trt zamanlarını okurken ismail cem'in bir anısı medyanın pek değişmediğini gösterdi bana bir kez daha, paylaşayım sizinle de sevgili bloğum;

sol görüşlü birinin trt genel müdürü olmasını sindiremeyen sağ partiler ve onların benzerleri medya kuruluşları bir kutlama yemeğine katılan  ismail cem'i yıpratmak amaçlı yemekte sahne alacak olan dansözle  aynı kareye koyup tatava yapmaya niyetlenirler, ismail cem'in yardımcısı rua tezcan bir şekilde bundan haberdar olur ve uyarır ismail cem'i, cem de dansöz sahne alınca arka masalardan birinde oturan haluk şahin'in masasına geçer, muhabiler oraya akın edince rua tezcan, biz bir dolaşsak iyi olacak diye salondan çıkarır ismail cem'i, böylece bu vartayı da atlatıyorlar. magazin hiç değişmemiş dediğinizi duydum sanki. 

*** 

çay saati 
 

can sıkıntılarım

19 Mart 2012 Pazartesi
* newroz kutlamalarına izin vermeyerek olayların sorumlusu olanlar 

* banu güven'e saldıran osman gökçek ve benzerleri 

* 15 yaşındaki çocuğu dövenler 

* gaz bombasıyla ölen için '' astım hastasıydı '' diye açıklama yapanlar 


 *  sessiz kalan / egemen dilde haber veren medya

rüya, beklenen mi beklenmeyen mi bilemediğim mesaj

ikili kanepede uyuyakalmışken, sakallı esmer bir adamın elime dokundurduğu şemsiye ucunu  elimde hissederek / irkilerek uyandım. belki de uyanmadım rüyada uyandım; orasını bilmiyorum. adamın yüzü gözlerimin önünde, tanıdığım biri değil; ancak birine benzetebilirim; esmer, sakallı bir adam, neden şemsiyenin ucuyla elime dokundu bilmiyorum, bir açıklama yapmadı rüyada, uyumaya devam ettim kafamda soru işaretleriyle ancak bir yandan başka sözcükler mırıldanarak...

***

sabah peşpeşe iki mesaj aldım; aklımdan geçen birinden geldi mesajlar. bu kadar. kendime not bu:)

***

kitap fuarını gezerken şöyle bir cümle duydu bu kulaklar:
- almak yok, bi sürü kitap var evde; okuma kitabı
:) çocuğunu çekiştiren bir anneydi bu; e kitap almayacaktın niye getirdin çocuğu demedim, ben de kitap almadım çünkü. aydın'ın hediyesi olan kitaplar vardı elimde çıkarken, neden almadım derseniz, fuar fecii kalabalıktı ve ben sadece arkadaşlarımı görmeye gidiyorum son yıllarda fuara. arkadaşlarımı gördüm mü? gördüm.

***

mesaja yanıt vereceğim.

roj baş

18 Mart 2012 Pazar
newroz we piroz be
(günaydın, newroz kutlu olsun)










mim, galatasaray, cumartesi akşamı

17 Mart 2012 Cumartesi

 judy  mimlemiş; hemen yanıtlıyorum.

1. ölmeden nereyi görmek istiyorum ve neden orası?


ben de bütün dünyayı görmek istiyorum judy gibi, ancak hepiniz barselona takıntımı biliyorsunuzdur sanırım, bu başkentte bir süre yaşamak istiyorum. katalanca'yı ve tapas yapmayı öğrenmek istiyorum barselonada yaşadığım süre içinde, sonra yine gezmeye devam edeyim; yaşamımı tapas yaparak kazanayım dünyanın çeşitli yerlerinde. neden katalan başkenti peki? bunun yanıtını gidince bulacağım; birşeyin beni çektiği muhakkak ve bu beni heyecanlandırıyor en az değişik bir ülkeyi görmek kadar.

2. kış mı? yaz mı?

kış. ben sıcaktan çok rahatsız oluyorum ve soyunmak rahatlatmıyor, kışı seviyorum, v yaka bir kazakla geçirebiliyorum kışı; ve evet fazla üşümem.

3. hiç saçının tamamını boyattın mı? pişman mısın?

he he benim saçlarım senelerdir boyalı; fındık kabuğundan kızıla uzanan bir renk skalasında hem de, 40 yaşımda radikal bir değişiklik yapacak ve kızıldan başka bir renge boyayacağım. kırmızı değil yok onu hem renk hem gölge olarak çok kullandım. daha radikal bir renk olacak.

4. bloğumda en çok ne tarz konular görmek isterdin?

vallaha ben kimseye şöyle yaz böyle yaz demem de bazan oya kayacan'dan tarif / fikir isterim mevsim balığı olur, sos olur, kahvaltılık birşey olur. derdim yemek ve değişik yer yani başka bi nane değil.

5. yaptığın en çılgınca şey neydi?

cık, bunun esas olanını yazmayayım. ancak tek gidiş biletiyle avrupaya gitmek çılgınlıkmış geri dönüş bileti alırken anladım.

6. en sevdiğin tatlı?

fıstıklı dondurma orgazmik bir tad benim için. fıstıklı, dondurmalı, çukulatalı bütün tatlılar damağımı şenlendirir.

7. hiç bıkmadan kullanabileceğin oje rengi?

ben rakam tutamam aklımda, kırmızı oje vazgeçilmezimdir kırmızı rujla beraber.

8. hayvanları sever misin? evde beslemeyi istedin mi hiç?

bayılırım lan! evde değil de merdivenlerde kedi baktık, arada içeri alıp seviyor sonra hoop dışarı yolluyorduk. sonra bizi terkettiler...

9. düzenli olarak takip ettiğin bir dergi var mı? varsa hangisi?

düzenli hiç 1 şeyim yoktur benim; kitapçıya giderim dergi kapaklarından konulara bakarım hangisi ilgimi çekerse onu alırım.

10. sence türkiyede en yaşanılası şehir neresi? neden?

bence türkiyede artık yaşanacak şehir yok; yaşanacak semt / semtler var. istanbulda da böyle bu izmirde de yaşadığım bursada da.

11. insanların sende gördüğü, dile getirdiği en iyi ve en kötü özelliğin nedir?

:) insanları çok hakkımda konuşturmam! arkamdan konuşulanları da duysam bile oralı olmam. işyerinde oda arkadaşımın söylediğini yazayım;
çocuk handan var, olgun handan var bir de korkulan handan var
dondurma yerken öğle yemeği yerine ben, çocuk handan oluyorum arkadaşımın gözünde, olgun handan konulara getirdiğim yorumlar,
korkulan handan; sanırım bir kamu çalışanına göre siyaset konularında yaptığım sert yorum ve saptamalar, katıldığım eylemlerden dolayı da korkulan biri oldum çıktım. halbuki 1 mayısa katılmak neden korkutur insanları anlamıyorum ben. annem ise bana, '' 9 kilo sarımsak yenir sen yenmezsin'' der kızınca. pek iyi biri olduğum söylenemez, tanıdıkça sert taraflarımı kabullenebiliyor arkadaşlarım. keyfim yerindeyse ortamı ele geçirir ve eğlenirim canım istemezse de hiç karışmam ortama. enerjisi yüksek biri olmam, yorulmamam kolay kolay, mızırdanmamam söylenen iyi taraflarım. ha bir  de yok yok bunu yazmayayım:) eski sevgilinin dediği bir söz vardı da;)

judy teşekkürler

hilton bursa

gezdim gördüm; gayet güzel olmuş hilton bursa, bir de bursada deniz olsaydı var ya! fiyuvvvvv 19. katın ( şu anda olduğum kat) manzarası muhteşem olurdu.

fiyatlardan bahsedeyim biraz;

* malt viski
talisker: 27

* rakı
yeni rakı: 16

* kahve
türk kahvesi: 8 

kitap fuarından sonra dinlenmek için en iyi yer, benden söylemesi.

teşekkür: hilton bursa personeline.

günün özeti; bursa kitap fuarı

alışkanlıktan olsa gerek fuara gitmeden geçirmiyoruz seneyi; karşılaştığım arkadaşlarım da aynı şeyi dillendirince bize hitap eden çok yayınevi / yazar olmasa da... gitmekten zevk aldığımız bir yer hala kitap fuarı.  

yürüyüşten geldiğimde adamakıllı terlemiştim; bahar geldi, n'aberrrrr!

duştan çıktım, tam buğday ekmeği ve beyaz peynirle tost yaptım kendime, çay kahve derken işte fuardayım.


aydın'ın ( şimşek) tabiriyle 1500 yıllık arkadaşımı gördüm işte; seneler geçtikçe gençleşiyor mu ne? aydın hakikaten gençleşmiş. sordum sebebini; çalışmak dedi.

yaratıcı yazarlık ve deneysel düşünme / aydın şimşek
susmalar kitabı / aydın şimşek

kitaplarını imzalatıp aydın'a,  seneye görüşmek üzere diye ayrıldım oradan.

kim vardı tanıdık başka? sevgili cezmi ersöz vardı. okurları biraz yalnız mı bırakmıştı cezmi'yi...

çok çocuk vardı fuarda, çok. eh bu da benim için erken ayrılmak demek fuardan; uzun zamandır söyleşilere katılmakta zevk vermiyor diyecekken yarın yekta kopan söyleşinine gitmeyi düşündüğüm geldi aklıma, demedim.

fuardan izlenimler şimdlik bu kadar

günaydın aşk

16 Mart 2012 Cuma
günaydın

taktik; yasakla / katılanları tutukla!

15 Mart 2012 Perşembe
önce newroz kutlamasını yasakla 
sonra 
katılanları tutukla 
yok yaaaaa!

'' başka dilde aşk '' *

dün, ses sistemi berbattan öte bir toplantıya katılmak zorunda kaldım. organizasyondan, küçük parmağımla yapsam bile daha iyisini kotarabileceğimden, hiç bahsetmeyeyim. herkes gibi benim de başım ağrır böyle ortamlarda; ne kadar kendimi soyutlamayı öğrensem de eh bir yerden sonra bünye isyan bayrağını çekiyor. toplantı bitti, bir bardak çay içip biraz dinlendikten sonra otla bünyeyi şenlendirmek gerek diye pazara yollandım. torbamda neler var? ıspanak, taze sarımsak, taze soğan, maydonoz hohoytt ne  otlu omlet yaparım ben bunlarla ama dur bir de maden suyu içeyim ben bahçede, sonra.

son uzo şişesi ( memooooo ) 
yeşillikler sirkeli suya 
bi yudum uzo 
otlar süzgece 
bi nefes sigara & bi yudum uzo 
mutfak masasında kitap okumak ne güzel birşey; haluk şahin trt'ye yön veren ekipten bugüne kalan isimlerden, mehmet barlas ha keza 
sızmada kavrulsun taze soğanlar, sarımsaklar, sapıyla maydonozlar, o arada bir domates krem peynir-karabiber ve tuz karıştır handan hoppp tavaya 
1 yudum uzo 
uzo da bitiyor, komşuya gitmeli;) 
omleti havada döndüremiyorum ben, bir tencere kapağı yardımıyla ters yüz edip az biraz daha pişirip kapatıyorum altını. mmmmm 
ne yazacaktım ben, 
iyiyim. hem de çok iyiyim; memleketin haline öfkelendiğim / üzüldüğüm / ne yapabilirim sorusunun yanıtını alamadığım zamanlar dışında iyiyim. bu memlekette ancak bu kadar iyi olunabiliniyor. başka bir dil girdi beynimin kıvrımlarına; çözmeye çalıştıkça aşk'a / aşk'la kıvranıyorum!

* ilksen başarır'ın ilk filminin adı. yazının merkezindeki duyguya çok uyuyordu.

tolga çevik ve bkm bursa korupark sinemalarında seyirciyle buluşuyor

14 Mart 2012 Çarşamba
15 Mart Perşembe günü (bugün) Cinetech Korupark Sinemalarında “SEN KİMSİN?” filminin 14:40 seansında, Tolga ÇEVİK ve BKM ekibiyle söyleşiye katılmak ve birlikte filmi izlemek için biletlerinizi almayı unutmayın. 

datça & ispanya

sinemada dikiş tutturamayacağımı anlamıştım; bakınıyordum etrafa ne yapayım ne edeyim derken bir alttaki yazı çıktı işte elimden. ne yapıyorum / bilmiyorum. kitapçının ruhumu sağaltacağını biliyormuş gibi ayaklarım sürükledi beni oraya. ayın son günü oysa, hesap bilmeyen handanın pek parası yok ama olsun kitap için her zaman para vardır. ismail cem trt genel müdürlüğü yaptığı 500 günü yazmış, e süper, ben okurum bunu. bir de siyaset / köşe  yazılarını kitaplaştırmış bunu da okurum ben, şimdi kendimi bir şezlongta hayal ediyorum; elimde tuğla boyutlarında bir kitap, yanımdaki sehpada bir bardak beyaz şarap & meyve, beyaz bikini ve yanık tenimle yavaş devinimlerle okuyor / uyuyor / uyanıyor / meyve yiyor / okuyor akşamı ediyorum; akşam ince askılı mini bir elbiseyle deniz kenarındaki masaya kuruluyor şarap ve balıkla devam ediyorum güne; sabaha kavuşunca... yine aynı şezlong yine kitaplar yine güneş yine gülümseme yüzümde... yer? datça? olmadı ispanya.

ne yapıyorsunuz?

13 Mart 2012 Salı
ne yapıyorum ben diye sık sık sorar mısınız kendinize?
ne yanıt alırsınız?

mesela;

ne yapıyorum ben?
ne bileyim yahu!

günlerden; utanç

yazıyoruz bugünü;

13 mart salı 2012 - UTANÇ GÜNÜ 

diye. 

zamanaşımına İNAT

unutmayacağız.

375 gün oynanan tiyatro

 ahmet şık, nedim şener, coşkun musluk, muhammet sait çakır tahliye edildiler ve 375 gün süren tutukluluk adlı oyun gösterimden kaldırıldı. sırada hangi gösterim var?

ahmet şık ve nedim şener'in adıyla sanıyla yazılıp muhammet sait çakır'ı m. çakır, coşkun musluk'u da c. musluk yazan tv kanallarını başta cnn türk olmak üzere bir kenara yazdım; unutmamak için. 2 gazetecinin adını soyadını yazıp diğerlerinin sadece adının baş harfini yazan zihniyeti de kınıyorum en az tutukluluk / mahkeme oyununu oynayanları kınadığım kadar. 

***

hiç tadı yok

12 Mart 2012 Pazartesi
bursa kitap fuarının
en son içtiğim çayın 
kızıla boyalı saçlarımın 



şiştt! fırsat sitelerinden niye alışveriş yaparsınız bir deyin bakalım hele

yav allasen o kadar mı az zamanınız var da fırsat sitelerinden bilmeden / görmeden alışveriş yapıyorsunuz?

yahu, hostelde bile kalacak olsan adam anahtarı veriyor, gidiyor odaya bakıyorsun nedir bu 5 yıldızlı yok 4 yıldızlı otelleri fırsat sitelerinden aman da aman indirimli diye satın alıp sonra hayal kırıklığına uğramalar anlamadım gitti. sözlük'te okudum şimdi şikayetin bini bir para, şikayet etsinler alsınlar paralarını; adını sanını duymadığın otel / restoran / bar ne hizmet verecek sana? büyük otel ve şirketleri anlıyorum; ölü zamanları canlandırmak için veriyorlar fırsat sitelerine normal fiyatlarından daha uygun bir fiyat, e küçük, kıyıda köşede kalmış yerlere nasıl güvenip alıyorsunuz. ben hiç pera palas'ın fırsat sitesine düştüğünü görmedim, siz gördünüz mü? 

cem yılmaz'dan geldi aklıma pera palas, güzel otel odaları da servisi de güzel ancak müşteriye pek güvenmiyorlar; resepsiyonda çok bekliyorsunuz kayıt yapılırken, bir miktar nakit ''rehin'' alıyorlar onların dilinde ne diyorlardı unuttum vallaha, ayrılırken de çok bekletiyorlar, mini bar kontrol ediliyor eminim o ara yukarda. 1000 tl yaklaşık ödeyen insanların içtikleri içkiyi söylemeyeceğini düşünmek ayıp, söylemeyen de var mıdır? vardır ama ona da başka yöntem bulun, mesela dokunmatik yapın mini barı ama ayrılırken bekletmeyin resepsiyonda diye buradan uyarımı da yapayım. hadi kalın aşkla

kanmayın fırsat sitelerinin eciş bücüş yerleri allayıp pullamasına yahu

eve giren her erkek sevgilimiz midir, sevgili devlet?

hızla yağıyor yağmur; acelesi varmış gibi. alarm çalmadan uyanıyorum; mmm uykumu almışım demek ki. egzersiz yapıyorum yataktan çıkmadan; benden yaklaşık 10 yaş büyük bir kadın arkadaşımın tavsiyesi; egzersiz yap handan, 40-45 ten sonra eklemlerinde ağrı istemiyorsan. yapıyorum, yapmaz mıyım hiç. haftasonu sabahları yürüyorum bile. 1 tur yürüyüş sonrası semt içinde yürüyüş; gazete molası...

***

sosyal güvencesi olmayan eşinden boşanmış kadınlara sevgilisi olmaması koşuluyla ayda 250 tl verecekmiş sevgili devlet; sevgilisi olursa? kesecek 250 tl yardımı. insanın ilk aklına gelen alsın başına çalsın 250 lirayı oluyor değil mi? değil, gelse de olmamalı işte. ne demek sevgilisi olana değin? kadın mutlaka bir erkekle yaşamalı demenin başka bir söyleniş şekli bu, bunu geçelim. erkek kadına bakar diyor devlet / erkeklerse öldürüyor kadınları! vahim noktalardan biri bu. bir diğeri esprili gibi gelse de, devlet, sevgili arama / tespit etme timi mi kuracak nedir yani? mahalledeki yalnız yaşayan kadının evine girip çıkanı muhtardan mı soracak komşuları mı muhbir eyleyecek devlet? kadının evine giren her erkek potansiyel sevgili olacak bu durumda; tamirci, boyacı, doktor, arkadaş... kadının lezbiyen olması en temizi!? devlet güzel güzel ödeyecek 250 tlyi. neresinden baksan erkek / üst / egemen bakışı açıkça görülebilecek bir uygulama; kabinedeki bakanları geçtim karşı çıkan vekil olmuş mudur bu maddeye? bilen varsa bana da yazsın lütfen. 

nedir bu muhafazakar / milliyetçi / errkek söyleminden çektiğimiz? 

kahve molası 

ortasınıfgülleriveyarmalarının çocukları

9 Mart 2012 Cuma
orta sınıftan bir sezen aksu çıkmaz. 
birkaç gündür zihnimde dönüp duruyor yukardaki cümle. orta sınıf çocuğunun doktor olmasını ister, mühendis olmasını ister, amaaa şarkı söylemesini zinhar istemez! söyleyecekse de hobi olarak söylesin önce mühendis olsun bi zahmet; sonra saz mı çalacak caz mı söyleyecek ona bakarız. 

orta sınıf bir alt sınıfına, kapıcılık yapanına falan böyle bir üst bakış atar ama attığı bakışla kalır, kapıcının oğlu türkü söylemek istiyorsa ne yapar eder söyler, bizim çocukluğundayapamadıklarınıçocuğunayaptıran orta sınıfımın gülleri çocuğu piyano kursuna gönderirken öteki türküsünü söyler atı alan üsküdarı geçer. 

üst sınıf zaten bu ortasınıfgüllerveyarmalarının doğurduğu çocukları çalıştırır fabrikasında-işletmesinde. ortasınıfgüllerveyarmalar çocuklarını burjuvaziye gelin/damat olma hayalleriyle yetiştirirler; itiraf etmek istemeseler de gizil arzuları budur. ancak işte o ortasınıfhali de buna çok izin vermez. burjuva kendi arasında evlenir, diğeri masallarda yaşanır. 

kahve molası 

yine ayşe arman

8 Mart 2012 Perşembe
bugünkü medya turunda ayşe arman takıldı yine ağıma; patron övmenin bile sınırlarını zorlayan bir yazı kaleme almış arman bugün. birlikte çalıştığı -fotoğrafçı- bir adam hasta olmuş, hastane masraflarını düşünmekten ve sormaktan helak olmuş genç adam, 1.500 liraya yakın bir masraf çıkmış, adamcağız zor ödemiş, sonra da oturmuş mehmet ali aydınlar'a durumu anlatan bir mail yazmış. yazının bundan sonrası patron övmenin sınırlarının kalktığı bir mecra. aman da aman mehmet ali aydınlar hemen geri dönmüş de ertesi gün adam hastaneye çağrılıp parasının bir kısmı '' yanlışlık oldu'' diye geri verilmiş de... de da de da mantıksızlıklar silsilesi burada başlıyor zaten 
tek tek tek gidelim 
fatura karşılığı para alındıysa açık vermez mi hastane muhasebesi? 
patron ricası diye iptal çekilecek sanırım faturalar -geçelim-
fotoğrafçı genç adam mailinde ''ben ayşe arman'la çalışıyorum.'' diye yazmadıysa ben de birşey bilmiyorum! e mehmet ali aydınlar da eline gelen bu topu ayşe arman'ın yazacağını bildiğinden hopp takmış doksana, yani maile yanıt vermiş, o adam mesela benimle çalışan biri olsaydı n'olurdu? hehe, yanıtlarlarsa, yazarım.
ayşe arman sağlık konusunu böyle parton övme köşesine çevirdiği için hiç mi rahatsız olmadı? 
a. arman bir insanın tedavisi sürerken bir yandan ne kadar tutacak diye kıvrandığını ve defalarca sorduğunu yazarken hiç mi rahatsız olmadı? 
patron överken? 
sağlık hizmetleri ücretsiz olsun demesini beklemiyoruz ayşe arman'dan tabii o kadar uzun boylu değil, biraz övgüsünün derecesini düşürmeyi beklemekte mi hata, onu düşünüyorum ben sabahtan bu yana.

can sıkıntısı, pınar selek ve dahası

7 Mart 2012 Çarşamba
pınar selek'in durumu

ne yazsam
nasıl yazsam
pınar selek'e reva görülenler
bir zamanlar arkadaş olduğumuz bir kadın sormuştu;
- neden pınar selek?
diye...

ben de, sanıyorum pınar selek beyaz türk olarak algılanıyor ve beyaz türk de olsanız bir takım çevrelerle yakınlık kurarsanız.... diye açıklamaya çalışmıştım. halen daha ve daha fazlasını düşünüyorum.

pınar selek' i kızkardeşim gibi görüyorum diye de eklemek istiyorum.

cihangir meselesi ve tabii dedikodusu

6 Mart 2012 Salı
cengiz semercioğlu bugünkü yazısında gülse birsel'in dizisinden (yalan dünya) sonra cihangir semtini bildiğin turistik gezi gibi gezenlerin çoğaldığından ve yaz gelince semtin cafelerinde / bahçelerinde oturacak yer kalmayacağından endişe ettiğini yazmış; ''cihangir, yandı, bitti kül oldu!'' diye başladığı yazıyı da, aman '' ay dışarıdan insanlar geldi semtimiz bozuldu.'' diyecek kadar sersemlemediğini yazsa da alttan alta bir semtimiz elden gitti / gidiyor duygusu yaşadığını ekrandan okurken bile yazıyı hissetmek mümkün. cengiz semercioğlu'nun bunu yazması bile zaten bir halin dikkatini çektiğine işaret. neyse, biz semte bakalım. 

cihangire niçin gidiyor insanlar sorusunun yanıtı ben bilemem, ben niçin gidiyorum, onu yanıtlayabilirim ancak. bilinenin aksine ya da görünenin aksine kalabalıkları sevmiyorum; bakınız hafta içi dışarı çıkıp haftasonu evinde oturan insan; handan. istiklal caddesini sabah ne kadar erken gezersem o kadar keyif alıyorum ki bilenler bilir 1 mayıs sabahı 05.30 - 06.00 civarında turladığım vakidir! çiçek pasajının kapalı kapısını kaçınız gördü bakim?:))) hah işte o sabah gezisinden sonra özellikle cumaysa günlerden öğleden sonra cadde nasıl oluyor biliyorsunuz; yazmayayım. işte o an benim için hava belirleyici;

bol güneşli = boğaz hattı 
yağmur / kış / kar / soğuk = cihangir 

ahaha bir de benim yakışıklı editörüm cihangirde oturuyor! yazdığımı duysa kızar ama duyana kadar kalsın burada. eskiden savoy'dan kurabiye olmadı simit tost alıp inerdim firuzağa'da çay içmeye sonra nedense savoy'dan soğudum... bilmiyorum sebebini. birkaç arkadaşım da editörüm gibi ya cihangirde yaşıyor ya da çalışıyor, onlara merhaba diye diye tek tek içerekten çay - kahve- mojito diyerekten akşamı ediyoruz. 

gelelim semtin durumuna; o dizi için gelenler olmasa kafeler bir bir kapanır ben yazayım buradan; 

white mill hafta içi bomboş mesela, biz türkçe pop yapmayacağız diye yola çıktı 3 kafadar ama olmadı; çarşamba geceleri türkçe pop / eller havaya başladı bile. 

kahvedan'ın minderleri güzeldi; geçen sene başka bardan elimizde bardaklarla çıkıp gittiğimiz  halde güler yüzle karşılamaları kalmış aklımda; orada da içtik yahu:) ama, yok oturmayın elinizde başka bardan aldığınız içkilerle deseydi barmen hakkında iyi şeyler yazmayacaktım muhtemelen, olmadı gitmezdim bir daha. 

meyra benim için leyla iken çok eğlenceliydi. böyle düşünmemde o zaman yöneticiliğini yapan şükrü beyin katkısı büyük, şimdi o kadar popüler değil meyra

charlotte de şükrü beyden sonra düşüşe geçen mekanlardan; dar bir koridor olan mekanın bütün numarası zaten dışardaki masalarıydı, e onlar da kalktı. içeride insanları tutacak bir şükrü bey yönetimi / güler yüzü / işletmeciliği de kalmadı. en son doğumgünümde gitmiştim, hesap edin.

firuzağa da çay 1.50 white mill de 2.50; tabii ki gazetesini kalabalık ve trafik gürültüsünde okumak istemeyenler white mill'in bahçesine sığınacak; sessiz konuşarak:)))))) unutmadım o lolipopları, hala asılılar üstelik.

aynı yoğunluk, ünlü görmek için olmasa bile ben oraya gittim demek için bebekte de yaşanıyor, ahmet hakan görmek isteyenler de nişantaşına akıyor:) normal bunlar. 

demem o ki, semte gelen yabancılar cafelerin baş tacı etmeleri gereken müşteriler, nejat işler neşat işler, nereye kadar içer? bir nejat, 2 oyuncu adisyonu yetmez kafelerin kirasına müşteri olarak. 

kafe kafe gezen müşteri iyidir. bakmayın siz yazılanlara, yok ünlü görmek için yok dizi için gelenlere diye çemkirenlere! 

ha ben mi, ben bursada yaşıyorum yahu! bunlar gide gele yaptığım gözlemler. biz semt pastanemizde 3 uzun espresso içiyoruz, 5 tl alıyor mekan sahibi:) istanbul fiyatları fecii yani aklınızda olsun.

''enteller ile tassak gecmeye basladim, gerçi bayragi diziler aldi.'' angutyus

5 Mart 2012 Pazartesi
 
                                    angutyus 
                       ilk kitap çıktı; ne hissettin? 

 kitap çıksın, yazar olayım gibi beklentilerim hiçbir zaman olmadi.. öyle bir iddiam halen yok.. derdim cok başkaydi benim.. derdimi anlatmak zordu.. bir hayat paylastigim insanlara onlarin yasamlarının da benden pek farkı yoktu.. son üç senedir internet ve sanal sözlükler ile dertleşmeye başladim.. buralara kadar geldi... yazmaktan, kendi doğrularımı dayamaktan, karsimdaki insanlari küçümseyerek kendimi çok görmüş, geçirmiş, aşmıs bir denyo olmaktansa.. dertleşmeyi ve doğrusu, yanlışı, eksiklerim ile kendi gözümden kendimi sorgulamayı ögrendim en basta...
sonra... teklifler geldi.. önceleri biraz ürkütücü olsa da.. sonra cazip geldi.. bir taraftan da.. orta okul mezunu, imla hatalarının dibine vuran ve edebiyat ile hiç alakasi olmayan bir adam olarak.. benim yazdiklarim dikkat çekebiliyorsa.. yazar olarak bir yere gelmeye çalisan onlarca insana bir örnek de olabilir diye düşündüm.. iyi de oldu..
ilk baskida bana gönderdikleri zaman ya da en cok satanlar listesinde gördüğüm zaman.. kocaman kitap evlerinin raflarinda rasladigim zaman çok güzel bir duygu.. inkar edemem.. yazmaya merakli her insanin yaşamasini isterim o duyguyu.. ellerim titredi doğrusunu söylemek gerekirse..
kitabımı alip sahile gidip okudum..
gözüme batan, keşke bunu böyle yazsaydım ya da burası eksik kalmış dediğim yerler oldu.. bu cümleleri hangi kafa ile yaratmışım dedigim yerler de oldu..
 
sonra atladın imzaya fuara gittin; ne oldu / ne yaşadın / o akşam uyurken yalnız mıydın?

gitmek istememiştim aslinda.. ürkütücü gelmişti.. çekindim biraz.. utandım.. evet utandım.. aslinda oldukca arsiz, geveze bir adamim ama imza, kitap fuari.. epey kasılmıştım..
sağ olsunlar yalnız bırakmadılar.. cem mumcu, onur gökşen ve aras öztürk ile beraberdik.. korktugum gibi olmadı.. piril piril genc insanlar, hak ettigimden fazla ilgi ve alaka oldu.. çok güzel insanlar ile tanıştım..
aynı gün döndüm.. istanbul bana agır geliyor.. zor memleket.. hem iş güç var..


vay be! ben neymişim beee dedin mi?

yooo.. demedim.. yaşarken götüm kalkmadi ki yazarken kalksın.. hazmederim.. hazım yeteneğim iyi gelişmistir.. ama inkar da etmem güzel bir ani olarak kalacak bu kitap ve getirileri.. bu saatten sonra heykel traş da olsam, ne bileyim başka bir kulvar olsa.. pek şaşırtmaz.. bir ömür böyle geçti benim hayatim; hiç ummadiğim anlarda hic ummadiğim yerlerde oldum.. sürpriz gelmiyor artik hiç bir sey.. yazarlık, kitap da öyle oldu.. geçmişe fazla takılan, geçmişi ile yasayan ya da hep gelecegi düşünen  bir adam değilim.. bugünüm önemli benim için..
bugünlerde iyi gidiyor bakalım.. yarina allah kerim..

 kitabı okuyup aaaaa bu benim / neden beni yazdın diye arayan kadın  arkadaşların oldu mu? ne dedin onlar arayınca? 

ilk kitabimın aslında kadinlar ile apaçilikler ile bir alakası yok. çocukluk günlerim ağırlıkta. 80'lerde 90'larda çocukluk kimine göre baris manco, kara simsek, atari, ilk ışıklı ayakkabılardı  benim çocukluğum. çocuk olmak gibi bir lüksüm olmadi.. 14 yasinda düştüm ben ekmek peşine; çocukluğumun en guzel hatiralar pavyonlarda hesap vermeyen adamların kafasında kül tablası kırmak ile 3 film devamli prno sinemaları, kafami yardirmak ile sınırlı kaldı. yaşanması gerektiği gibi bir çocukluk yaşadım ben.. yollarda, sokaklarda.. dogru ya da yanlıştı.. ama benim seçimimdi.. ben seçtim kendi yolumu.. kimsenin (annem, babam dahil) benim üzerime gelecek planlari kurmasina izin vermedim yalnizca.. ilk kitap agirlik olarak bunlari anlatiyor.. hoopp.. su kadini yala.d,im, bu kadini yidim degil.. 80'lere ve 90'lara arka sokaklarin, en dip penceresinden baktim sadece. güzel günlerdi ama.. bir şansim olsa o günleri yine yaşamak isterdim..
 
 ''entel kadın'' diyorsun sıkça; ne demek entel kadın

enteller ile tassak gecmeye basladim.. gerçi bayragi diziler aldi.. pavyon, enteller ile dalga geçmek falan oldukça popüler son zamanlarda.. entel dedigimiz adamlar paris'de kahvaltı yapip ulke insanının dertlerine derman olduklarini sanan tipler.. gelişmis toplumlar züppe der.. biz entellektuel diyoruz.. samimiyet yok.. bu sadece ünlü  simalar icin degil.. birçok sözlük yazarı, sokaktaki tipler, okul kantininde bulunan kıl yün adamlar, kadınlar.. kendileri ile çelisen adamlardan nefret ediyorum ben.. ter kokan bir emekçi otobüste yanlarına otursa hayattan soguyacak adamlar halklarin kardeşliğinden bahsediyor. saçma sapan işler..
 
 uzun bir gemi seyahatine çıkmak ister misin şimdilerde, çalışan olarak değil bir yazar olarak.

yok aman diyeyim.. otobüs, uçak, terminal, havaalanı, yol görmek istemiyorum. en son otobüse bineli kaç zaman oldu hatırlamiyorum bile. yürüyorum.. deli gibi yürüyorum sadece. artık yollara düşmek, seyahat etmek istemiyorum.. yoruldum yeni yerler görmekten.. yeni insanlar tanimaktan, yeni düzenlere ayak uydurmaktan cidden yoruldum; rahatim boyle. gemi seyahati falan istemem..
  
alanyada nasıl geçiyor yaşam
 
eglenceli, cok keyifli bir isyerimiz var.. kardeşim ile beraberiz.. onun hayatı benden de roman.. 12 sene kadar.. iran, irak, hindistan, pakistan, türkiye, rusya vs.  ülkeleri karış karış gezdi.. en sonunda buluştuk.. beraber çalışıyoruz. tanıyanlar, yanıma bir bardak çayımı içmeye gelenler bilir.. eglenceli, pek dünya dertlerini umursamayan tipleriz.

 kışın  bir paket sigara parası bulamadiğimiz günler cok.. sefillik diz boyu.. kepazelik yani.. elektrik kesilir, internet kesilir, icralar gelir.. mart 15 dedikten sonra işlerimiz açilir.. krallar gibi oluruz.. tam bir çingene hayatı işte.. pek para pul ile işimiz olmuyor. birikim falan hak getire.. olunca zaten harcıyoruz. işimiz yüzünden neredeyse haftanın 7 günü bar,gece kulüplerindeyiz.. kafamiza gore açarız dükkanı kafamiza gore kapatiriz. kendi işyerimiz. kafa dengi adamdir bizim birader. ev ile işyeri yürüyerek 15 dakika. işyerimiz denize 100 mt. ineriz sahile yüzeriz, içeriz... alanya'da günler böyle geçiyor;  dört ay aç sefil.. geriye kalan sekiz ay babalar gibi tatil modu..

yukardaki paragrafı okurken ''bizim bukowski'miz de angutyus'' dedim içimden 

kitap çıktıktan sonra bu popülerlikle kadınların sana bakışında değişiklik oldu mu, hissettin mi böyle birşey; kadınları nasıl seviyor angutyus? yemek yapıyorsun biliyorum tavlamak istediğin zaman; başka? 

 hayir olmadi olamaz da. benim sanal ortamlardan en son beklentim bir kadın ile tanışmak.. sözlüklerde ya da twitter'da onlarca mesajlastigim, derdini dinlediğim ya da öğrenmek istediklerini cevapladigim onlarca kadın oldu. hiçbiri ile en ufak bir beklentim ya da talebim olmamiştir olamaz da. sanal ortamlar benim icin kadın kovalamak icin başvuracağim en son mecra..
kitap ya da yazdıklarım ile hiçbir kadını etkilemek gibi bir derdim olmadi. zaten cizdigim profil öyle bir kadinin hayallerini süsleyen, bir gelecek düşünülebilecek, sevip sarmalayacak bir adam profili degil. aklı başında bir kadın için ürkütücü bir adam olduğum da söylenebilir, kim ne yapsin beni?
 
 yemek yapma konusu kadınları etkilemek icin degil zaten bulgur pilavı, semizotu, tarhana çorbası, kuru fasulye tarifi veriyorum. bana gelene kadar evinde suşi yaptiğini iddia eden adamlar var. yemek yapmak beni rahatlatan kafamı dağıtan yegane keyfim; kadınları etkilemek için yemek yapmam, meslek olarak da çok sevdim, bir hobi degil bir yaşam biçimi benim icin mutfak..
 
kadinlari seviyorum; beni uzaktan sevdikleri ve ilişkimize bir isim koymadiklari sürece.. cep telefonu , msn, facebook, mesajlasma kullanmıyorum, ilişkimde en nefret ettiğim ve sevmedigim üçüncü sahıslardır. benim ile birlikte olan kadin, arkadaşlarini, cep telefonunu, facebook profilini bir tarafa koydugunda, bana hesap sormadığnda, benim özel alanıma girmediğinde, benim üzerime planlar kurmadığında, sadece birlikte olduğumuz anlarda tadını çıkardığında, oldukça düzgün giden ilişkilerim olur..
 
 o kendi hayatini yasayacak, kendi arkadaşlari ile görüşecek, kendi isine yoğunlaşacak, ben kendi hayatimi devam ettireceğim; böyle ilişkiler daha sağlıklı ve güvenli..
 
benim kadin tavlama gibi bir takıntım yok, olmadi da.. a.m,s,alak bir adam degilim. tek numaram, insanlar ile yüzyüze tanışabileceğim işleri tercih etmek; yani günde yüz kişi ile tanışıyorum; bir ofis odasinda, bordrolu, mesaisi olan bir işte çalişan bir adamin karsi cins ile tanışmak, kaynaşmak için hafta sonunu beklemesi ya da internette her gece sabahlamasi gerekirken benim işlerimde tanışmak istediğimiz kişiler ayağimiza gelir; bahane yaratmaya ihtiyacimiz olmaz.yoksa, kadin tavlanmaz; tencere, tava tavlanir.

*** 

angutyus'a bir kez daha teşekkürler. 

angutyus, entel kadın diyor bu aralar sıkça; entel kadın ne demek diye sordum

4 Mart 2012 Pazar
çok oldu değil mi ben röportaj yapmayalı? evet.

angutyus röportajı ile sahalara dönüyorum.k itabının satışları gayet iyi gidiyor angutyus'un, ikinci kitabın hazırlığının haberini buradan vermiş olayım. yine kadınlardan, şehirlerden, kitaplardan konuşacağız angutyus'la; çok yakında burada.

bursa'dan bulgaristan'a

evimden bulgaristana gitmek türkiyenin herhangi bir yerine gitmekten daha kolay; yaşadığım semtten bulgaristanın muhtelif şehirlerine otobüs kallkıyor:) 23 nisan tatilini, 4 gün izinle 9 güne uzatmak mümkün; 2 günü yol / yorgunluk dersek 7 gün iyi bir gezi için yeterli.

'' la piel que habito ''*

2 Mart 2012 Cuma
bizim bir almodovar'ımız yok. bizim bir almodovar'ımız olsa bile filmlerine para yatıracak yapımcımız yok. ben eşcinseli  oynamam diyen oyuncu*lar / rol ile gerçek yaşamı çokça karıştıran magazin basını ve izleyici kitlesi olan  bu topraklarda almodovar'ın filmlerinin iş yapmamasından daha doğal ne olabilir.

dün akşam klasik almodovar tokatlarımdan birini yedim, bir haneke bir almodovar çat çut tokatlıyorlar zaten beni. bu tokatları seviyor muyum? tabii ki, bayılıyorum bu sinema deneyimlerime. okuyoruz / geziyoruz / izliyoruz / dinliyoruz... ne için hepsi? bir bakış kazanmak için seneler içinde gelişen ve bir cümle kurmamıza yarayacak hayata dair.

la piel que habito; bulursanız kaçırmayın filmler kategorisinden tavsiye edilir. farkındaysanız filme dair tek sözcük etmedim; siz de okuma yapmadan gidin filme derim ben, çıktıktan bir süre sonra kafanızda yerli yerine oturacak her şey.

* içinde yaşadığım deri

***

ne okuyorum? pierre asslouline & lutetia
çeviren: ali cevat akkoyunlu; çevirmeni tanıtan cümlelerin bir bölümünü çok sevdim; buraya da yazayım tam olsun. 

''  Ellinci yaş gününde işlerini tasfiye edip, kitap çevirmeye girişti. biri telif, elli dokuzu çeviri olmak üzere altmış kitabı yayımlandı. 
evli, bir erkek çocuk ve iki kedi babasıdır.'' kitaptan

***

günaydın

akıldan geçenler, '' duvarı yükselt ''

1 Mart 2012 Perşembe
'' KOMİSER ‘DUVARI YÜKSELT’ DEDİKomşusu E.Y.’nin tehdit ve hakaret suçlamalarıyla açmış olduğu iki davada karşı tarafın avukatlığını yaptığını da ifade eden E.A., “Pazartesi akşam bahçemde üzerinde ‘Ermeni yalanına sessiz kalma’ yazılı bir şapka buldum. Bir gün önce Taksim’de düzenlenen mitingde dağıtılan şapkalardan olduğunu internetteki fotoğraflardan anladım. Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Evimin bahçesinde kameralar var. Kamera görüntülerinde şahsın, tehdit ve hakaret davası açmış olduğum kişilerin avukatlığını yapan, karşı komşum E.Y. olduğu ortaya çıktı. Komiser, ‘Duvarı yükselt’ dedi.   Kamera kayıtlarını polise verdik. Başıma geleceklerden endişeliyim. Kızımla tek oturuyoruz. Son derece huzursuz bir ortam. Durmadan hatırlatılan bir Ermenilik olayı dönüp dolaşıyor. Herkes kendi halinde yaşayıp gitse ne olur? Kim bu yaptıklarıyla iftihar eder ki?” dedi.'' ntvmnsbc.com.tr

*** 

arşivde olsun / unutmayalım / bloga not düşelim aldım yukardaki alıntıyı. neresinden başlayıp bir kere daha anlatsam bilmiyorum. bu tavrın bir açıklaması yok benim nazarımda. ne bu eylemi yapanın ne de '' duvarı yükselt '' diyenin; duvarı yükselttikten sonraki aşama?! evden çıkmayın / adınızı değiştirin / ermeni olduğunuzu gizleyin olabilir mi mesela? 

 *** 

bulgaristan vizeyi kaldırmış* diyecektim, trenle belgrad'a gitmeli diyecektim.... 
''duvarı yükselt''  deyince biri keyfim inişe geçiverdi

* yeşil pasaporta kaldırıldı vize. yanlışlık olmasın
 

blogger: 1 köşe yazarı: 0

köşe yazarları bloggerlerin gerisinde kalalı çok oldu ama bunu yazmasam olmazdı: 

simiole 12 şubatta yazmış kağıthane'yi 

ferhan istanbullu bugün:) ( 1 mart milliyet / cadde )

simiole'nin pariste, ferhan istanbullu'nun ise istanbulda yaşadığını da yazayım. 

 

karlı kahve

çay demlemek; adı üzerinde dem almasını beklemek modern sabahlar için bir hayal... erken kalkıp çay demleyip kızarmış ekmek kokusuyla ev ahalisini uyandırdığım vakitler de olmadı değil ancak hafta sonu kahvaltısının satınalınabilirliğini... diye uzatabilirim bu yazıyı biliyorsunuz:)

demem o ki sabah kahve içiyorsak bir sebebi var; 5 dk daha uyku!